Kep Atan Gençlik ve Kalbe Dokunan Öğretmenler
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Geçtiğimiz günlerde bir İngilizce öğretmeninin, annesini mezuniyetinden kısa süre önce kaybeden öğrencisine yazdığı şu satırlara denk geldim: “Güzel kızım, bugün yanında olamadığım için çok üzgünüm ve mahcubum… Sana veda etmiyorum, çünkü burada bir annen olduğunu unutma. İyi ki senin öğretmenin olmuşum, hayat bundan sonra o güler yüzün gibi sana hep gülsün…” Bu dokunaklı mesaj, beni eğitimin o çok katmanlı, karmaşık labirentlerinde derin bir yolculuğa çıkardı. Bugün modern pedagojiyi, milyarlık eğitim yatırımlarını ve en fiyakalı müfredatları yan yana koysak, şu bir cümlelik samimiyetin en “sorunlu” denilen öğrencide bile yaratacağı o muazzam dalgalanmayı yakalayamayız. Çünkü eğitim, harflerden önce kalbe dokunma sanatıdır. Ancak ne yazık ki modern dünya, bu sanatı hızla kaybediyor.
Kadının Hayat Tezgahı ve Yaralı Ergenlik...
Eğitim ailede başlar, deriz hep. İlk öğretmen de annedir. Dünyanın yarısı kadınlardan, diğer yarısı ise o kadınların yetiştirdiği bireylerden oluşur. Yani aslında her insan, bir kadının hayat tezgahından geçerek şekillenir. Kimi o tezgahtan ruhuna gül bahçelerinin kokusunu sindirerek olgunlaşmış bir biçimde çıkar; kimisi ise derin yaralarla, hasarlarla...
Özellikle parçalanmış ailelerin çocukları, hayatı ve kendisini tanımaya çalıştığı ergenlik döneminde bu hasarı en derinden hissedenlerdir. Yetişkinler bir şekilde hayata yön vermeyi, düştükleri yerden kalkmayı tecrübeleriyle becerebilirler; peki ya henüz karakteri fırtınalı bir denizde yön bulmaya çalışan o gençler? İşte tam bu noktada, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, öğretmenlerin omuzlarına sadece “müfredat anlatıcısı” olmanın çok ötesinde, adeta bir can kurtaran rolü düşüyor.
“Benim Çocuğum Yapmaz” Çağı ve Akran Zorbalığı...
Eskiden çocuk bir hata yaptığında aile okula çağrılırdı. Anne ve baba mahcup olur, çocuk utanırdı. O hata telafi edilir, özür dilenir, helallik alınır ve dostluklar kaldığı yerden devam ederdi. Şimdilerde ise okul koridorlarında garip bir tiyatro oynanıyor. Çocuk kenara çekilmiş, büyük bir gururla anne babasını izliyor. Neden mi? Çünkü ailesi, karşısındaki öğretmene ya da diğer çocuğa öfke kusarak kendi evladını körü körüne savunuyor. “Benim evladım yapmaz, biz onu böyle yetiştirmedik!”
Hataları savunulan, kusursuzluk zırhıyla kuşatılan çocuk, bu korumacılıktan aldığı güçle daha çok palazlanıyor ve akran zorbalığının pençesine düşüyor. Aynı çocuk, zaman geçip o zorbalığı evde kendi anne babasına uygulamaya başladığında ise ebeveynler aynaya bakmak yerine suçu hazır bir günah keçisine atıyorlar. “İnternet ve sosyal medya bu çocuğu mahvetti!”
6 mı, 9 mu? Bencilliğin Meşrulaştırılması...
Evet, internet bir vakıa. Anne babasıyla konuşamayan, merak ettiği her şeyi dijital dünyaya soran bir nesil var karşımızda. Sosyal medyadaki o fenomen kanallarında büyüklerle dalga geçmeyi, marjinalliği, değerleri hiçe saymayı bir “farklılık ve popülarite” unsuru olarak gören körpe zihinler... “Bir kereden bir şey olmaz” diyerek başlayan sigaralar, bozulan sadakatler, dağılan yuvalar...
Daha da acısı, herkesin kendi bencil pencerelerinden ürettiği “haklılık” teorileri. Hani sosyal medyada dönen meşhur bir çizim vardır; yerdeki rakama iki kişi farklı taraflardan bakar, biri “6” der, diğeri “9”. İkisi de durduğu yerden haklıdır. İşte günümüz insanı da ilişkilerinde, evliliklerinde bu resmi siper ediyor kendine. İlgilenmeyen eş diğerine hata yapma hakkı verdiğini sanıyor, sorumluluğunu aksatan kendini savunacak bir argüman üretiyor. Sorun ortada sabit dururken, herkes konumunu değiştirip kendini haklı çıkarmanın derdinde. Menfaatine göre renk değiştiren bukalemun insan modelleri arasında merhamet ve duygu can çekişiyor.
Beştaş Mutluluğundan Konsol Mutsuzluğuna...
Sokağa çıkıp insanlara baktığınızda ne görüyorsunuz? Yorgun, mutsuz ve geleceğe dair umudu törpülenmiş yüzler. Soruyorum size!!!
Bir zamanlar sokakta beştaş oynarken dünyanın en mutlu insanı olan o nesil nerede?
Bugün çocukların önünde son model oyun konsolları, ceplerinde tomarla harçlıklar var ama gözlerinde büyük bir boşluk, büyük bir mutsuzluk... Peki, bu tablonun vebali biz yetişkinlerin, bu sistemi kuranların değil mi? İlk okuldan itibaren arkadaşını bir “dost” değil, sürekli alt edilmesi gereken bir “rakip” olarak gören; sadakati, edebi ve ahlakı harflerden önce öğretemediğimiz bu eğitim sisteminin günahı kimin?
Umutvarız...
Geçtiğimiz gün bir lise mezuniyetinde, keplerini havaya fırlatan gençleri izledim. Hepsi gülüyordu, hepsi mutlu görünüyordu. Ancak o parlak gülücüklerin arkasına gizlenmiş, birkaç hafta sonra girecekleri üniversite sınavının kaygısını, gelecek endişesini görmemek için kör olmak gerekirdi.
Her şeye rağmen o yüzlerde bir hayal, bir azim, dökülen bunca emeğin kutsallığı vardı. Kalbimiz de dualarımız da onlarla. Bizler edep ve ahlakın diplomadan önce geldiği bir neslin son temsilcileri olsak da, bu çocuklardan umudu kesmeye hakkımız yok.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o zamansız sözünü yeniden hatırlamanın ve hatırlatmanın tam vaktidir: “Yeni nesil, sizlerin eseri olacaktır.” Eserimizin neye benzeyeceği, bugünden sonra onlara sadece test kitapları değil, ne kadar sevgi, sadakat ve samimiyet verebileceğimize bağlı.
Tüm gençlerin zihni açık, geleceği aydınlık olsun. Umutvarız...