BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE ANNELERE DESTEK ORDUSU BÜYÜYOR

BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE ANNELERE DESTEK ORDUSU BÜYÜYOR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 16, 2026 - 13:35

Bir annenin çaresizliği hepimizin meselesidir

Gün geçmiyor ki bağımlılıkla mücadele sahasında yeni bir gönüllüyle, yeni bir mücadele hikâyesiyle, yeni bir annenin feryadıyla karşılaşmayalım.

Yıllar önce bağımlılık denildiğinde mesele çoğu zaman birkaç kurumun, birkaç uzmanın veya bu alanda gönüllü olarak çalışan sınırlı sayıdaki insanın konusu gibi görülüyordu. Bugün ise bağımlılık, aileden okula, iş hayatından sosyal yaşama kadar toplumun birçok alanını ilgilendiren çok daha görünür bir mesele hâline geldi.

Ben 2006 yılından bu yana bu alanın içerisindeyim.

Yıllar içerisinde şunu çok net gördüm.

Bağımlılıkla mücadele yalnızca bir kurumun, bir doktorun, bir polisin, bir öğretmenin, bir gazetecinin veya bir annenin tek başına omuzlayabileceği kadar küçük bir mesele değildir.

Bu mücadele ancak herkes kendi bulunduğu yerden elini taşın altına koyduğunda güçlenebilir.

Akademisyen bilimsel çalışmasıyla, doktor tedavi ve rehabilitasyon bilgisiyle, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı mesleki deneyimiyle, güvenlik güçleri görev alanındaki mücadelesiyle, öğretmen öğrencisini koruyucu çalışmalarıyla, gazeteci toplumu bilinçlendirme sorumluluğuyla, sivil toplum kuruluşları ise sahadaki deneyimleri ve gönüllüleriyle bu büyük mücadelenin bir parçasıdır.

Ve bütün bu halkaların tam ortasında birileri vardır ki onların adı çoğu zaman sessizce geçer…

Anneler…

Onlar, bağımlılığın eve girdiği ilk gün çoğu zaman ne yapacağını bilemez.

Önce inkâr eder.

Sonra anlamaya çalışır.

Ardından yardım arar.

Ve bazen yardım ararken yıllarca süren bir mücadeleye dönüşen bir hayatın içerisine girer.

Bir annenin kapımı çaldığı gün!

Yıllardır gerek STK gerek projelerde kadın alanında yaptığım çalışmalar sırasında, yetim ve öksüz çocuklara anne ve abla olmaya çalışırken sahada edindiğim en ağır tecrübelerden biri, bağımlı çocuğu için çaresiz kalan bir annenin kapımı çalmasıydı.

Bana gelerek yaşadıklarını anlattı.

Sosyal medyada çalışmalarımı takip ettiğini, bağımlı çocuklarla ilgili yaptığım çalışmaları bildiğini söyledi.

Sonra ağlayarak anlatmaya başladı.

Kızının bağımlılığın içerisine sürüklendiğini, çevresindeki bazı kişilerin onu annesine karşı kışkırttığını, kolay para kazanma vaadiyle madde satmaya yönlendirdiğini söyledi.

Kızı bir süre sonra devlet tarafından yurda yerleştirilmişti.

Fakat annenin anlattığına göre kızının bağımlılığı orada da devam etmiş, hatta madde satışı yaptığı bir çevrenin içerisinde kalmıştı.

Anne çaresizdi.

Daha sonra kızının hamile kaldığını öğrendiğini anlattı.

Kızının madde satışı sırasında tanıştığı bir erkekle ilişki yaşadığını, bu ilişkiden bir çocuğunun dünyaya geldiğini, kendisinin ise çocuğun geleceğinden korktuğunu söyledi.

Karşısındaki insanlara, kurumlara, sisteme ve en önemlisi kendi çaresizliğine bakıyordu.

Sonunda bana dönüp şu cümleyi söyledi:

“Ben cahil bir kadınım. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Kızıma nasıl faydam olacak bilmiyorum. Bana zarar verdi ama ben bir anneyim. Kızıma sahip çıkmalıyım.”

O an bir annenin yüreğinin nasıl ikiye bölündüğünü gördüm.

Bir tarafta kendisine zarar veren evladı…

Diğer tarafta korumak zorunda olduğunu düşündüğü evladı…

Bir tarafta doğacak torunu…

Diğer tarafta yıllardır biriktirdiği korku…

Ben de o annenin ellerini tuttum.

