EYÜPSULTAN’IN MANEVİYATINA PİERRE LOTİ İSMİ YAKIŞIYOR MU?

EYÜPSULTAN’IN MANEVİYATINA PİERRE LOTİ İSMİ YAKIŞIYOR MU?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 16, 2026 - 21:06

İstanbul’un Haliç’e bakan o meşhur tepesine çıktığınızda yalnızca İstanbul’un eşsiz manzarasını seyretmezsiniz. O tepeden aşağıya baktığınızda, asırlardır İstanbul’un manevi hafızasını taşıyan Eyüpsultan’ın bütün ağırlığıyla karşınızda durduğunu görürsünüz. Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin mübarek kabri, çevresinde yükselen tarihî hazireler, Osmanlı devlet erkânının, âlimlerin, şeyhülislamların, şairlerin ve gönül insanlarının kabirleri, camiler, türbeler ve asırlık mezar taşları aynı tarihî dokunun parçalarıdır. Burası sıradan bir seyir tepesi değildir. Burası İstanbul’un maneviyatının en yoğun hissedildiği, ölüm ile hayatın, tarih ile inancın, geçmiş ile bugünün birbirine karıştığı müstesna bir mekândır.

Tam da bu manevi iklimin üzerinde bulunan tepenin bugün taşıdığı isim ise Pierre Loti’dir. İşte tartışılması gereken mesele tam olarak budur. Çünkü bir şehrin her noktasına aynı isimlendirme anlayışıyla yaklaşılmaz. Bir alışveriş caddesiyle bir sahabe kabrinin çevresindeki tepenin taşıdığı sembolik anlam aynı değildir. Bir kültür merkezine verilen isimle, yüzyıllardır İslam medeniyetinin mezarlıkları arasında bulunan bir tepenin adı da aynı tarihî ölçülerle değerlendirilmemelidir. Mekânın ruhu, çevresi, tarihî hafızası ve toplum açısından taşıdığı anlam, isimlendirmede dikkate alınması gereken temel unsurlardır.

Pierre Loti’nin Osmanlı Devleti’ne ve Türk milletine yönelik bazı olumlu tutumları elbette tarihî bir gerçektir. Osmanlı’ya yönelik sempatisi, İstanbul’a ilgisi ve özellikle Millî Mücadele yıllarında Türkiye lehine kaleme aldığı yazılar nedeniyle Türk kamuoyunda kendisine özel bir değer verilmiştir. Bunların tamamı tarihî hafızada yerini koruyabilir. Pierre Loti’nin eserleri okunabilir, İstanbul’la ilişkisi anlatılabilir, adına bir kültür kurumu veya edebiyat mekânı tahsis edilebilir. Fakat bütün bunlar başka bir soruyu ortadan kaldırmaz: Pierre Loti’nin adının özellikle Eyüpsultan’ın manevi merkezinde bulunan bu tepeye verilmesi gerçekten gerekli midir?

Bence asıl mesele burada başlamaktadır. Çünkü Pierre Loti yalnızca “Türkleri seven Fransız yazar” şeklinde tek cümlelik bir portreden ibaret değildir. Onun hayatı, dünya görüşü, edebî yaklaşımı, oryantalist bakışı ve özel yaşamı birlikte değerlendirildiğinde, bugün Eyüpsultan’ın temsil ettiği İslami-manevi atmosferden oldukça farklı bir kültürel dünyaya ait olduğu görülür. Kaldı ki tarihî şahsiyetleri yalnızca bize yakın görünen tek bir davranışları üzerinden değerlendirmek, onların bütün hayatını görmezden gelmek anlamına gelir. Bir insanın belirli bir dönemde Türkiye lehine yazması başka bir şeydir; o kişinin bütün hayatının ve değer dünyasının, bir İslam medeniyeti mekânının sembolik kimliğiyle örtüşmesi ise bambaşka bir meseledir.

