BİR ZAMANLAR MECİTÖZÜ’NDE HAYAT KAHVEHANEDE AKARDI

BİR ZAMANLAR MECİTÖZÜ’NDE HAYAT KAHVEHANEDE AKARDI

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 25, 2026 - 19:46

Bazı yerler vardır; kapısından içeri girdiğinizde yalnızca bir dükkâna değil, geçmişin kendisine girersiniz.

Mecitözü’nün Doğu Mahallesi’nde Tüfekçi Durmuş vardı.

Onu ilçede tanımayan neredeyse yoktu. Zanaatkârlığı başka, elinin mahareti başkaydı. Silah, tüfek tamiri yapar; bisikletleri onarır, gerektiğinde kendi işini kendi görürdü. Dükkanının önünde her zaman birkaç bisiklet bulunurdu.

Bizim çocukluğumuzda bisiklet sahibi olmak öyle herkesin harcı değildi.

Ama Tüfekçi Durmuş’un bisikletleri vardı.

Okuldan çıkar çıkmaz, cebimizde birkaç kuruş harçlığımız varsa soluğu onun dükkânında alırdık. Parayı uzatır, karşılığında belki on dakika, belki biraz daha fazla bisiklete binerdik. Ne kadar paran varsa, o kadar dakika…

Bizim için o dakikalar bile dünyanın en büyük eğlencesiydi.

Bisiklete binerken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Çocukluk işte…

Bugün dönüp baktığımda düşünüyorum da; bizim zenginliğimiz bisikletin kendisi değilmiş. O bisiklete binecek kadar mutlu olabilmekmiş.

Tüfekçi Durmuş’un bir de taksisi vardı.

Eski bir taksiydi ama maşallah, kendi elleriyle tamir ederdi. Ben onun taksisinin kolay kolay bozulduğunu hiç görmedim. Memlekette binmeyen de kalmamıştır. Parasıyla bir yere gidecek olanı alır, götürür; işini görür, tekrar dönerdi.

O zamanlar esnaf yalnızca dükkânının sahibi değildi.

Mahallenin, ilçenin hayatının bir parçasıydı.

Bizim oturduğumuz evin altında bizim kahvehane vardı. Bir dönem kahveyi biz de işlettik.

Ben sabahları erkenden kalkardım.

Saat beş, beş buçuk gibi kahvehaneyi açardım. Ocağı yakar, çayı koyar, sabahın sessizliğini ilk çay kokusuyla bozardım.

Sabah namazından çıkan cemaat, camiden sonra doğruca kahvehaneye gelirdi.

Çay hazır olurdu.

Bir tarafta namazdan çıkanların sohbeti, diğer tarafta fırından alınmış sıcak ekmeğin kokusu…

Köyden ilçeye gelenler de çayını içmeden gitmezdi.

Saat sekiz buçuk gibi Malik abim gelir, kahveyi ona bırakırdım. O da garsonla birlikte çalışırdı. Kışın bazen ayrıca ocakçı alırdık. Çünkü kış aylarında kahvehane boş kalmazdı.

Hatta bazen bütün masalar dolu olur, dışarıda oyun sırası bekleyenler bulunurdu.

Bugün insanın gözünde canlandırması zor belki ama o zamanlar Mecitözü çok kalabalıktı.

Çiftçilik vardı.

Hayvancılık vardı.

İnsanların tarlası, ineği, koyunu, işi gücü vardı.

Ama bütün bu telaşın içinde insanların birbirine ayıracak vakti de vardı.

Bir çay içmeye…

Bir selam vermeye…

Bir oyun seyretmeye…

Biraz dertleşmeye…

O yıllarda televizyonun başlı başına bir eğlence olduğu günlerdi.

Video kasetleri vardı.

Haftada iki defa Çorum’a gider, film kasetleri kiralar, kahvehanede değiştirirdik.

Video oynatma saatlerimiz olurdu.

Film başladığında kahvehaneden çıt çıkmazdı.

Herkes öyle dikkatli seyrederdi ki…

Bazı filmler bir defa izlenmez, birkaç kez tekrar tekrar seyredilirdi.

İbrahim Tatlıses’in Mavi Mavi ve Allah Allah filmlerini unutmak mümkün mü?

Bugünün imkânlarıyla belki basit görünür.

Ama bizim için bir film kaseti, kahvehanede toplanan onlarca insan ve sessizce beklenen o saatler, başlı başına bir hatıraydı.

Hele pazartesileri…

Pazartesi Mecitözü’nde başka yaşanırdı.

Çünkü pazar kurulurdu.

Köylerden insanlar akın akın ilçeye gelirdi. İlçenin nüfusu o gün sanki bir anda ikiye katlanırdı.