Gözlerinin içine baktım ve…

“Sen bir annesin. Güçlü olmak zorundasın. Kızına sahip çıkmak zorundasın. Ama bu yükü tek başına taşımak zorunda değilsin.” dedim.

Çünkü böyle bir mesele yalnızca nasihatle çözülemez.

Profesyonel destek gerekir.

Psikolojik destek gerekir.

Sosyal destek gerekir.

Gerektiğinde hukuki ve adli mekanizmaların devreye girmesi gerekir.

En önemlisi de aile, ilgili kurumlara ulaşabilmelidir.

O annenin ilgili kişilerle bağlantısını kurmasına yardımcı olduk. Sürecin uzmanların desteğiyle yürütülmesini sağladık.

Bir süre sonra aynı kadın teşekkür etmek için yeniden kapımı çaldı.

İşte o gün bir kez daha anladım.

Bazen bir insana verebileceğiniz en büyük yardım, onun yerine mücadele etmek değil; doğru kapıyı bulmasına yardımcı olmaktır.

Tedavi kadar önleme de önemli…

Bağımlılıkla mücadelede bir başka gerçeği de gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bir tarafta bağımlılığın pençesine düşmüş insanları kurtarmaya çalışıyoruz.

Diğer tarafta henüz bağımlılıkla tanışmamış çocuklarımızı ve gençlerimizi korumak zorundayız.

Çünkü korumak, tedavi etmek kadar değerlidir.

Yeşilay'ın güncel çalışmalarında da önleme faaliyetlerinin özellikle çocuklar ve gençler açısından önemli bir yere sahip olduğu görülüyor. Yeşilay, okullarda yürüttüğü çalışmaların amacını riskli davranışları azaltmak, bağımlılığın gelişme ihtimalini düşürmek ve sağlıklı yaşam becerilerini güçlendirmek olarak ortaya koyuyor.

Nitekim 2026 yılında gerçekleştirilen “İlk Dersim Yeşilay” etkinliğinde Millî Eğitim Bakanlığına bağlı resmî ve özel okullarda 17 milyon 956 bin 523 öğrenciye aynı gün bağımlılıkla mücadele konusunda farkındalık çalışması ulaştırıldığı açıklandı.

Bu rakam bize çok önemli bir şey söylüyor.

Mücadele yalnızca bağımlı bireye ulaşmak değildir.

Bağımlılıkla hiç tanışmamış milyonlarca çocuğu korumaktır.

“İşe aldık, peki ya diğer çalışanlar?”

Son dönemlerde bağımlılık yaşayan kişilerin çalışma hayatından dışlanmaması gerektiği konusunda önemli tartışmalar yapılıyor.

Elbette bir insanın tedavi olma, yeniden topluma kazandırılma ve çalışma hayatına dönme hakkı vardır.

Ancak burada başka bir soruyu da sormak zorundayız.

Peki diğer çalışanların güvenliği ne olacak?

Yıllar içerisinde bana anlatılan çok sayıda olay var.

Bir çalışan, mesai arkadaşının madde kullandığını gördüğünü ve bunu yönetime bildirirse kendisine zarar vermekle tehdit edildiğini anlattı.

Bir başka çalışan, arkadaşının kendisinden kredi çekmesini istediğini, aksi hâlde kendisine zarar vermekle tehdit edildiğini söyledi.

Bir diğerinin parasının izinsiz alındığını, şikâyet etmek istediğinde ise “Ben hapse girmeye alışığım, dışarı çıkınca sana ne yapacağım belli olmaz” sözleriyle korkutulduğunu anlattılar.

Bunlar benim sahada dinlediğim anlatımlardır.

Her bağımlı bireyin şiddet uygulayacağını veya suç işleyeceğini söylemek elbette doğru değildir.

Ancak risk ortaya çıktığında işyerindeki diğer çalışanların da korunması gerekir.

Çünkü işverenin ve idarecinin görevi yalnızca bir çalışanı kazanmak değildir.

Bütün çalışanların güvenliğini ve çalışma huzurunu korumaktır.

Tedaviye ihtiyaç duyan çalışanlara yalnızca kapıyı göstermek yerine, mümkün olan durumlarda onları tedaviye yönlendiren, tedavi sürecini kontrollü ve uzman desteğiyle yürütmelerini sağlayan, iyileşme ve işe dönüş imkânı sunan; aynı zamanda diğer çalışma arkadaşlarının güvenliğini ve çalışma huzurunu koruyan mekanizmalar oluşturulmalıdır.

