AK PARTİ’YE AÇIK MEKTUP

AK PARTİ’YE AÇIK MEKTUP

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 28, 2026 - 20:59

Milletin Biriken Sessizliği, Siyasetin Görmezden Gelebileceği Bir Yük Değildir

Sayın AK Parti yöneticileri,

Artık bazı meseleleri seçim hesaplarının, günlük siyasi tartışmaların ve birbirini tekrar eden açıklamaların ötesinde konuşmanın zamanı gelmiştir. Bu mektup bir siyasi kavga çağrısı değildir; fakat açıkça bir uyarıdır. Çünkü toplumun farklı kesimlerinde biriken sorunlar, artık birbirinden bağımsız şikâyetler olmaktan çıkmış; vatandaşın devlete, siyasete ve geleceğe bakışını etkileyen ortak bir toplumsal tabloya dönüşmüştür. Gazinin hakkından madencinin emeğine, staj ve çıraklık mağduriyetinden emeklinin geçim mücadelesine, asgari ücretlinin kira yükünden gıda fiyatlarına, turizmdeki fırsatçılıktan 7527 sayılı Kanun sonrasında artan hayvanlara yönelik şiddete, vatandaşın karşı karşıya kaldığı vize sorunundan gençlerin gelecek kaygısına kadar çok sayıda başlık artık ertelenebilecek meseleler değildir. Vatandaş bütün bu sorunları ayrı ayrı yaşamıyor; hepsini kendi hayatının içerisinde aynı anda yaşıyor. Bu nedenle bugün sorulması gereken soru yalnızca “Ekonomi ne durumda?” değildir. Asıl soru şudur: Vatandaş kendisini güvende, değerli, görülmüş ve hakkının korunuyor olduğunu hissediyor mu?

AK Parti, Türkiye’de uzun yıllardır iktidar sorumluluğu taşıyan siyasi hareket olarak bu sorunun muhatabıdır. İktidar olmak, yalnızca seçim kazanmak ve ülkeyi yönetme yetkisine sahip olmak değildir. İktidar, toplumun sorunlarını görme, gerektiğinde kendi politikalarını sorgulama, yanlış uygulamaları düzeltme ve vatandaşın kaybolan güvenini yeniden tesis etme sorumluluğudur. Bu nedenle bugün yapılması gereken, vatandaşın sorunlarını küçümsemek, “algı” diyerek geçiştirmek veya her eleştiriyi siyasi saldırı olarak görmek değildir. Eleştiriyi dinlemek zayıflık değil, devlet yönetiminde olgunluktur. Bir hükümet kendi vatandaşının rahatsızlığını zamanında görebiliyorsa güçlüdür. Sorun büyüdükten sonra fark ediyorsa geç kalmıştır.

Türkiye’nin gazileri, bu ülke için bedel ödemiş insanlardır. Onların hakları herhangi bir sosyal yardım başlığına indirgenemez. Gazinin hakkı, devletin vefa anlayışının göstergesidir. Bir gazi hakkını aramak için yıllarca kurum kapılarında dolaşıyor, mevzuatın farklı yorumları arasında kalıyor veya kendisini tekrar tekrar anlatmak zorunda hissediyorsa burada yalnızca bürokratik bir problem yoktur; devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinde de bir sorun vardır. Devlet, kendisi için bedel ödemiş insanın hakkını teslim ederken onu mücadele etmek zorunda bırakmamalıdır. Gazinin devlete borcu yoktur; devletin gazisine karşı vefa ve sorumluluk borcu vardır. Bu nedenle gazilerin hak ve talepleri bütüncül biçimde ele alınmalı, çözüm ertelenmemeli ve bürokratik engeller vatandaşın üzerine bırakılmamalıdır.

Madenciler için de aynı şeyi söylemek gerekir. Yer altında çalışan insanın emeği, yalnızca üretim rakamlarından ibaret değildir. O madenin arkasında insan hayatı, alın teri ve ailelerin geleceği vardır. Türkiye’nin üretmesi gerekir; enerjiye, madene ve sanayiye ihtiyacı vardır. Ancak ekonomik hedeflerin hiçbirisi insan hayatının üzerinde değildir. Madencinin güvenliği, çalışma şartları, sosyal hakları, ücretleri ve emekliliği birlikte değerlendirilmelidir. Bir ülkenin yeraltı kaynakları ne kadar zengin olursa olsun, o kaynakları çıkaran insanın hayatı korunmuyorsa ortada gerçek anlamda bir kalkınmadan söz edilemez. Madenciye yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanan bir emekçi muamelesi yapılmamalı; çalışma hayatının merkezine insan onuru ve iş güvenliği yerleştirilmelidir.