Pierre Loti’nin özel hayatına ilişkin biyografik ve edebî değerlendirmeler de bu tabloyu daha karmaşık hâle getirmektedir. Erkeklerle ilişkileri ve eserlerindeki erkeklere yönelik duygusal ve erotik unsurlar nedeniyle modern araştırmalarda biseksüel olarak değerlendirilen Loti’nin kadınlarla ilişkileri ve çocukları da bulunmaktadır. Burada tartışılması gereken nokta, onun özel hayatını bugünün kavramlarıyla yargılamak değil; bir kamusal mekâna hangi şahsiyetin sembolik olarak yerleştirildiğidir. Çünkü şehir isimleri yalnızca adres tarif etmez. Bir ismi yaşatmak, aynı zamanda o ismi bir mekânın hafızasına yerleştirmektir.

İşte Eyüpsultan söz konusu olduğunda bu sembolik boyut çok daha güçlüdür. Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin kabriyle özdeşleşmiş, asırlık İslam mezarlıklarıyla çevrili, Osmanlı ulemasının ve devlet büyüklerinin ebedî istirahatgâhlarına ev sahipliği yapan bir bölgenin üzerinde bulunan bir tepenin isminin de bu manevi bütünlük içerisinde değerlendirilmesi gerekir. Mekânın çevresindeki tarihî gerçeklik bu kadar açıkken, isimlendirmede de aynı tarihî ve manevi bütünlüğün aranması son derece tabiidir.

Bir şehrin hafızası sınırsız değildir. Her isim, başka bir ismin önüne geçer. Her tabela, bir hikâyeyi görünür kılarken başka bir hikâyeyi arka plana iter. Bugün “Pierre Loti Tepesi” dediğinizde insanların zihninde öncelikle Pierre Loti canlanmaktadır. Oysa o tepenin hemen altında Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin kabri bulunmaktadır. Çevrede yüzlerce yıllık İslami mezarlıklar vardır. Bölgenin asıl tarihî karakteri Pierre Loti ile başlamamıştır. Pierre Loti, bu mekânın tarihine sonradan eklenmiş bir isimdir.

Öyleyse neden bu sonradan gelen isim, kendisinden önce yüzyıllar boyunca oluşmuş manevi hafızanın üzerinde kalıcı olmak zorundadır?

Neden tepenin adı, tepenin kendi tarihinden ve ruhundan gelmesin?

Üstelik bölgenin tarihî hafızasında İdris-i Bitlisî ve İdris Köşkü ile ilişkilendirilen bir geçmiş bulunmaktadır. Bu tarihî bağların arşiv belgeleriyle ayrıntılı biçimde araştırılması ve kamuoyuna yeniden sunulması gerekir. Eğer tepenin tarihî adı ve geçmişteki kullanımı konusunda belgeler daha güçlü bir zemine işaret ediyorsa, bugün yapılması gereken yeni bir isim icat etmek değil, unutulmuş olan tarihî adı yeniden ortaya çıkarmaktır.

Bunun yanında Ensar Tepesi adı da üzerinde düşünülmesi gereken güçlü bir alternatiftir. Çünkü “Ensar” kelimesi doğrudan Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin manevi mirasına ve İslam tarihindeki anlamına gönderme yapmaktadır. Haliç’e bakan bir tepede, aşağıda büyük sahabenin kabri bulunurken, tepenin adının da bu manevi mirasla bağ kurması son derece anlamlı olacaktır. Böyle bir isim, ziyaretçiye daha ilk anda buranın yalnızca turistik bir manzara noktası olmadığını, İstanbul’un İslami ve tarihî hafızasının önemli merkezlerinden biri olduğunu hatırlatacaktır.