Ne yazık ki bu kararlılığı ve sorumluluk bilincini gösteren kurumsal yapıların sayısı hâlâ oldukça azdır.

Bağımlılıkla mücadelede hem çalışanını hem de çalışma arkadaşlarını koruyarak çözüm üretme cesareti gösteren, insanı dışlamak yerine iyileşmesine fırsat tanıyan yürekli yöneticilerimizi ve kurumlarımızı gönülden kutluyoruz.

Temizlenen, tedavi sürecini tamamlayan ve çalışmasına engel bulunmayan kişinin yeniden üretime kazandırılması da toplumsal rehabilitasyonun bir parçasıdır.

Burada mesele “işten çıkaralım mı, çıkarmayalım mı?” ikileminden çok daha büyüktür.

Mesele:

Hem bağımlı bireyi hem de diğer çalışanları nasıl koruyacağız?

sorusuna doğru cevabı bulabilmektir.

“Evladım ölsün istemem ama artık kurtulsun…”

Bağımlı ailelerinin feryadını dinlediğinizde insanın yüreği gerçekten parçalanıyor.

Beni arayan anneler arasında “Evladım ölsün ister miyim? Ama artık kurtulsun. Canıma tak etti…” diyenler oldu.

Bir anne bu cümleyi kurarken aslında evladının ölümünü istemiyor.

Çaresizliğinin bitmesini istiyor.

Yıllarca evladının peşinden koşmuş.

Para bulmuş.

Borçlanmış.

Kapı kapı dolaşmış.

Polise gitmiş.

Hastaneye gitmiş.

Kurum aramış.

Bazen kendi evinde şiddet görmüş.

Bazen evladının kendisine zarar vermesinden korkmuş.

Ve sonunda kendi çocuğundan korkar hâle gelmiş.

Bir anne için bundan daha ağır bir duygu düşünmek bile zor.

Bazı aileler, çocuklarının kontrollü ve güvenli bir ortamda tutulmasının hem çocukları hem kendileri açısından bir nefes alma alanı olacağını düşünüyor.

Bu noktada bağımlılıkla mücadelede tedavi, rehabilitasyon, sosyal uyum, aile desteği ve gerektiğinde adli süreçlerin birbirinden kopuk değil, koordineli yürütülmesi büyük önem taşıyor.

Sağlık Bakanlığının bağımlılıkla mücadele çalışmalarında da tedavi, rehabilitasyon, sosyal uyum ve kurumlar arası koordinasyon başlıklarının birlikte ele alındığı görülüyor.

Gönüllüler çoğalıyor....

Bütün bu ağır hikâyelerin arasında beni umutlandıran bir gerçek de var.

Gönüllüler çoğalıyor.....

Bugün bağımlılıkla mücadele alanında yalnızca sağlık çalışanlarını değil; akademisyenleri, öğretmenleri, hukukçuları, gazetecileri, sosyal hizmet uzmanlarını, güvenlik görevlilerini, sivil toplum kuruluşlarını, yerel yönetimleri ve aileleri aynı zeminde buluşturan daha geniş bir toplumsal farkındalık oluşuyor.

Yeşilay'ın 2026 verilerinde 183 bin gönüllüyle çalıştığını belirtmesi, gönüllülüğün bu alanda nasıl genişleyen bir toplumsal kapasiteye dönüştüğünü gösteriyor. Gönüllülere de bilgi, beceri ve tecrübelerine göre farklı alanlarda görevler sunuluyor.

Üstelik mücadele yalnızca tek bir kuruluşun çalışmasıyla sınırlı değil.

Üniversitelerde paneller düzenleniyor, akademik çalışmalar yapılıyor, sivil toplum kuruluşları eğitimler ve seminerler düzenliyor, aileler platformlar oluşturuyor.

2026 yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde gerçekleştirilen bağımlılıkla mücadele panelinde de konu; tütün, alkol, uyuşturucu ve teknoloji bağımlılığı gibi farklı boyutlarıyla disiplinlerarası biçimde ele alındı.

Sivil toplumun taşıdığı büyük sorumluluk

Bu noktada, daha en başından itibaren kendi evladı bağımlılıkla mücadele eden ailelerin kurduğu sivil toplum kuruluşları ve platformlarla ortak bir çözüm üretme çabalarına da yakından şahit olduk.

Son yıllarda adını daha sık duyduğumuz Bağımlılıkla Mücadele Platformu, ortak mücadele iradesini büyüten yapılardan biri olarak dikkat çekiyor.