Staj ve çıraklık mağduriyeti yaşayan vatandaşların meselesi de artık yıllardır devam eden bir beklenti hâline gelmiştir. Bu insanların tamamını bir rakamdan, bir mevzuat maddesinden veya bir emeklilik hesabından ibaret görmek doğru değildir. Genç yaşta çalışma hayatına giren insanların bugün sosyal güvenlik sisteminde kendilerini mağdur hissetmelerinin nedenleri açık biçimde incelenmelidir. Her talebin olduğu şekliyle karşılanması mümkün olmayabilir; fakat bir mağduriyet duygusu milyonlarca insanın hayatında karşılık buluyorsa siyasetin görevi o insanlara “Sizi duyuyoruz ama bekleyin” demekle sınırlı kalamaz. Devlet sorunları ertelemek için değil, çözmek için vardır. Mali boyutu hesaplanır, farklı modeller geliştirilir, kademeli çözüm bulunur; fakat vatandaşın beklentisi sürekli olarak başka bir tarihe ötelenmemelidir.

Ve emekliler… Bu başlığın üzeri artık birkaç kelimelik zam açıklamalarıyla kapatılamaz. Emekli, hayatının en üretken dönemlerini bu ülkeye vererek bugün geldiği noktada temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeniden hesap yapmak zorunda kalıyorsa burada ciddi bir sosyal adalet problemi vardır. Emekli maaşındaki artışın yüzde kaç olduğundan önce, o maaşın markette, pazarda, kirada, faturada ve sağlık harcamasında neye yettiğine bakılmalıdır. Çünkü vatandaş enflasyonu istatistik tablolarında değil, alışveriş sepetinde hisseder. Emekli, yıllarca çalıştıktan sonra çocuklarının yardımına muhtaç hâle gelmek, kira ile mutfak arasında tercih yapmak veya sağlık giderleri nedeniyle temel ihtiyaçlarından kısmak zorunda kalmamalıdır. Emeklilik bir yoksulluk dönemi değil, emeğin karşılığının alındığı huzur dönemi olmalıdır.

Asgari ücretli vatandaş açısından da mesele yalnızca maaş miktarı değildir. Asgari ücretlinin aldığı parayı kira, gıda, ulaşım, enerji ve diğer zorunlu giderler tüketiyorsa, kâğıt üzerindeki ücret artışının hayat standardına etkisi sınırlı kalır. Özellikle kira fiyatlarının birçok şehirde gelirleri hızla aşındırması, çalışan kesimin geleceğe dair güvenini zedelemektedir. İnsan çalışıyor ama barınamıyorsa, üretiyor ama birikim yapamıyorsa, maaş alıyor ama ay sonunu getiremiyorsa ekonomik büyümenin vatandaşın hayatındaki karşılığını yeniden düşünmek gerekir. Konut meselesi artık yalnızca emlak piyasasının konusu değildir; sosyal istikrar meselesidir. Devlet hem kiracıyı hem de makul ve hukuka uygun kira geliri elde etmek isteyen ev sahibini koruyacak, konut arzını artıracak ve fırsatçılığı engelleyecek kalıcı bir politika üretmelidir.

Gıda fiyatları konusunda da vatandaşın sabrı zorlanmaktadır. Market rafında, pazarda ve kasapta görülen fiyatlar insanların gündelik hayatını doğrudan etkilemektedir. Üreticinin maliyetleri ile tüketicinin ödediği fiyat arasındaki makas şeffaf biçimde incelenmelidir. Üretici zarar etmemeli, dürüst esnaf cezalandırılmamalı, tüketici ise fırsatçılığa terk edilmemelidir. Devletin görevi her ürünün fiyatını belirlemek değildir; fakat haksız fiyat artışının, stokçuluğun, spekülasyonun ve fırsatçılığın karşısında etkili bir denetim mekanizması kurmaktır. Serbest piyasa, başıboş piyasa değildir. Vatandaşın beklentisi fiyatların devlet tarafından belirlenmesi değil, kuralların herkes için eşit uygulanmasıdır.

Turizmde fırsatçılık da aynı şekilde Türkiye’nin geleceği açısından tehlikelidir. Turizmden yüksek gelir elde etmek hepimizin ortak hedefidir. Ancak turistin veya vatandaşın birkaç günlük kazanç uğruna ölçüsüz fiyatlarla karşı karşıya bırakılması, Türkiye’nin uzun vadeli turizm markasına zarar verir. Bir turist Türkiye’den memnun ayrılırsa bunun ekonomik değeri yalnızca o kişinin harcadığı para değildir; ülkenin itibarına yaptığı katkıdır. Aynı şekilde fahiş fiyatla karşılaşan bir ziyaretçi, yalnızca kendi deneyimini değil, Türkiye hakkındaki algısını da beraberinde götürür. Turizm fırsatçılıkla değil, güvenle büyür. Dürüst işletmeci korunmalı, rekabet güçlendirilmeli ve vatandaşın veya turistin mağdur edilmesine izin verilmemelidir.

