Karanlığa Karşı Adalet: Devletin Unutmadığı Dosyalar
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’nin yakın tarihinde bazı dosyalar vardır ki, yalnızca adli arşivlerin değil, toplumun vicdanının da en ağır yükünü taşır.
Yıllar geçer…
Takvim yaprakları değişir, insanlar büyür, şehirler değişir, gündemler birbirini kovalar. Fakat bir annenin evladını beklediği kapı değişmez. Bir babanın “Kim yaptı?” sorusu eskimez. Bir çocuğun kaybettiği yakınının hesabını sorma hakkı zaman aşımına uğramaz.
Faili meçhul dosyaların asıl trajedisi de burada başlar.
Çünkü ortada yalnızca aydınlatılamamış bir suç değil, yarım bırakılmış bir adalet duygusu vardır.
İşte bugün Türkiye’de dikkat çekici olan, yıllardır karanlıkta kalmış bu dosyaların yeniden masaya yatırılmasıdır.
Adalet, arşivde bekleyen bir dosya değildir
Akın Gürlek’in 11 Şubat 2026’da Adalet Bakanlığı görevini devralmasının ardından, faili meçhul cinayetler konusunda yeni bir kurumsal yaklaşım ortaya konuldu.
Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı oluşturuldu. Türkiye genelindeki taramalar sonucunda 75 ilde 638 dosya ve 693 maktul için kapsamlı inceleme süreci başlatıldı.
Buradaki esas mesele sadece rakamlar değildir.
Asıl mesele, devletin “Bu dosya eskidi” demek yerine “Bu dosyada hâlâ cevaplanmamış bir soru var” diyebilmesidir.
Çünkü adaletin değeri yalnızca mahkeme salonunda verilen kararla ölçülmez. Adalet aynı zamanda, yıllar sonra bile bir cinayetin izini sürmek; unutulmuş bir delili yeniden değerlendirmek; kapanmış görünen bir dosyanın üzerindeki tozu kaldırmak ve hakikatin peşinden gitmektir.
Bu nedenle faili meçhul dosyaların yeniden incelenmesi, yalnızca kriminal bir çalışma değil, aynı zamanda toplumsal vicdanın onarılması açısından da önemlidir.
Hz. Ömer’in adalet anlayışı neden hâlâ konuşuluyor?
İslam tarihinin adalet anlayışında Hz. Ömer’in adı boşuna güçlü bir sembol değildir.
Fırat’ın kenarında bir koyunun hesabının dahi yöneticiden sorulacağı düşüncesi, aslında çok yalın bir devlet anlayışını anlatır:
Devlet, kendisine emanet edilen insanın hakkından sorumludur.
Bu anlayışı günümüz hukuk düzenine doğrudan taşımak elbette mümkün değildir. Bugünün Türkiye’sinde adalet; anayasa, kanun, bağımsız yargı makamları, delil, soruşturma ve kovuşturma süreçleri üzerinden tecelli eder.
Fakat değişmeyen bir ilke vardır:
Mazlumun hakkı sahipsiz bırakılamaz.
İşte faili meçhul dosyaların yeniden açılması tartışmasını yalnızca siyasi bir gündem başlığı olmaktan çıkaran da budur.
Çünkü yıllar önce öldürülen bir insanın yakınları için zamanın geçmesi, acının sona ermesi anlamına gelmez.
Rakamların arkasında insan hikâyeleri var
Nisan ayında 75 ilde 638 dosya ve 693 maktul için inceleme başlatıldığı açıklanmıştı. Haziran ayında ise daire başkanlığının faaliyete geçmesinden bu yana 16 dosyada 19 faili meçhul cinayetin aydınlatıldığı duyuruldu.
Temmuz ayında altı cinayet dosyasının daha aydınlatıldığı açıklandı. Ağustos ayında ise bilanço daha da yükseldi: 22 Ağustos itibarıyla 36 dosyada, 41 maktul ve 7 yaralının bulunduğu faili meçhul olaylar aydınlatıldı.
Bu rakamları yalnızca bir başarı tablosu gibi okumamak gerekir.
41 maktul demek, 41 yarım kalmış hayat demektir.
41 aile demektir.
Belki yıllardır cevabı beklenen onlarca soru demektir.
Dolayısıyla burada başarı, sadece “kaç dosya çözüldü?” sorusunun cevabında değildir. Asıl başarı, bir ailenin yıllar sonra gerçeğe biraz daha yaklaşabilmesidir.
Devletin gücü, sadece suçluyu yakalamasında değil, gerçeği aramasındadır
Bugünün hukuk devletinde en önemli sınavlardan biri cezasızlıkla mücadeledir.