Platformun kurucusu Dr. Ayhan Özkan'ın öncülüğünde akademisyenlerden hukukçulara, sağlık çalışanlarından eğitimcilere, gazetecilerden sivil toplum temsilcilerine kadar farklı meslek ve deneyim alanlarından gönüllülerin aynı zeminde buluşturulması, bağımlılıkla mücadelede disiplinlerarası ve toplumsal bir dayanışma anlayışının güçlenmesine katkı sağlıyor.

Platform bünyesinde ve yeni kurulan Bağımlılıkla Mücadele Derneği paneller, buluştaylar ve çalıştaylar gerçekleştirilirken; bağımlılık alanında kitap ve bilimsel içeriklerin hazırlanmasına da katkı sunuluyor.

Dr. Ayhan Özkan'ın editörleri arasında yer aldığı “Bağımlılıklarla Mücadelede İletişim” adlı eser de bu çalışmaların önemli örneklerinden biri.

Dr. Ayhan Özkan'ın bağımlılıkla mücadelede ortaya koyduğu yaklaşımın ve sonrasında kurduğu Bağımlılıkla Mücadele Derneği'nin dikkat çeken taraflarından biri, farklı kurumları, meslek gruplarını ve gönüllüleri ortak bir mücadele zemini etrafında buluşturmasıdır.

2026 yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesinde gerçekleştirilen bağımlılıkla mücadele panelinde de Özkan'ın moderatörlüğünde tütün, alkol, uyuşturucu madde ve teknoloji bağımlılığı farklı disiplinlerin katkısıyla ele alındı.

Bana göre burada asıl önemli olan, bir kişinin veya bir kurumun tek başına öne çıkmasından ziyade, bir mücadele kültürünün oluşturulabilmesidir.

Çünkü bağımlılıkla mücadelede ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur.

Bir gazeteci kalemini ortaya koyacak.

Bir akademisyen bilgisini paylaşacak.

Bir doktor mesleki tecrübesini aktaracak.

Bir avukat hukuki bilgisiyle yol gösterecek.

Bir öğretmen çocuklarımızı ve gençlerimizi bilinçlendirecek.

Bir STK sahadaki yaşanmışlığı ilgili mercilere taşıyacak.

Bir aile kendi deneyimini başka ailelerin yolunu aydınlatmak için paylaşacak.

Ve bütün bunlar ortak bir amaç etrafında birleşecek.

İşte Dr. Ayhan Özkan'ın öncülüğündeki bu yapılanmanın bağımlılıkla mücadele alanında oluşturduğu en önemli katkılardan biri de bu gönüllü dayanışma anlayışını büyütmesidir.

Çıkartılan kitaplar, düzenlenen eğitimler, seminerler, çalıştaylar, danışmanlık ve farkındalık çalışmaları; bağımlılık alanında çalışma yapmak isteyen başka sivil toplum kuruluşlarına da cesaret veren bir zemin oluşturuyor.

Bugün birçok derneğin, bağımlılıkla mücadele alanında destek verebilmek amacıyla kendi imkânlarını seferber ettiğine şahit oluyoruz.

Gazetecisinden akademisyenine, STK başkanlarından öğretmenlerine, avukatlarından doktorlarına kadar farklı alanlardan insanlar gönüllü olarak bu mücadelenin içerisinde yer alıyor.

Ülkemizin bağımlılıkla mücadele alanında işte böyle gayretli, sahayı bilen, bilimsel bilgiyle yaşanmışlığı buluşturabilen ve gönüllüleri ortak bir amaç etrafında toplayabilen oluşumlara ihtiyacı var.

Sivil toplum kuruluşları burada önemli bir köprü görevi üstleniyor.

Farkındalık oluşturmak…

İhtiyaç sahibi aileyi doğru bilgiyle buluşturmak…

Kendilerine ulaşan kişileri ilgili kurumlara yönlendirmek…

Sahadaki yaşanmışlıkları gerekli mercilere taşımak…

Bilim insanlarıyla aileleri ve sahadaki gönüllüleri buluşturmak…

Kamu kurumlarıyla vatandaş arasında iletişim kanalı oluşturmak…

Bütün bunlar bağımlılıkla mücadelenin önemli parçalarıdır.

Ve belki de en önemlisi şudur:

Her şeyi devletten beklemek yerine, bizler de elimizi taşın altına koymalıyız.

Bilgimizle…

Mesleğimizle…

Tecrübemizle…

Kalemimizle…

Ve gönüllülüğümüzle…

Vatanımız ve insanımız için, Allah rızası için yapılan her hayırlı hizmetin yanında durmalıyız.