Pierre Loti’ye vefa gösterilmesine kimsenin itiraz etmesi gerekmez. Fakat vefa, mekânın kimliğini sonsuza kadar belirleyen bir mecburiyet değildir. Pierre Loti’nin İstanbul’daki hatırası başka bir yerde yaşatılabilir. Bir kütüphane, müze, kültür merkezi, edebiyat salonu veya onun İstanbul hayatıyla doğrudan bağlantılı başka bir mekân bunun için çok daha uygun olabilir. Böylece hem Pierre Loti’nin tarihî hatırası korunur hem de Eyüpsultan’ın kadim kimliği kendi merkezine yeniden yerleştirilir.

Burada artık mesele Pierre Loti’nin Türk dostu olup olmadığı tartışması değildir. Mesele, Eyüpsultan’ın kimliğinin ne olduğudur.

Eyüpsultan; sahabe, türbe, mezarlık, cami, dua, tarih ve medeniyet hafızasıyla birlikte anılan bir yerdir. Bu kadar güçlü bir manevi karaktere sahip bir mekânda isimlendirme yapılırken, o bölgenin kendi değer dünyasının esas alınması gerektiğini düşünmek son derece doğaldır. Bir yerin tarihî ruhunu taşıyan isimler varken, sonradan verilmiş bir ismin değişmez kabul edilmesi için hiçbir tarihî zorunluluk yoktur.

İstanbul’un kadim isimlerini yeniden hatırlamasının zamanı gelmiştir. Kaybolan çeşme adları, unutulan köşk isimleri, eski semt adları ve tarihî mekânların gerçek kimlikleri yeniden araştırılmalıdır. Şehir hafızası, yalnızca turizm broşürlerinde kolay tanınan isimlerden oluşmamalıdır. Bir medeniyet şehri, kendi hafızasının derinliklerine indikçe güçlenir.

Bu nedenle Pierre Loti Tepesi’nin adı yeniden tartışmaya açılmalıdır. Bu tartışma bir kişiyi tarihten silmek amacıyla değil, Eyüpsultan’ın tarihî ve manevi kimliğini yeniden görünür kılmak amacıyla yapılmalıdır. Pierre Loti’nin eserleri ve Türkiye ile ilgili yazıları tarihimizde

kalacaktır. Fakat onun adının bu özel mekânda sonsuza kadar yaşatılması bir zorunluluk değildir.

Bugün tepenin altında Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin kabri, çevresinde asırlık İslam mezarlıkları duruyorsa, tepenin adı da bu tarihî gerçeklikle konuşmalıdır. İstanbul’un manevi merkezlerinden birinin tabelasında, o mekânın ruhuna yabancı düşen bir isim yerine, kendi tarihinden doğan bir isim görmek daha anlamlı olacaktır.

İdris-i Bitlisî Tepesi… İdris Köşkü… Ensar Tepesi…

Hangisi tarihî belgelerle doğrulanırsa doğrulansın, mesele artık araştırılmaya değerdir.

Çünkü İstanbul’un tarihini yaşatmak, yalnızca eski binaları ayakta tutmak değildir. O binaların, kabirlerin, türbelerin ve mekânların hangi hafızaya ait olduğunu da korumaktır. Eyüpsultan’ın manevi iklimi, herhangi bir turistik isimden çok daha eskidir. O iklimin üzerinde yaşayan isim de o ruhla bağ kurmalıdır.

Pierre Loti’nin İstanbul’a olan ilgisi tarihin bir parçasıdır; fakat Eyüpsultan’ın manevi kimliği de İstanbul tarihinin çok daha köklü bir parçasıdır.

Artık yapılması gereken, Pierre Loti’yi yok saymak değil; onun adını doğru yere koymak ve Eyüpsultan’ın kendi adını, kendi tarihini ve kendi manevi kimliğini yeniden hatırlamaktır.

Çünkü bir şehrin en mukaddes hafızasının üzerinde, o hafızayla bağ kurmayan bir isim sonsuza kadar taşınmak zorunda değildir.

Eyüpsultan’ın tepesinde önce Eyüpsultan’ın ruhu konuşmalıdır.