7527 sayılı Kanun sonrasında hayvanlara yönelik şiddet vakalarında yaşanan artış ise ayrıca ciddi bir uyarı olarak görülmelidir. Hayvanlara yönelik şiddetin sokaklarda, parklarda, yaşam alanlarında ve kamuoyuna yansıyan çeşitli olaylarda daha görünür ve daha sık hâle gelmesi, toplumun vicdanını yaralamaktadır. Hayvanlara yönelik şiddetin artması normalleştirilemez. Bu mesele yalnızca hayvanseverlerin veya belli bir toplum kesiminin meselesi değildir. Şiddetin normalleşmesi, merhamet duygusunun aşınması, kamu düzeninin zedelenmesi ve toplumdaki şiddet eşiğinin düşmesi bakımından çok daha geniş bir sosyal meseledir. 7527 sayılı Kanun’un amacı ile sahadaki sonuçları arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkmışsa, bunu görmek ve düzeltmek gerekir. Devlet, kendi yaptığı düzenlemeyi savunmak uğruna sahadaki gerçeği görmezden gelemez. Kanun toplum için vardır; toplum kanunun yanlış sonuçlarına mahkûm edilemez. Hayvanlara yönelik şiddete karşı caydırıcı cezalar uygulanmalı, denetim mekanizmaları güçlendirilmeli, belediyelerin sorumlulukları yerine getirilmeli ve insan güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını karşı karşıya getirmeyen etkin bir sistem kurulmalıdır.

Bir başka konu ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadığı vize problemidir. Özellikle Avrupa ülkelerine yapılan vize başvurularında yaşanan randevu, bekleme, belirsizlik ve ret sorunları artık sıradan bir seyahat meselesi olmaktan çıkmıştır. Öğrenci eğitim için, akademisyen bilimsel çalışma için, iş insanı ticaret için, sanatçı etkinlik için, sporcu müsabaka için, aile yakınını görmek için veya vatandaş yalnızca seyahat etmek için başvuru yapmaktadır. Türkiye’nin gençleri ve çalışanları dünyanın geri kalanıyla temas etmek, eğitim almak, ticaret yapmak ve kendilerini geliştirmek istemektedir. Başka ülkelerin vize politikalarını Türkiye’nin tek taraflı olarak değiştiremeyeceği açıktır; ancak Türkiye’nin diplomatik gücü tam da bu noktada devreye girmelidir. Vize kolaylığı konusunda daha yoğun diplomatik girişimler yapılmalı, Avrupa ülkeleriyle vatandaşlarımızın karşılaştığı sorunlar doğrudan gündeme taşınmalı ve özellikle güvenilir seyahat geçmişine sahip vatandaşlar için daha öngörülebilir ve kolaylaştırılmış sistemler oluşturulması için ısrarcı olunmalıdır. Dış politika yalnızca devlet başkanlarının masasında konuşulan mesele değildir; dış politikanın vatandaş açısından karşılığı bazen pasaportunun karşısına çıkan vize duvarıdır.

Sayın AK Parti yöneticileri,

Bütün bu meselelerin ortak noktası ekonomiden daha geniştir.

Mesele devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisidir.

Vatandaş artık yalnızca “Ne kadar zam geldi?” diye sormuyor. “Bu ülkede emeğimin karşılığını alabilecek miyim?” diye soruyor. “Çocuğuma nasıl bir gelecek bırakacağım?” diye soruyor. “Ev kiramı ödeyebilecek miyim?” diye soruyor. “Emekliliğimde nasıl yaşayacağım?” diye soruyor. “Hakkımı aradığımda devlet beni duyacak mı?” diye soruyor. “Çalışırken yaptığım emeğin sosyal güvenlik karşılığı ne olacak?” diye soruyor. “Seyahat etmek, eğitim almak ve dünyayla temas kurmak için neden bu kadar büyük engellerle karşılaşıyorum?” diye soruyor. “Sokakta şiddet gördüğümde devlet nerede?” diye soruyor.

Bu soruların tamamına aynı ekonomik paketle cevap verilemez.

Bunların bazıları kanunla, bazıları bütçeyle, bazıları denetimle, bazıları diplomasiyle, bazıları ise devlet yönetimindeki zihniyet değişikliğiyle çözülebilir.

Ama ilk şart aynıdır:

Sorunu kabul etmek.

