KOLTUĞUNDA RAHAT MIDIR PROFESÖR?

KOLTUĞUNDA RAHAT MIDIR PROFESÖR?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 27, 2026 - 22:30

“DELİRTME ENDÜSTRİSİ” İFŞA OLUYOR!

Bazıları akademik unvanlarını zırh, ekonomik güçlerini kalkan, meslek örgütlerinin sessizliğini ise dokunulmazlık belgesi sanıyor. Telefonlarındaki engelleme tuşuna bastıklarında yaşananların silindiğine, kapılar kapandığında soruların da dışarıda kaldığına inanıyorlar.

Oysa bir insan engellenebilir; fakat anlattığı gerçek engellenemez. Bir telefon susturulabilir; fakat vicdan susturulamaz. Yaşananlar düşünceye, düşünce yazıya, yazı da toplumsal bir mücadeleye dönüştüğünde sessizlik çözüm olmaktan çıkar; ertelenmiş bir yüzleşmeye dönüşür.

Bu tür olaylarda kapalı kapılar ardında üretilebilecek savunmalar da bellidir:

“Bana saplantılı.”

“Bana âşık.”

“O zaten bipolar.”

“Yazdıkları hastalığının bir semptomu.”

Sistemin en kullanışlı kaçış tüneli tam olarak budur: Söylenene cevap vermek yerine söyleyene tanı yapıştırmak… İddiayı araştırmak yerine anlatanı itibarsızlaştırmak… Bir kadının yönelttiği sorularla yüzleşmek yerine onun ruhsal geçmişini aleyhine kullanılabilecek bir delil torbasına çevirmek…

Tıp literatürü bunun bir yönünü “tanısal gölgeleme” kavramıyla açıklıyor. Tanısal gölgeleme; insanın yaşadığı sorunların, dile getirdiği itirazların ve gösterdiği tepkilerin, içeriği incelenmeden psikiyatrik tanısına bağlanmasıdır. Hukuk açısından bakıldığında ise bunun daha ağır bir anlamı vardır: İnsanın söz hakkının tanısı üzerinden değersizleştirilmesi.

Bir kişinin bipolar olması, onun yalan söylediğini kanıtlamaz. Yoğun duygular yaşaması, haksızlığa uğramadığı anlamına gelmez. Bir hekime sevgi duymuş olması da ilişkideki güç asimetrisini, mesleki sınırların korunması sorumluluğunu ve ileri sürülen etik ihlal iddialarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Aksine, kişinin kırılganlığı arttıkça mesleki özen yükümlülüğünün de ağırlaşması gerekir. Psikiyatrik tanı, insanın haklarını azaltan bir damga değil; sağlık hizmeti sunanların dikkat ve sorumluluğunu artıran bir durum olmalıdır.

Ruhsal tanıyı susturma aracına dönüştürmek yalnızca bir kişiyi değersizleştirmez. Psikiyatriye başvuran herkese şu ürkütücü mesajı verir:

“Bir gün hakkınızı ararsanız söyledikleriniz tanınızla etkisizleştirilebilir.”

“Delirtme endüstrisi” denilen düzen tam da burada başlar.

İnsan önce belirsizlik içinde bırakılır. Sonra bu belirsizliğe verdiği tepki büyütülür. Ardından tepkinin nedeni değil, yalnızca biçimi ve şiddeti konuşulur. Son aşamada ortaya çıkan ruhsal yıkım, yaşanan sürecin muhtemel sonucu olarak değil, kişinin zaten “hasta” olduğunun kanıtı gibi sunulur.

Böylece sistem, oluşmasına katkıda bulunduğu yarayı yaralananın kusuru ilan eder.

Akademik unvan hiç kimseyi yanılmaz yapmaz. Muayenehane kapısı, hukukun ve etiğin sona erdiği sınır değildir. Hiçbir meslek mensubu, uzmanlığından veya konumundan hareketle karşısındaki insanın duyguları üzerinde sınırsız tasarruf yetkisine sahip değildir.

Bu nedenle mesele tek bir profesör, tek bir muayenehane veya tek bir hasta–hekim ilişkisi değildir. Tekil olaylar, daha büyük bir sistem sorununun görünür hâle gelmiş örnekleridir. Bir örnek üzerinden yürütülen tartışmayı yalnızca “kişisel hesaplaşma” olarak sunmak da sorunun yapısal boyutunu perdelemenin başka bir yoludur.

Asıl tartışılması gereken; sınır ihlali iddialarını gerektiği gibi araştırmadan meslektaşını koruyan anlayış, hastanın sözünü tanısıyla boğan zihniyet ve kadınların itirazını “saplantı”, öfkesini “hezeyan”, ısrarla adalet aramasını ise “hastalık belirtisi” sayan düzendir.

Kimin kimi engellediği, hangi hesabın hangi profili izlediği veya dijital sessizliğin ne anlama geldiği konusunda kesin hükümler kurmaya gerek yoktur. Asıl mesele bunlar değildir. Asıl mesele, açıkça yöneltilen etik ve hukuki sorular karşısında neden şeffaf, denetlenebilir ve kurumsal bir cevap verilmediğidir.

Sessizlik tek başına suçun veya kusurun kanıtı sayılamaz. Ancak ciddi iddialar karşısında açıklamanın, incelemenin ve hesap verilebilirliğin yerine de geçemez. Özellikle güç ve bilgi bakımından eşit olmayan taraflar söz konusuysa kurumsal sessizlik, yalnızca boşluk yaratmaz; güçsüz olanın sesini daha da duyulmaz hâle getirir.

Profesörler sustu.

Sistem sustu.

Meslek örgütleri çoğu zaman görmezden gelmeyi tercih etti.

Fakat kelimeler susmadı.

Bu kelimeler artık yalnızca bir kadının yaşadıklarını anlatmıyor. Güç asimetrisini, tanısal gölgelemeyi, sessiz istismarı ve hesaplanmış manipülasyonu tartışmaya açıyor. Bir hastanın sözünün neden daha baştan değersiz sayıldığını, akademik unvanların neden zaman zaman eleştiriye karşı dokunulmazlık zırhına dönüştürüldüğünü sorguluyor.

Bu mücadele hekim düşmanlığı değildir. Bilim karşıtlığı hiç değildir. Tam tersine bilimi meslek dayanışmasının kör noktalarından, etiği unvanların gölgesinden, hukuku ise güç sahiplerinin ayrıcalıklarından kurtarma çağrısıdır.

Bu nedenle bazı profesörler artık koltuklarında eskisi kadar rahat oturamayabilir.

Çünkü mesele yalnızca onların ne söylediği veya söylemediği değildir. Mesele, onların örnekleri üzerinden görünür hâle gelen düzenin kendisidir. Hiçbir düzen, kendisini teşhis eden ve sorgulayan kelimelerden sonsuza kadar kaçamaz.

Sessizlik, bazı insanları gömdüğünü sanabilir.

Oysa kimi insanlar gömülmez.

Toprağa düşer ve tohuma dönüşür.

Ve o tohum, bir gün sessizliğin bütün duvarlarını çatlatır.