İnsan Bazen Ölümden Değil, Yaşarken Kaybettiklerinden Yorulur
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir röportajım sırasında bana şu soru yöneltilmişti:
“Çaresizliğin tanımını nasıl yaparsınız?”
Önce bir an duraksadım. Derin bir nefes aldım. Sonra hiç düşünmeden cevap verdim:
“Çaresizlik, yaşamın insana öğrettiği en acı sınavdır.”
Fakat zaman geçtikçe bu cevabımın üzerinde daha çok düşündüm.
Çünkü çaresizliğin içinde bile bir tutunuş vardır. İnsan ne kadar zor durumda olursa olsun bir kapı daha çalar, bir doktor daha arar, bir tedavi yöntemi daha araştırır. Acının içinde küçücük de olsa bir umut saklıdır.
İnsan “Belki…” der.
Belki başka bir doktor vardır.
Belki başka bir tedavi vardır.
Belki bir ilaç işe yarar.
Belki Rabbim bir kapı açar…
İşte o “belki”, insanın çaresizlik içindeki son umududur.
Fakat ölüm…
Ölüm başka.
Ölüm, yaşam için çarelerin tükendiği yerde insanın karşılaştığı en büyük teslimiyettir.
Annemin hastalığında bunu iliklerime kadar yaşadım.
Bir dakika olsun rahat nefes alsın diye araştırmadığım tedavi yöntemi kalmadı. Geceler boyunca internette çare aradım. Doktorlara sordum, başka doktorlara ulaştım, yeni ihtimaller araştırdım.
Doktorlar ise:
“Tedavisi yok.”
diyordu.
“Boşa çabalamayın, kabul edin, teslim olun…”
Ama insan sevdiğinin gözlerinin içine bakarken nasıl teslim olur?
Allah’a teslimiyet başka, umudu bırakmak başkadır.
Çünkü ölümün zamanını hangi kul bilir?
Biz yalnızca şunu biliriz:
“Her canlı ölümü tadacaktır.”
Ama insan öleceğini bilerek yine de yarına hazırlanır.
Yine umut eder.
Yine sever.
Yine bir sabah daha göreceğini düşünür.
Çünkü yaşamın özü biraz da budur.
Çıkmadık candan umut vardır.
Son ana kadar çare ararsınız.
Son ana kadar mücadele edersiniz.
Son ana kadar sevdiğinizin elini bırakmazsınız.
Ama çaresizliğin gerçek yüzünü, en sevdiğiniz insanın ölümünden sonra anlarsınız.
Yüzünü iki elinizin arasına alırsınız.
Öpersiniz.
Bir daha öpersiniz.
Sonra bir kez daha…
Çünkü ne kadar öperseniz öpün yetmeyeceğini bilirsiniz.
Çünkü artık o son öpüştür.
Bir daha asla öpemeyeceksiniz.
Bir daha sarılamayacaksınız.
Bir daha sesini duyamayacaksınız.
Sonra onu kendi ellerinizle yıkarsınız.
Kendi ellerinizle kefenlersiniz.
Kendi ellerinizle toprağa emanet edersiniz.
Ve iki metrelik bir çukurun başında sevdiğinizi Rabbine teslim edersiniz.
O toprağın altında sevdiğiniz…
Toprağın üstünde siz…
Aranızda ise kelimelerin anlatamayacağı bir mesafe kalır.
İşte çaresizlik budur.
Hastalık sırasında tedavi için para ararsınız, bulamazsınız.
Doktor bulursunuz, tedavi masrafı karşılanamayacak kadar ağırdır.
En sevdiklerinizden yardım istersiniz, bulamazsınız.
Borç verdiğiniz insanlardan paranızı istersiniz, alamazsınız.
Ve sevdiğiniz insanın başında olmanız gerekirken gece gündüz çalışmak zorunda kalırsınız.
Üstelik durumunuzu bildikleri hâlde emeğinizin karşılığını alamazsınız.
O zaman insan yalnızca çaresizliği değil, merhameti ve vicdanı da sorgulamaya başlar.
“İnsan, başka bir insanın böylesine zor durumda olduğunu bildiği hâlde nasıl bu kadar duyarsız olabilir?” dersiniz.
Çırpınırsınız.
Duvarları yumruklarsınız.
Bir kapı daha çalarsınız.
Bir umut daha ararsınız.
Ama sevdiğiniz insan ellerinizin arasından kayıp gider.
Ve siz sadece izlersiniz.
Sonra bir başka gerçekle yüzleşirsiniz:
İnsan bazen en büyük yarayı yabancıdan değil, “en sevdiğim” dediğinden alır.
Allah’tan gelene başımız, gözümüz üstüne…
Çünkü Rabbimizin takdirinde teslimiyet vardır.
Ama ya kuldan gelen hüzünler?
İşte onlar insanın belini büker.
Çünkü Allah’tan gelen imtihanın içinde sabır vardır.
Kuldan gelen vefasızlığın içinde ise hayal kırıklığı…
Ve insan bir noktadan sonra kenara çekilip:
“İçimdeki acıyı yaşamayan beni anlayamaz.”
der.
Gerçekten de bazı acılar anlatılmaz.
En sevdiğiniz insanın ölüsünü görmek, insanın bütün kelimelerini elinden alır.
Fakat yasın bir başka yüzü daha vardır.
Siz yas tutarken dünya eğlenmeye devam eder.
İnsanlar güler.
Düğünlere gider.
Müzik dinler.
Gece gündüz eğlenir.
Siz ise bütün bunları uzaktan seyredersiniz.
Bir zamanlar sizin de parçası olduğunuz hayat, şimdi size başka bir dünyanın görüntüsü gibi gelir.
Sevdiklerinizin düğünleri bile gözünüzde büyür.
Eğlence yerlerinden yükselen kahkahalar kulağınıza ağır gelir.
Birileri mutluyken siz acının dibine vurursunuz.
Birileri oynarken siz yerinizden kalkamazsınız.
Birileri hayatın güzelliklerini paylaşırken siz, hayatın elinizden aldığı güzelliğin yasını tutarsınız.
Eskiden cenazesi olan bir evin acısına komşular da ortak olurdu.
Yüksek sesle müzik açılmazdı.
Çünkü “Komşumuz acılı” denirdi.
Bu, bir insanın acısına gösterilen saygıydı.
Şimdi ise sosyal medya hayatımızın her anını gözler önüne seriyor.
Dün gece eğlence mekânında çekilmiş görüntüler…
Kahkahalar…
Müzikler…
Oyunlar…
Ertesi gün cenaze evinin kapısından giren insanlar…
Elbette hayat devam edecek.
Kimse yas tutuyor diye dünyanın durmasını beklemiyoruz.
Mesele eğlenmek değil.
Mesele, başkasının yasını bildiğiniz hâlde onun acısının tam ortasına kendi eğlencenizi taşımak.
Bazen bir paylaşım, paylaşan için sıradan bir anıdır.
Ama yas tutan bir insan için o görüntü, kalbine saplanan bir bıçak olabilir.
Hele ki ertesi gün, dün gece birlikte eğlendiğiniz insanın cenaze evine gidip ona:
“Acını paylaşıyorum.”
demeniz…
O insanın içindeki boşluğu doldurmaz.
Çünkü acı paylaşmak, yalnızca birkaç güzel cümle kurmak değildir.
Bazen acı paylaşmak, karşınızdakinin acısına saygı gösterecek kadar susabilmektir.
Bazen bir telefon açıp:
“Yanındayım.”
demektir.
Bazen hiçbir şey söylemeden yanında oturmaktır.
Çünkü yas tutan insanın ihtiyacı çoğu zaman öğüt değil, anlaşılmaktır.
Sosyal medya ise bize her şeyi paylaşmayı öğretti.
Mutluluğu…
Eğlenceyi…
Sofrayı…
Düğünü…
Kahkahayı…
Ama bize başkasının acısına nasıl dokunacağımızı yeterince öğretmedi.
İnternet bazen bu yüzden yürek yakıyor.
Eskiden gözümüzün görmediği şeyleri şimdi telefon ekranı önümüze getiriyor.
Bir başkasının mutluluğu, yas tutan insanın yarasına dokunabiliyor.
Bir video…
Bir fotoğraf…
Birkaç saniyelik bir paylaşım…
Ve insan ekranı kapatıp bir köşeye çekiliyor.
Çünkü herkes hayatına devam ederken siz hâlâ sevdiğiniz insanın yokluğuyla yaşamayı öğreniyorsunuz.
İşte çaresizlik yalnızca sevdiğini kaybetmek değildir.
Çaresizlik, sevdiğini kaybettikten sonra onun yokluğuyla yaşamaya mecbur kalmaktır.
Ve belki de insanın en ağır sınavı budur:
Sevdiğiniz toprağın altında…
Siz toprağın üstünde…
Herkes hayatına devam ederken siz, içinizde durmuş bir zamanla yaşamaya çalışırsınız.
Sonra yine Rabbine sığınırsınız.
Çünkü insanın gücü bir yerde biter.
Paranın gücü biter.
Doktorun çaresi biter.
İnsanların desteği biter.
Kapılar kapanır.
Ama Allah’a açılan kapı kapanmaz.
Ve insan sonunda şunu öğrenir:
Allah’tan gelene teslimiyet, kuldan gelene sabır gerekir.
Belki de çaresizliğin en ağır tanımı şudur:
Elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra, sevdiğini kurtaramadığını bilmek…
Ve onun yüzünü son kez öperken, o öpüşün hayatındaki son öpüş olduğunu bilmek.
Bunu yaşamayan, çaresizliğin ne olduğunu gerçekten bilemez.
Çünkü bazı acılar anlatılmaz.
Bazı acılar yalnızca yaşanır.