Kahvehaneler tıklım tıklım olurdu.

Çay yetiştirmek zorlaşırdı.

Ama en güzel tarafı, oyun masalarının hiç boş kalmamasıydı.

Okey oynanırdı.

Elli bir oynanırdı.

İskambil oynanırdı.

Pişti oynanırdı.

Ama bazı masalar vardı ki, onların etrafında oyun başka oynanırdı.

Bizim köyden rahmetli Celal Erocağı, namıdiğer Kör Celal; Yedigözlü Maskut Çoban; Haydar Çimen, namıdiğer Titirizin Haydar ve  Mustafa öğren namı değer Ballik....

Bu isimler bir araya geldi mi, o masa artık sıradan bir oyun masası olmaktan çıkardı.

Efsane masa olurdu.

Öyle iddialı oynarlardı ki insan seyretmeye doyamazdı.

Taş takipleri, birbirlerinin oyununu okumaları, hamleleri…

Bir de konuşmaları vardı.

Oyunun kendisi kadar eğlenceliydi.

Ama ne kırıp dökmek vardı ne bağırıp çağırmak…

İddialıydılar ama birbirlerinin gönlünü kırmazlardı.

Bazen oyun öyle uzardı ki pazara gitmeleriyle kahvehaneye gelmeleri bir olurdu.

Sanki sözleşmiş gibi hepsi bir anda gelir, doğru masanın başına otururlardı.

Kendilerini oyuna öyle kaptırırlardı ki zamanın nasıl geçtiğini unuturlardı.

Bazen oyun haftaya kalırdı.

“Haftaya rövanşı yaparız.”

der, öyle kalkarlardı.

Biz de çocuk aklımızla kenarda oturur, onları seyrederdik.

Doğrusu, onların oyunundan biz de zevk alırdık.

Bazen karşı fırından sıcak somun ekmek aldırırlardı.

Yanına biraz zeytin…

Bir bardak çay…

Hem oyun oynarlar hem ekmeklerini yerlerdi.

Şimdi düşünüyorum da…

Belki sofraları çok zengin değildi.

Ama muhabbetleri zengindi.

Çayları sıradandı.

Ama sohbetlerinin tadı başkaydı.

Ekmekleri sıcaktı.

Ama gönülleri daha sıcaktı.

İnsanlar birbirine daha yakındı.

Bir masanın etrafında yalnızca oyun oynanmazdı.

Hayat paylaşılırdı.

Şimdi o günlere dönüp baktığımda, aslında özlediğimiz şeyin yalnızca kahvehane olmadığını anlıyorum.

Biz;

Tüfekçi Durmuş’un bisikletlerini,

eski taksisini,

sabah namazından sonra içilen ilk çayı,

fırından alınan sıcak somunu,

video kasetlerini,

pazartesi kalabalığını,

oyun masalarının başındaki kahkahaları,

köyden gelen insanları,

birbirini tanıyan yüzleri,

ve en çok da insanların birbirine karşı taşıdığı vefayı özlüyoruz.

Çünkü o zamanlar insanlar aynı kahvehaneye girer, aynı çayı içer, aynı ekmeği paylaşır, aynı masanın etrafında saatlerce otururdu.

Kırmadan…

Dökmeden…

Bağırmadan…

Ama gönülden.

Bugün teknoloji çoğaldı, imkânlar arttı, hayat hızlandı.

Fakat nedense insanın birbirine ayırdığı zaman azaldı.

Belki de bizim özlediğimiz Mecitözü, taş binalardan veya eski kahvehanelerden ibaret değildi.

Biz, insanın insana yabancı olmadığı Mecitözü’nü özlüyoruz.

Ve bazı insanlar vardır…

Onlar göçüp gider ama isimleri bir ilçenin hafızasında yaşamaya devam eder.

Tüfekçi Durmuş da…

Kör Celal de…

Yedigözlü Maskut da…

Titirizin Haydar da…

Ballıki de…

Ve o eski kahvehanelerde çay taşıyan, oyun seyreden, sıcak ekmek paylaşan nice güzel insan da…

Onlar yalnızca geçmişte kalmadılar.

Bizim çocukluğumuzun bir tarafını da yanlarında götürdüler.

Şimdi ne zaman eski bir bisiklet görsem, Tüfekçi Durmuş’un dükkânı gelir aklıma.

Bir kahvehane önünden geçsem, sabah namazı sonrası içilen ilk çayın kokusunu duyar gibi olurum.

Bir iskambil kâğıdı, bir okey taşı görsem, o efsane masanın etrafındaki sesler yeniden canlanır hafızamda.

Ve içimden sessizce şunu söylerim:

Güzel günlerdi…
Çünkü güzel insanlar vardı.

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.