PSİKİYATRİNİN FOYALARI: KAAN KORA EKSENİNDE OTORİTE ZIRHININ ARKASINA BAKMAK

PSİKİYATRİNİN FOYALARI: KAAN KORA EKSENİNDE OTORİTE ZIRHININ ARKASINA BAKMAK

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 16, 2026 - 13:39

Psikiyatri insan zihnini çözmeye talip.

Benim sorum daha basit:

Psikiyatri, kendisini çözmeye hazır mı?

Kaan Kora ekseninde yıllardır kamuoyuna taşıdığım tartışmaya artık iki insan arasındaki bir hikâye olarak bakmıyorum.

Benim için bu hikâye bir büyüteç.

Büyütecin altında yalnızca hekim-hasta ilişkisi değil; tanı, terapi, kayıt, yorum, unvan ve otorite var.

O hâlde bu defa hastayı değil, psikiyatriyi koltuğa oturtalım.

Soruları da biz soralım.

TANI: AÇIKLAMA MI, HÜKÜM MÜ?

Psikiyatrinin elinde güçlü bir terminoloji var:

Aktarım.

Direnç.

Dürtüsellik.

İdealizasyon.

Paranoid düşünce.

Saplantı.

İçgörü eksikliği.

Bunların klinikte karşılıkları olabilir. Sorun kavramlarda değil, kavramların nasıl kullanıldığında.

Hasta:

“Doktorumun davranışında sorun vardı.”

dediğinde olay araştırılmak yerine hastanın psikopatolojisi tartışılmaya başlanıyorsa tehlikeli bir kısa devre oluşur.

İnsanı açıklayarak olayı görünmez hâle getirirsiniz.

Psikiyatrik tanısı bulunan insan yanılabilir.

Ama doğru da söyleyebilir.

Tanı, insanın alnına vurulmuş bir “söyledikleri şüphelidir” damgası değildir.

HASTANIN AKTARIMI VAR DA HEKİMİN KARŞI AKTARIMI YOK MU?

Hasta bağlanır: aktarım.

Hasta âşık olur: aktarım.

Hasta öfkelenir: aktarım.

Peki hekim?

Uzmanlık insan psikolojisini ortadan kaldırmaz.

Hekim de bağlanabilir.

Öfkelenebilir.

Hoşlanabilir.

Kendi ihtiyaçlarından etkilenebilir.

Kaan Kora eksenindeki tartışmada benim temel sorularımdan biri tam olarak budur:

Hastanın duyguları mikroskop altına yatırılıyorsa hekimin davranışları neden aynı merakla incelenmesin?

Bilim, ilişkinin yalnızca bir tarafını inceleyip diğer tarafını varsayımsal olarak kusursuz kabul edemez.

“TERAPÖTİK” SİHİRLİ BİR KELİME DEĞİLDİR

Sessizlik terapötik olabilir.

Mesafe terapötik olabilir.

Duyguların konuşulması terapötik olabilir.

Aktarım çalışılabilir.

Peki hangi yöntemle?

Hangi amaçla?

Hangi sınırlar içinde?

Bir davranışa psikoterapi terminolojisinden isim bulmak, o davranışı otomatik olarak doğru hâle getirmez.

Özellikle hastanın hekime yönelik yoğun duygular geliştirdiği bir ilişkide yalnızca:

“Bu aktarımdır.”

demek yetmez.

Aktarım kadar aktarımın nasıl yönetildiğine de bakılmalıdır.

Bağımlılık azaltıldı mı?

Sınırlar netleştirildi mi?

Belirsizlik giderildi mi?

Hastanın özerkliği desteklendi mi?

Gerektiğinde başka bir uzmana yönlendirme değerlendirildi mi?

Çünkü iyi terapi insanı terapistine mahkûm etmez.

Özerkleştirir.

İTİRAZ NE ZAMAN SEMPTOMA DÖNÜŞÜYOR?

Hasta susarsa sorun yok.

Konuşursa öfkeli.

Israr ederse saplantılı.

Şüphelenirse paranoid.

Hekime tepki gösterirse aktarım.

Hekimin yorumunu reddederse içgörüsü tartışılabilir.

Bir dakika.

İnsan hangi noktada yalnızca “Size katılmıyorum” diyebilir?

Psikiyatri kendisine yöneltilen eleştiriyi de psikiyatrik terminolojiyle açıklamaya başlarsa ortaya kusursuz bir kapalı devre çıkar:

“Beni eleştiriyorsan zaten hastasın.”

Böyle bir düşünce biçiminde hasta ne söylerse söylesin sistem kendisini doğrular.

Bilimin gücü ise her durumda haklı çıkabilmesinde değil, yanlışlanmaya açık olabilmesindedir.

KAYIT KİMDEYSE GERÇEK DE ONDA MI?

Odada iki kişi vardır.

Ama profesyonel kaydı esas olarak profesyonel taraf oluşturur.

Yıllar sonra hasta:

“Böyle oldu.”

der.

Karşısına:

“Belgesi nerede?”

sorusu çıkar.

İşte delil asimetrisi burada başlar.

Kaydı oluşturma ve muhafaza etme imkânı büyük ölçüde profesyonel taraftaysa kayıt eksikliğinin bütün sonuçlarının hastaya yüklenmesi sorgulanmalıdır.