Devletten beklemek yetmez; topluma da görev düşüyor.

Devlet elbette bu mücadelenin en önemli aktörlerinden biridir.

Ancak hiçbir devlet, toplumun bütün sokaklarını, bütün evlerini, bütün okul koridorlarını ve bütün ailelerin yaşadığı acıları tek başına göremez.

İşte tam burada sivil toplumun köprü görevi ortaya çıkıyor.

Sahadaki yaşanmışlığı ilgili kurumlara taşımak…

Farkındalık oluşturmak…

Aileyi doğru bilgiye ulaştırmak…

Risk altındaki bireyi doğru kuruma yönlendirmek…

Bilim insanıyla sahadaki insanı buluşturmak…

Kamu kurumlarıyla vatandaş arasında iletişim kanalı oluşturmak…

Bunların tamamı gönüllü mücadelenin değerli parçalarıdır.

Nitekim bağımlılıkla mücadelede kamu kurumları ile sivil toplum arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi gerektiği hem kamu politikalarında hem de güncel sivil toplum çalışmalarında vurgulanıyor.

Ben 2006'dan beri bir şeyi gördüm

2006'dan bugüne kadar bu mücadelenin pek çok safhasına tanıklık ettim.

Çok insan gördüm.

Çok aile dinledim.

Çok anne ağladı.

Çok baba çaresiz kaldı.

Çok genç yeniden hayata tutunmaya çalıştı.

Ve çok gönüllü, hiçbir karşılık beklemeden elini uzattı.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha güçlü hissediyorum:

Bağımlılık büyüdükçe mücadele de büyümek zorunda.

Bir kişi daha gönüllü olduğunda…

Bir öğretmen daha öğrencisini bilinçlendirdiğinde…

Bir gazeteci daha doğru bilgiyi topluma ulaştırdığında…

Bir doktor daha bir hastanın elinden tuttuğunda…

Bir akademisyen daha bilimsel çalışma yaptığında…

Bir polis daha zehir tacirlerinin karşısında durduğunda…

Bir STK daha ailelerin yanında olduğunda…

Ve en önemlisi bir anne, “Ben yalnız değilim” diyebildiğinde…

İşte o zaman mücadele gerçekten büyüyor.

Çünkü bu mesele yalnızca maddeyle mücadele değildir.

Bir çocuğun geleceğiyle, bir annenin uykusuyla, bir babanın umuduyla, bir ailenin bütünlüğüyle ve toplumun geleceğiyle ilgilidir.

Bu nedenle artık birbirimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

“Ben bu mücadeleye ne katabilirim?”

Kimi bir saatini verir.

Kimi bilgisini.

Kimi kalemini.

Kimi tecrübesini.

Kimi bir aileye yol gösterir.

Kimi bir genci doğru kuruma yönlendirir.

Kimi bir seminer düzenler.

Kimi bir kitabın sayfalarında farkındalık oluşturur.

Kimi de yalnızca bir annenin elini tutar.

Bazen bir hayatı kurtarmak için büyük bir makam gerekmez.

Doğru zamanda doğru yerde olmak yeterlidir.

Benim yıllardır sahada gördüğüm en büyük gerçeklerden biri de budur.

Bağımlılıkla mücadele bir kişinin kahramanlık hikâyesi değildir.

Bu, toplumun birlikte yazması gereken büyük bir mücadele hikâyesidir.

Ve ben inanıyorum ki gönüllü ordusu büyüdükçe, bilgi çoğaldıkça, kurumlar arasındaki iş birliği güçlendikçe ve aileler yalnız bırakılmadıkça; bugün bize kâbus gibi görünen birçok hikâyenin sonu değişebilir.

Çünkü her bağımlı genç yalnızca “bağımlı” değildir.

O, birilerinin evladıdır.

Bir annenin göz bebeğidir.

Bir babanın umududur.

Bir kardeşin canıdır.

Ve belki de henüz yazılmamış bir hayat hikâyesidir.

O hikâyenin sonunu değiştirmek için hepimize görev düşüyor.

Benim çağrım açık

Her kurum kendi görevini yapsın.

Her uzman kendi bilgisini paylaşsın.

Her gazeteci doğruyu anlatsın.

Her gönüllü elini uzatsın.

Her aile yalnız olmadığını bilsin.

Çünkü bağımlılıkla mücadelede kaybedecek tek bir çocuğumuz bile yok.

Ve bazen…

Bir insanın hayatına dokunmak, bütün bir topluma dokunmaktır.