Sayın AK Parti,

Vatandaşın her itirazını muhalefet propagandası olarak görmeyin.

Her eleştiriyi düşmanlık olarak okumayın.

Her mağduriyeti “algı operasyonu” diyerek geçiştirmeyin.

Her sorunun üzerine yeni bir açıklama koymak yerine, bazı sorunların üzerine doğrudan çözüm koyun.

Çünkü vatandaşın hayatında karşılığı olmayan hiçbir siyasi söylem, sonsuza kadar güven üretemez.

Bugün yapılması gereken bellidir: Gazilerin hakları yeniden değerlendirilmelidir. Madencilerin emeği ve güvenliği güçlendirilmelidir. Staj ve çıraklık mağduriyetine kalıcı ve hakkaniyetli bir çözüm bulunmalıdır. Emeklilerin satın alma gücü gerçek hayat maliyetleri üzerinden ele alınmalıdır. Asgari ücret ile kira arasındaki makas için yapısal çözümler üretilmelidir. Gıda piyasasında fırsatçılığa karşı etkin denetim sağlanmalıdır. Turizm sektöründe ülkenin marka değerini zedeleyen fahiş uygulamalarla mücadele edilmelidir. 7527 sayılı Kanun sonrasında artan hayvanlara yönelik şiddet vakaları ciddiyetle ele alınmalı, kanunun uygulaması yeniden değerlendirilmelidir. Ve Türk vatandaşlarının karşı karşıya kaldığı vize sorununu çözmek için diplomasi daha görünür ve daha sonuç odaklı kullanılmalıdır.

Bunlar lütuf değildir.

Bunlar vatandaşın devletten beklediği hakkaniyetli yönetimin gereğidir.

AK Parti’nin önünde hâlâ önemli bir imkân bulunmaktadır. Toplumun biriken sorunlarını siyasi kutuplaşmanın malzemesi hâline getirmek yerine, bunları devlet politikalarına dönüştürmek. Vatandaşın sesini yalnızca seçim dönemlerinde değil, iktidarın her gününde duymak. Yanlış varsa düzeltmek. Eksik varsa tamamlamak. Mağduriyet varsa gidermek. Başarısız uygulama varsa yeniden değerlendirmek.

Çünkü güçlü iktidar, hiç hata yapmayan iktidar değildir.

Hatasını görebilen, eleştiriyi dinleyebilen ve gerektiğinde yönünü değiştirebilen iktidardır.

Millet sizden imkânsızı istemiyor.

Millet; gazisine vefa, madencisine güven, emeklisine huzur, çalışanına geçim, gencine gelecek, vatandaşına adalet, hayvanlara karşı şiddete etkin mücadele ve dünyaya açılmak isteyen insanına güçlü bir diplomasi istiyor.

Bütün bunların üzerinde ise tek bir şey istiyor:

Kendisinin görüldüğünü bilmek.

Bu nedenle bu mektubu bir siyasi saldırı olarak değil, açık bir uyarı olarak okuyun.

Çünkü toplumsal sorunlar biriktikçe yalnızca ekonomik maliyet büyümez; güven kaybının maliyeti de büyür.

Bugün çözülmeyen her adaletsizlik yarının daha büyük toplumsal kırılmasına dönüşebilir.

Bugün duyulmayan her vatandaş sesi, yarın daha yüksek sesle duyulabilir.

Bugün ertelenen her sorun, yarın çok daha ağır bir bedelle karşımıza çıkabilir.

Devletin büyüklüğü, vatandaşının sesini bastırabilmesinde değil; o sesi zamanında duyabilmesindedir.

AK Parti’ye çağrım nettir:

Milletin sesini duyun.

Biriken sorunları ertelemeyin.

Mağduriyetleri küçümsemeyin.

Eleştiriden korkmayın.

Gerektiğinde kendi politikalarınızı da sorgulayın.

Ve vatandaşın devlete güvenini yeniden güçlendirecek somut adımları gecikmeden atın.

Çünkü siyaset geçicidir.

Partiler değişebilir.

Kadrolar değişebilir.

Dönemler değişebilir.

Ama devlete ve millete olan güven zedelendiğinde bunun bedelini hep birlikte öderiz.

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla siyasi gürültü değil;

Daha fazla adalet, daha fazla hakkaniyet, daha fazla güven ve daha fazla çözümdür.

Milletin sabrı sınırsız değildir.

Milletin hafızası da zayıf değildir.

Ve unutulmamalıdır:

Vatandaşın sessizliği, memnuniyetin kanıtı değildir. Bazen yalnızca son kez dinlenilmeyi bekleyen bir toplumun sessizliğidir.

Şimdi dinleme, görme ve çözme zamanıdır.