Üstelik psikiyatrik dosyaya giren bir değerlendirme sonraki hekimlerin bakışını da etkileyebilir.

Bir yorum diğerini doğurabilir.

Bir noktadan sonra sormamız gereken soru şudur:

Herkes aynı şeyi mi gördü, yoksa herkes kendisinden önce yazılanı mı görmeye başladı?

UNVAN DELİL DEĞİLDİR

Profesör.

Doçent.

Uzman.

Klinik yöneticisi.

Kongre başkanı.

Bunların tamamı akademik veya mesleki konum göstergeleridir.

Hiçbiri:

“Bu insan yanlış yapmış olamaz.”

anlamına gelmez.

Aynı şekilde psikiyatrik tanı da:

“Bu insan doğru söylüyor olamaz.”

demek değildir.

Bir kefeye unvanı, diğer kefeye tanıyı koyup karar vereceksek araştırmaya, bilime ve hukuka neden ihtiyaç duyalım?

Unvan güvenilirliğe katkı sağlayabilir; dokunulmazlık sağlamaz.

KAPALI ODADA HEKİMİ KİM GÖZLEMLİYOR?

Psikoterapinin mahrem olması gerekir.

Ama aynı mahremiyet önemli bir paradoks yaratır.

Hastayı hekim gözlemler.

Peki hekimi kim gözlemler?

Sınırlar nasıl yönetildi?

Belirli bir müdahale neden yapıldı?

Yoğunlaşan ilişki neden sürdürüldü?

Belirsizlik neden devam etti?

Bunların önemli bölümü kapalı bir odada gerçekleşir.

Bu nedenle etik sınırlar bürokratik süs değildir.

Kapalı odanın görünmeyen denetim mekanizmasıdır.

Meslektaş dayanışması da bu denetimin yerine geçmemelidir.

Çünkü meslek etiğinin görevi meslek mensubunu her koşulda korumak değil; gerektiğinde meslek mensubunu da sorgulayarak hastayı, hekimi ve mesleğin güvenilirliğini birlikte korumaktır.

YA “HASTALIĞIN BELİRTİSİ” DEDİĞİMİZ ŞEYİN BİR KISMINI İLİŞKİ ÜRETTİYSE?

İşte asıl rahatsız edici soru bu.

Bir insan profesyonel ilişkinin ardından daha bağımlı hâle gelmişse…

Daha öfkeliyse…

Sürekli cevap arıyorsa…

Güveni sarsılmışsa…

Yaşananları yıllarca anlamlandırmaya çalışıyorsa…

Bütün bunları kişinin başlangıçtaki psikopatolojisine yazmak kolaydır.

Ama bilim kolay cevabı değil, alternatif ihtimali de araştırmalıdır:

Ya ortaya çıkan tablonun bir bölümü hastalığın değil, yaşanan ilişkinin sonucundaysa?

Daha da rahatsız edici olanı soralım:

Ya ilişkinin ürettiği sonuçlar daha sonra hastanın hastalığının kanıtı olarak kullanılıyorsa?

O zaman kusursuz bir döngü ortaya çıkar:

İlişki zarar verir.

Hasta tepki verir.

Tepki semptom olarak yorumlanır.

Semptom ilk yorumu doğrulamak için kullanılır.

Ve sonunda sistem, kendi üretmiş olabileceği sonucu kendi haklılığının deliline dönüştürür.

İşte Kaan Kora eksenindeki tartışmanın benim için kişisel hikâyeyi aştığı yer tam burası.

Ben artık yalnızca:

“Hasta neden böyle davrandı?”

diye sormuyorum.

Hekim neden böyle davrandı?

İlişki neden böyle yönetildi?

Belirsizlik ne üretti?

Karşı aktarım ihtimali değerlendirildi mi?

Bağımlılığı azaltmak için ne yapıldı?

İtiraz gerçekten incelendi mi, yoksa itiraz eden kişinin tanısı mı incelendi?

Bu soruların cevaplarını peşinen vermiyorum.

Ama sorulmalarından vazgeçmiyorum.

Çünkü psikiyatri hastanın zihnindeki en küçük ihtimali bile sorgulayabiliyorsa toplum da psikiyatrinin uygulamalarını aynı sorgulayıcılıkla inceleyebilmelidir.

Psikiyatrist de insandır.

Yanılabilir.

Bağlanabilir.

Öfkelenebilir.

Sınır yönetiminde hata yapabilir.

Kendi davranışını yanlış yorumlayabilir.

Ve hiçbir akademik unvan, uzmanlık sıfatı veya mesleki otorite belirli bir davranışı kendiliğinden doğru hâle getirmez.

Belki psikiyatrinin en büyük foyası da tam burada saklıdır:

Hastanın zihnindeki her ihtimalden kuşkulanacak kadar sorgulayıcı olup kendi uygulamasından aynı ölçüde kuşkulanmamak.

O yüzden rolleri değiştirelim.

Bu kez hasta koltuktan kalksın.

Psikiyatri otursun.

Dosyayı da biz açalım.

Tanıyı değil, sistemi inceleyelim.

Ve yıllardır insana yönelttiği soruyu bu kez toplum psikiyatriye yöneltsin:

“Peki siz neden böylesiniz?”