Kayı Köyü’nün Hafızasında Kalan İzler

Kayı Köyü’nün Hafızasında Kalan İzler

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 28, 2026 - 21:00

Bir köyün çalışkanlığı, kokuları, türküleri ve unutulmayan insanları…

Bazı köyler vardır; sadece evlerden, tarlalardan ve yollardan ibaret değildir. Her taşında bir hatıra, her çeşmesinde bir hikâye, her sokağında bir insan izi vardır. Kayı Köyü de benim için böyle bir yerdir. Oranın toprağında çocukluğumuz, sesinde büyüklerimizin öğütleri, kokusunda geçmişimizin güzellikleri saklıdır.

Geçtiğimiz yazılarımda kahvehanelerden, harmanlardan, köylünün emeğinden bahsetmiştim. Eskiden insanlar çok çalışırdı ama yorulduklarını hissetmezlerdi. Çünkü yaptıkları işin bereketine inanırlardı. Tarlaya atılan her tohumun, dökülen her alın terinin sofraya döneceğini bilirlerdi.

Bizim büyüklerimizin güzel bir sözü vardı:

“Toprağa ne verirsen, sofrana o gelir.”

Belki de bugün yaşadığımız bazı sıkıntıların sebebi sadece çalışma şeklimiz değil; toprağımızdan, doğamızdan ve eski alışkanlıklarımızdan uzaklaşmamızdır. Eskiden insanlar azla yetinir, çok şükreder, emeğin değerini bilirdi. Şimdi imkânlarımız arttı ama nedense huzurumuz ve yaşama sevincimiz azaldı.

Kayı Köyü eskiden çok kalabalık bir köydü. Gençler yaz boyunca tarlada çalışır, harman zamanı gece gündüz demeden emek verirlerdi. Harman bittikten sonra ise birçok genç İstanbul’a, İzmir’e, bir kısmı da Ankara’ya çalışmaya giderdi.

Gurbete gidip gelen gençlerin köye dönüşleri ayrı bir heyecandı. Yeni elbiseler, farklı bir hava, şehirden getirdikleri alışkanlıklar… Hele ellerinde Marlboro veya Parliament sigarası varsa, köyün gençleri arasında hemen fark edilirlerdi. Babalarının yanında bile daha farklı bir duruşları olurdu.

Bazıları Mecitözü’nden köye traktöre binerek değil, taksi tutarak gelirdi. Çünkü o zamanlar köye bir taksinin gelmesi bile büyük olaydı. Köyün girişinde bir araba görünse herkes birbirine sorardı:

“Kim geldi?”

Daha üzerinden birkaç dakika geçmeden bütün köy kimin geldiğini öğrenirdi. Çünkü o zamanlar insanlar birbirini tanır, birbirinin sevincini ve derdini paylaşırdı.

Eskinin güzelliklerinden biri de kokulardı…

Biz kahvehanenin üst katında otururduk. Benim yattığım oda kahvehaneye ve caddeye bakardı. Yaz aylarında sabah erkenden camı açar, gece geç saatlere kadar kapatmazdım. Sabah kahvehanenin önünde oturanlardan biri sigara yaktığında, eğer Parliament ise kokusu odama kadar gelirdi.

Kendi kendime:

“Biri Parliament yaktı.” derdim.

Ama beni en çok mutlu eden kokulardan biri de fırından gelen sıcak somun ekmeğinin kokusuydu. O koku insanın içine işler, daha kahvaltı yapmadan acıktırırdı.

Eskiden okuyan insan sayısı azdı. Bizim yakınımızdaki Alancık Köyü ise okumaya çok önem veren bir köydü. Herkesin dilinde şu söz dolaşırdı:

“Hiçbir şey olmazsan git Alancık’ta altı ay, bir yıl çobanlık yap; oradan bile ders alırsın.”

Çünkü o köyden çok sayıda okuyan insan çıkmıştı. Hatta o kadar inanılırdı ki, çocuklarına faydası olsun diye gidip o köyün çeşmesinden su alanları bile duyardık.

Bugün geldiğimiz noktada ise beni en çok sevindiren şeylerden biri Kayı Köyü’nün eğitimde geldiği yerdir. Eskiden az okuyan bir köy olarak anılan yerimizde şimdi neredeyse her ailede okuyan, memur olan, meslek sahibi çocuklarımız var.

Bu, bir köy için büyük bir gururdur. Demek ki zaman değişse de Kayı’nın insanı kendini geliştirmeye devam ediyor. İnşallah gelecekte daha nice başarılı evlatlarımız çıkacaktır.

Bir de bizim köyümüzün türküsü vardı…

Eskiden ailemizden, akrabalarımızdan çok güzel saz çalanlar vardı. Kemal Amcam, Musa Amcam ve babam bağlama ustasıydılar. Bizim evde iki saz asılı dururdu. Babam benim de öğrenmemi çok isterdi ama o zamanlar benim hevesim yoktu.

Bugün düşündüğümde en büyük pişmanlıklarımdan biri budur.

Keşke babamın sözünü dinleseydim, keşke o sazın tellerinden çıkan sesi öğrenebilseydim.

Ama güzel olan şu ki; bu gelenek tamamen kaybolmadı. Aşır Abim Mustafa, yani herkesin bildiği adıyla Mudo, Basri ve Hür bu geleneği devam ettiriyorlar. Onların sazından çıkan her nağme, aslında geçmişten bugüne uzanan bir köprüdür.

Kayı Köyü’nden bahsedip meşhur fıkrasını anlatmadan olmaz.

Derler ya:

“Kayı’da üç akıllı var.”

Buradaki akıllı sözü elbette mecazdır. Kurnazlıklarıyla, zekâlarıyla nam salmış insanları anlatmak için söylenir.

Fıkra şöyle:

Şeytan önce Kozveren Köyü’ne gider. Oradan Bayındır Köyü’ne geçer. Sonra Kayı Köyü yol ayrımına gelir ve taksiciye sorar:

“Kayı Köyü’nde kimler var?”

Taksici:

“Ben orada Ökkeş’i, Bektaş’ı ve Mahmut’u tanırım.” der.

Şeytan hemen:

“Sen sağa dön, onların olduğu yere benim gitmeme gerek yok.” der.

İşte bizim köyümüzün insanı böyle anlatılırdı; zekâsıyla, çalışkanlığıyla, kendine has özellikleriyle…

Bugün belki köyümüzde eski kalabalık yok. Sokaklarda eski sesler, kahvehanelerde eski sohbetler azaldı. Ama bir köyü köy yapan şey sadece kalabalık değildir.

Bir köyü yaşatan; hatıraları, insanları, türküsü, emeği ve vefasıdır.

Kayı Köyü’nün toprağında hâlâ geçmişin izi, insanında hâlâ eski değerlerin ışığı vardır.

Çünkü bazı yerler sadece yaşanmaz; hatırlanır…

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.