Bir suçun üzerinden yıllar geçmiş olması, suçun hiç işlenmemiş olduğu anlamına gelmez. Delillerin izinin sürülmesi, yeni teknolojilerin kullanılması, farklı soruşturma birimleri arasında koordinasyon kurulması ve eski dosyaların yeni bir gözle değerlendirilmesi bu nedenle büyük önem taşır.
Nitekim Bakan Gürlek de yürütülen çalışmaların Cumhuriyet başsavcılıkları, emniyet ve jandarma teşkilatlarıyla koordinasyon içinde sürdürüldüğünü vurguluyor.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir hukuk ilkesi de var:
Adalet Bakanlığı’nın rolü, yargının yerine geçmek değil; soruşturmaların etkin yürütülebilmesi için kurumsal kapasiteyi güçlendirmektir. Nitekim Bakan Gürlek, soruşturmalara müdahale veya talimat verme yetkilerinin bulunmadığını açıkça ifade etmiş durumda.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü güçlü devlet demek, yargının yerine karar veren devlet demek değildir.
Güçlü devlet; hukukun işlemesi için gerekli iradeyi, kurumsal kapasiteyi ve koordinasyonu sağlayan devlettir.
Karanlığın en büyük düşmanı zamana rağmen aranan hakikattir
Yıllarca faili bulunamayan cinayetler toplumda başka bir duyguyu da büyütür: “Nasıl olsa unutulacak.”
İşte hukuk devletinin vermesi gereken en güçlü cevap tam burada ortaya çıkar:
Hayır, unutulmayacak.
Bir dosyanın üzerinden beş yıl, on yıl, yirmi yıl geçmesi gerçeğin değerini azaltmaz.
Bugün teknoloji gelişiyor. Adli bilimler ilerliyor. Eski deliller yeni yöntemlerle yeniden değerlendirilebiliyor. İnsanların ifadeleri yeniden alınabiliyor. Soruşturma dosyaları farklı bir bakış açısıyla ele alınabiliyor.
Dün çözülemeyen bir olayın bugün aydınlatılabilmesi, hukukun ve devlet kapasitesinin zaman içerisinde nasıl güçlenebileceğini de gösteriyor.
Bu nedenle Türkiye’nin faili meçhul dosyalar konusunda attığı adımın en kıymetli tarafı, geçmişle hesaplaşmaktan önce hakikatle yüzleşme iradesidir.
Adaletin terazisi herkese eşit olmalı
Ancak burada bir başka hassas noktanın da altını çizmek gerekir.
Adalet, yalnızca toplumun güçlü biçimde ses çıkardığı dosyalarda değil, sessiz kalan dosyalarda da aynı kararlılıkla aranmalıdır.
Kamuoyunun gündeminde olan bir cinayet kadar, kimsenin hatırlamadığı bir cinayet de değerlidir.
Büyük şehirlerdeki bir dosya kadar Anadolu’nun herhangi bir ilçesindeki dosya da önemlidir.
Çünkü adaletin gerçek ölçüsü, kime dokunduğuna değil, herkese eşit uygulanıp uygulanmadığına bakar.
Hz. Ömer’in adalet anlayışından bugüne kalan en güçlü derslerden biri de belkide budur: Makam büyüdükçe sorumluluk da büyür.
Devletin görevi yalnızca suçluyu bulmak değildir.
Devletin görevi, mağdurun “Ben unutulmadım” diyebilmesini sağlamaktır.
Son söz: Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün…
Türkiye’nin önünde şimdi önemli bir sınav var.
Yıllardır bekleyen dosyaların yeniden açılması başlangıçtır. Asıl mesele, bu iradenin sürdürülebilir bir kurumsal kültüre dönüşmesidir.
Bugün 638 dosyanın incelemeye alınması, yarın başka dosyaların da aydınlatılması için önemli bir kapı aralıyor.
Ve ortaya çok temel bir devlet cümlesi çıkıyor:
Hiçbir maktul yalnızca bir dosya numarası değildir.
Her dosyanın arkasında bir hayat, bir aile, bir acı ve cevap bekleyen bir soru vardır.
Adaletin gerçek anlamı da tam burada başlar.
Karanlığa ışık tutmak…
Unutulanı hatırlamak…
Cevapsız kalan soruların peşine düşmek…
Ve yıllar sonra bile olsa hakikati bulmak.
Çünkü devletin büyüklüğü yalnızca gücüyle değil, adalet karşısındaki sorumluluğuyla ölçülür.
Karanlık uzun sürebilir.
Ama hakikatin peşine düşen bir hukuk düzeni varsa, hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez..