TEKNOSTRATEJİK ÇAĞDA Kritik Altyapılar, KBRN ve Yeni Çatışma Alanlarının Güvenlik Boyutu

TEKNOSTRATEJİK ÇAĞDA Kritik Altyapılar, KBRN ve Yeni Çatışma Alanlarının Güvenlik Boyutu

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 26, 2026 - 22:06

Günümüzde savaşların karakteri, yalnızca konvansiyonel askeri kapasite ve silah sistemlerinin gelişimiyle değil, siber uzay, yapay zeka, otonom sistemler, kritik altyapılar ve KBRN (Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer) tehditlerin birbirleriyle kesiştiği çok katmanlı bir güvenlik ortamıyla şekillenmektedir. Bu dönüşüm savaş alanlarının fiziksel coğrafyanın ötesine taşınmasına neden olmuş, enerji şebekelerinden haberleşme sistemlerine, su altyapısından nükleer tesislere kadar geniş bir alanı stratejik hedef haline getirmiştir.

Bu çerçevede modern çatışmaların temel özelliklerinden biri, siber saldırıların fiziksel sonuçlar doğurabilmesi ve fiziksel operasyonların da siber, elektronik ve bilgi harekatlarıyla desteklenmesidir. Dolayısıyla geleceğin savaşlarını yalnızca “siber savaş” veya “konvansiyonel savaş” şeklinde birbirinden kesin çizgilerle ayırmak giderek güçleşmektedir. Askeri terminolojide giderek daha fazla önem kazanan Siber-fiziksel çatışma, dijital ortamda gerçekleştirilen bir müdahalenin enerji, su, ulaşım, haberleşme, endüstriyel üretim veya KBRN riski barındıran kritik altyapıların fiziksel süreçleri üzerinde sonuç yaratabilmesini ifade etmektedir.

Siber operasyonların stratejik öneminin en erken ve en çarpıcı örneklerinden biri, 2010 yılında İran'ın Natanz nükleer tesislerindeki santrifüjleri hedef alan Stuxnet Solucanı (diğer adıyla Olympic Games) operasyonudur. ABD ve İsrail ile ilişkilendirilen ancak her iki ülke tarafından da resmi olarak üstlenilmeyen operasyon, dijital ortamda geliştirilen kötü amaçlı yazılımın endüstriyel kontrol sistemleri üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Stuxnet'in önemi yalnızca bir bilgisayar sistemine sızmasından kaynaklanmamaktadır. Asıl stratejik kırılma, yazılımın, endüstriyel sürecin fiziksel parametrelerini manipüle ederek, santrifüjlerde ciddi arızalara ve operasyonel kayıplara yol açabilmesidir. Böylece siber alan ile fiziksel yıkım arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olabileceği ortaya çıkmıştır.

Bu nedenle Stuxnet, siber operasyonların yalnızca bilgi çalma, iletişim kesme veya sistemleri geçici olarak devre dışı bırakma amacıyla kullanılmadığını, gerektiğinde fiziksel süreçlerin manipülasyonu yoluyla stratejik altyapıya zarar verme kapasitesine sahip olduğunu göstermesi bakımından bir dönüm noktasıdır.

Diğer taraftan su, ulaştırma, haberleşme, finans, sağlık, savunma sanayii ve nükleer tesisler gibi kritik altyapılar, modern devletlerin ekonomik ve toplumsal sürekliliğinin temelini oluşturmaktadır. Bu sistemlerin giderek daha fazla birbirine bağımlı hale gelmesi ise tek bir sektörde meydana gelen bir siber olayın diğer sektörlerde zincirleme etkiler oluşturabilmesine yol açmaktadır. ENISA'nın 2025 Tehdit Manzarası çalışması, 1 Temmuz 2024 - 30 Haziran 2025 döneminde 4.875 siber olayı incelemiş ve kritik altyapıların birbirine bağımlılığının saldırıların etkisini tedarik zincirleri üzerinden büyütebildiğine dikkat çekmiştir.

Bu nedenle kritik altyapılara yönelik saldırılarda yalnızca hedef alınan kurumun değil, onun bağlı olduğu ekosistemin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir enerji şirketinin bilgi işlem ağına yönelik gerçekleştirilebilecek bir saldırı, enerji üretimini doğrudan durdurmasa dahi bakım, lojistik, ödeme, haberleşme veya uzaktan erişim süreçlerini etkileyebilir. Benzer şekilde bir haberleşme altyapısındaki kesinti, enerji ve su sistemlerinin uzaktan izlenmesini ve acil durum koordinasyonunu güçleştirebilir. Kritik altyapılar arasındaki bu karşılıklı bağımlılık, siber saldırıyı tekil bir teknik olay olmaktan çıkararak ulusal dayanıklılık meselesine dönüştürmektedir.

2015 ve 2016 yıllarında Ukrayna'nın elektrik altyapısına yönelik gerçekleştirilen siber saldırılar, siber operasyonların doğrudan enerji arzı üzerinde etkili olabileceğini göstermiştir. 2015 saldırısında enerji dağıtım şirketlerinin operasyonel sistemleri hedef alınmış ve geniş çaplı elektrik kesintileri meydana gelmiştir. 2016 yılında ise Kiev'deki elektrik altyapısına yönelik daha gelişmiş bir saldırı gerçekleştirilmiştir.

Ukrayna örneği, kritik altyapıların yalnızca barış döneminde ekonomik hedefler olmadığını, savaş veya gerilim dönemlerinde stratejik askeri hedeflere dönüşebildiğini göstermektedir. Nitekim Rusya-Ukrayna savaşı sırasında siber operasyonlar, kinetik saldırılarla birlikte yürütülen hibrit savaşın önemli bileşenlerinden biri haline gelmiştir.

Bu nedenle bir ülkenin enerji şebekesine yönelik saldırının yalnızca elektrik kesintisi yaratmak amacı taşımayabileceğini, askeri harekat öncesinde komuta kontrol kapasitesini zayıflatmak, lojistik faaliyetleri sekteye uğratmak, kamuoyunda panik yaratmak ve devletin kriz yönetme kapasitesini aşındırmak amacıyla kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.

17–18 Eylül 2024'te Lübnan'da Hizbullah mensuplarına ait Pager çağrı cihazlarının eş zamanlı olarak patlatılması, modern çatışmalarda teknolojik cihazların birer siber-fiziksel etki aracına dönüştürülebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek olmuştur. Ancak bu olayın doğrudan bir “siber saldırı” olarak nitelendirilmesi teknik açıdan eksik kalacaktır. Reuters'ın aktardığı kaynaklara göre çağrı cihazlarına önceden patlayıcı yerleştirilmiş ve operasyon uzun süreli bir istihbarat, tedarik zinciri ve teknik hazırlık sürecinin ardından gerçekleştirilmiştir. İsrail olayla ilgili resmi sorumluluk üstlenmemiş olmakla birlikte, operasyonun İsrail istihbarat yapılarıyla bağlantısı çeşitli kaynaklar tarafından ileri sürülmüştür.

Bu olayın teknostratejik açıdan asıl önemi, iletişim cihazının yalnızca bilgi taşıyan bir araç olmaktan çıkarılarak doğrudan fiziksel etki yaratabilen bir platforma dönüştürülmesidir. Dolayısıyla geleceğin çatışmalarında tedarik zinciri güvenliği, donanım güvenliği, elektronik harp, istihbarat ve siber güvenliğin birbirinden bağımsız alanlar olarak değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

Nükleer tesislerin fiziksel güvenliğinin yanında siber güvenliği de ulusal güvenliğin temel unsurlarından biri haline gelmiştir. 2019 yılında Hindistan'daki Kudankulam Nükleer Güç Santrali'nde kötü amaçlı yazılım tespit edilmesi bu açıdan dikkat çekicidir. Hindistan Nükleer Enerji Kurumu, etkilenen bilgisayarın idari ağa bağlı olduğunu ve kritik tesis kontrol sistemlerinin etkilenmediğini açıklamıştır. Dolayısıyla olayın reaktör kontrol sisteminin ele geçirildiği şeklinde yorumlanması doğru olmayacaktır. Bununla birlikte olay, idari ağ ile kritik operasyonel ağ arasındaki güvenlik sınırlarının ve ağ segmentasyonunun önemini açık biçimde ortaya koymuştur.

Buradaki temel güvenlik yaklaşımı, kritik sistemlerin internete doğrudan veya dolaylı maruziyetinin azaltılması, ağların segmentlere ayrılması, erişim yetkilerinin sınırlandırılması, tedarikçi erişimlerinin kontrol edilmesi ve operasyonel teknoloji ve endüstriyel kontrol sistemlerinin sürekli izlenmesidir. Nükleer tesislerde siber güvenlik yalnızca “veri güvenliği” olarak değil, nükleer emniyet, fiziksel güvenlik ve operasyonel sürekliliğin tamamlayıcı bir unsuru olarak ele alınmalıdır.

Kritik altyapı tehditlerinin günümüzde ulaştığı boyutu gösteren en güncel örneklerden biri ise 2026 yılında ABD'deki su ve atık su sistemlerine yönelik saldırılardır. Temmuz 2026'nın sonlarından itibarenfarklı eyaletlerdeki su ve atık su sistemlerinin operasyonel teknoloji altyapısına yönelik saldırılar raporlanmış, saldırganların internet üzerinden erişilebilen Programlanabilir Lojik Kontrolörleri (PLC) hedef aldığı ve bu sistemler üzerinden fiziksel proseslerin kontrolünü etkileyebilecek değişiklikler gerçekleştirdiği bildirilmiştir. Federal makamlar, olayların kapsamı konusunda soruşturmaların sürdüğünü ve saldırıların arkasındaki aktörlere ilişkin kesin bir kamuya açık atıf yapılmadığını belirtmiştir.

Bu gelişmelerin hemen ardından 19 Ağustos 2026'da ABD'nin CISA, FBI, NSA, Enerji Bakanlığı ve Çevre Koruma Ajansı tarafından yayımlanan ortak uyarıda, Siemens S7 serisi PLC'lerin aktif bir tehdit altında olduğu ve bu cihazların su, enerji, imalat, kimya ve diğer kritik sektörlerde kullanıldığına dikkat çekilmiştir. Uyarı, yapay zeka destekli araçların saldırganların endüstriyel sistemlere yönelik teknik kapasite geliştirme sürecini hızlandırabileceği yönündeki endişeleri de gündeme taşımıştır. Üstelik ABD makamları, tehdidin yalnızca Siemens ürünleriyle sınırlı olmadığını, PLC'lere yönelik daha geniş bir saldırı eğiliminin söz konusu olduğunu da vurgulamaktadır.

Bu gelişme, teknostratejik çatışmalar açısından son derece önemlidir. Çünkü saldırganın hedefi artık yalnızca bir bilgisayar ağı değildir, su basıncı, pompa, vana, arıtma süreci veya enerji dağıtımı gibi fiziksel süreçleri yöneten operasyonel teknoloji sistemleridir.

Dolayısıyla 2026 itibarıyla kritik altyapı siber güvenliğinde temel mesele yalnızca “ağın ele geçirilmesini engellemek” değildir. Asıl mesele, saldırganın dijital erişimi fiziksel bir süreci değiştirmek için kullanmasını engellemektir.

Bu noktada siber güvenlik ile KBRN güvenliği arasındaki ilişki daha belirgin hale gelmektedir. Kimyasal tesisler, Biyolojik laboratuvarlar, Radyolojik tesisler ve Nükleer tesisler giderek daha karmaşık dijital kontrol sistemleri kullanmaktadır. Bu sistemlerin hedef alınması durumunda saldırının sonucu yalnızca veri kaybı veya hizmet kesintisi olmayabilir. Proses güvenliğinin bozulması, tehlikeli maddelerin kontrolünün kaybedilmesi, havalandırma veya filtrasyon sistemlerinin etkilenmesi, alarm sistemlerinin devre dışı kalması ya da acil durdurma mekanizmalarının işlevsiz hale gelmesi gibi sonuçlar ortaya çıkabilir.

Bu nedenle geleceğin KBRN güvenlik mimarisinin yalnızca fiziksel koruma, personel güvenliği, tespit sistemleri ve dekontaminasyon kabiliyetlerinden oluşması yeterli değildir. KBRN riski barındıran tesislerin siber fiziksel dayanıklılığı da ulusal güvenlik planlamasının ayrılmaz bir parçası haline gelmektedir.

Özellikle Kimyasal ve Biyolojik risk barındıran tesislerde proses kontrol sistemleri ile güvenlik sistemlerinin birbirinden ayrılması, kritik kontrol ağlarının segmentasyonu, tedarikçi erişimlerinin sınırlandırılması ve manuel işletim kapasitesinin korunması kritik önem taşımaktadır. Böylece siber saldırı ile KBRN olayının birleştiği hibrit bir tehdit senaryosunda tek bir güvenlik katmanının başarısız olması tüm sistemi savunmasız bırakmayacaktır.

Teknostratejik çatışmaların bir diğer boyutu bilgi ortamının kontrolüdür. Günümüzde askeri operasyonların başarısı yalnızca fiziksel hedeflerin imhasına değil, karşı tarafın karar alma süreçlerinin etkilenmesine de bağlıdır. Siber saldırılar, elektronik harp, dezenformasyon, psikolojik operasyonlar ve sosyal medya manipülasyonu bu nedenle aynı stratejik çerçevenin farklı araçları haline gelmektedir.

ENISA'nın tehdit değerlendirmeleri de bilgi manipülasyonu ve yabancı bilgi manipülasyonu faaliyetlerinin siber tehdit ekosisteminin önemli bileşenlerinden biri haline geldiğine işaret etmektedir.Burada amaç yalnızca karşı tarafın bilgi sistemlerine erişmek değildir. Daha ileri bir strateji, doğru bilginin yanlış bilgiyle karıştırılması, komuta kontrol mekanizmalarının güvenilirliğinin zedelenmesi ve karar vericilerin yanlış veya eksik veriye dayanarak hareket etmesinin sağlanmasıdır.

Teknostratejik çatışmaların ortaya koyduğu gerçek açıktır. Savaşın cephesi artık yalnızca sınır hatlarında değildir. Bir enerji santralinin kontrol sistemi, bir su tesisinin PLC'si, bir nükleer tesisin dijital ağı veya toplumun bilgiye erişim kanalları da stratejik hedef haline gelebilmektedir.

Bu nedenle ulusal güvenlik anlayışının siber güvenlik, kritik altyapı dayanıklılığı, KBRN güvenliği, elektronik harp ve bilgi güvenliğini birbirinden ayrı alanlar olarak değerlendirmesi yeterli olmayacaktır. Geleceğin güvenlik mimarisi, bu alanların kesişimindeki tehditleri öngörebilen ve bir alandaki saldırının diğer alanlarda yaratabileceği zincirleme etkileri yönetebilen bütünleşik bir yaklaşım üzerine kurulmalıdır. Çünkü teknostratejik çağda asıl mesele yalnızca saldırılara karşı koyabilmek değil, karşılaşılan tehditler karşısında devletlerin ve toplumun işleyişini sürdürebilmesini sağlamaktır.