Köyümüzden… Çeşme Başındaki Çocukluğumuz
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan bazı geceler gözlerini kapattığında bugünü değil, çocukluğunu görür. Ben de öyle yapıyorum. Gecenin sessizliğinde yıllar önceki Kayı Köyü'ne gidiyorum. O toprak kokusunu yeniden içime çekiyor, çocukluğumun seslerini yeniden duyuyorum. Sonra kendi kendime aynı cümleyi kuruyorum:
"Ne güzel günlermiş..."
Kışın okul vardı, yazın ise hayatın kendisi...
Yaz gelir gelmez köyde herkes çalışırdı. Büyükler tarlaya, harmana, hayvanların başına gider; biz çocuklara da gücümüzün yettiği kadar işler verilirdi. Kimse "Ben yapmam." demezdi. Kimse işi küçümsemez, bahane üretmezdi. Ne iş verilirse severek yapardık. Çünkü o yıllarda çalışmak yük değil, hayatın doğal bir parçasıydı.
Belki paramız azdı ama gönlümüz zengindi.
Belki oyuncaklarımız yoktu ama çocukluğumuz vardı.
Bir gün birkaç günlüğüne çobanlık yapmam istendi. Sevinçten yerimde duramamıştım. Çünkü en yakın arkadaşlarım Rıza Elma ile Abbas Turan da çobanlık yapıyordu. Akşam hayvanları köye döndürdüklerinde yanlarına koştum.
"Ben de yarın sizinle geleceğim." dedim.
O heyecandan sabaha kadar doğru dürüst uyuyamadım.
Sabah erkenden sütümüzü içer, azığımızı alır, üçümüzün hayvanlarını bir araya getirip meraya doğru yola çıkardık.
Bizim köy bu konuda gerçekten şanslıydı.
Yaylası vardı...
Dağları vardı...
Her dağın eteğinde buz gibi akan bir çeşmesi vardı.
Yayla, Kurtini ve nice meralarda hayvanlarımızı otlatırdık. Komşu köylerimiz Dağsaray, Bayındır, Alancık, Boğazkale (Bedük) ve Figani'den gelen çobanlarla da aynı meralarda buluşurduk.
Sabah otlayan hayvanlar öğle vakti karınlarını doyurunca çeşme başına götürülürdü. Sularını içer, sonra ağaçların gölgesinde dinlenmeye çekilirlerdi.
İşte bizim bayramımız o zaman başlardı.
Hayvanlar dinlenirken biz yaşardık.
Türküler söylenirdi...
Oyunlar oynanırdı...
Şakalar yapılırdı...
Saatler nasıl geçerdi hiç anlamazdık.
O üç saatlik mola belki de çocukluğumuzun en kıymetli üç saatiydi.
Yemek vakti geldiğinde herkes azığını açardı. Ama önce kimsenin kendi yemeğine baktığı yoktu.
Herkes birbirinin azığına göz gezdirirdi.
"Bugün sende ne var?"
"Annen ne koymuş?"
Sofra dediğimiz; yere serilen bir bezdi.
Ama o sofradaki bereket, bugün birçok zengin sofrada yoktur.
Saf Mıstık...
Asıl adı Mustafa'ydı.
Köyde herkes ona sevgisiyle "Saf Mıstık" derdi.
Bizden büyüktü.
Azığında ne olursa olsun biberle patates mutlaka bulunurdu. Başka yemek olsa bile onlardan vazgeçmezdi.
Abbas Turan'ın azığında bal eksik olmazdı.
Rıza Elma'nın azığında ise yumurta, peynir ve yoğurt mutlaka çıkardı.
Arif Doğan... Nam-ı diğer Emir'in oğlu...
Annesinin yaptığı omaç ise dillere destandı.
Yufka ekmeği küçük küçük doğranır, tereyağı ve yumurtayla hazırlanırdı.
Hâlâ tadı damağımdadır.
Ben ise özellikle salı günlerini dört gözle beklerdim.
Çünkü pazartesi Mecitözü pazarı kurulurdu.
Köyden traktörlerle pazara gidilir, haftalık ihtiyaçlar alınırdı.
Bu yüzden salı günü herkesin azığı adeta şölen gibi olurdu.
Ben de tahin helvasını hiç eksik etmez, birkaç gün yetecek kadar fazla aldırırdım.
Paylaşırdık...
Kimsenin lokmasına göz dikmezdik ama herkes birbirine ikram ederdi.
İşte paylaşmanın gerçek anlamını biz o taşların üzerinde öğrendik.
Ne ilginçtir...
Köyden kilometrelerce uzakta olsak bile köyde olan her şeyi öğrenirdik.
Herkes evinden duyduğunu anlatırdı.
Bazen akşam eve döndüğümüzde, evdekiler köyde olan biteni bizden öğrenirdi.
Çobanlık sadece hayvan gütmek değildi.
Hayatı öğrenmekti.
Dostluğu öğrenmekti.
Sabretmeyi öğrenmekti.
Hatta ders çalışmaktı.
Evet...
Hayvanların arasında bile kitap açardık.
Rıza Elma ile otların üzerinde ders çalıştığımız günleri hiç unutmuyorum.
O yıllarda kitaplar her sene değişmezdi.
Bizden büyük ağabeylerin kitaplarını alır, yeniden kullanırdık.
Bugün geriye dönüp bakınca anlıyorum ki... Asıl zenginlik yeni kitaplar değil, öğrenme isteğiymiş.
Abbas Turan ise bambaşkaydı.
"Ben Amerika'ya gideceğim." derdi.
Biz gülerdik.
"Nasıl gideceksin?"
"Kaçak yollarla..."
O yıllarda Amerika bizim için masallardaki kadar uzaktı.
Televizyon bile zor bulunan zamanlardı.
Ama o hayalinden vazgeçmedi.
Yıllar sonra İstanbul'a gitti.
Ardından Amerika...
Ve bugün hâlâ orada.
Demek ki bazen çocukken kurulan hayaller, yıllar sonra insanın kaderi olabiliyormuş.
Rıza Elma ise eğitim yolunu seçti.
Bugün İstanbul Üniversitesi'nde görev yapıyor.
Ne zaman onu düşünsem, gözümün önüne önce elindeki kitap gelir...
Sonra merada birlikte ders çalıştığımız o çocukluk günleri...
Bugün anlıyorum ki çocukluğumuz fakir değildi.
Biz sadece zenginliğin başka bir tarifini biliyorduk.
Mutluluk; çeşme başında paylaşılan bir lokmaydı.
Dostluk; aynı gölgede dinlenmekti.
Bereket; yarım ekmeği bölüşebilmekti.
Ve çocukluk...
Hiç bitmeyecek sandığımız en kısa mevsimdi.
Bugün o arkadaşların kimi dünyanın öbür ucunda...
Kimi ilim yolunda...
Kimisi de ebedî âleme göç etti.
Ama o çeşmenin başındaki çocuklar hâlâ yüreğimizde aynı yaşta duruyor.
Çünkü insan yaş alıyor...
Ama çocukluğu hiçbir zaman yaşlanmıyor.
"Çocukluğumuzun zenginliği cebimizde değil, birbirimize uzanan elimizdeydi."
"Bazı hatıralar anlatılmaz; insan onları her hatırladığında yeniden yaşar."
"İnsan, doğduğu köyden ayrılabilir; ama çocukluğu hiçbir zaman o köyden ayrılmaz."
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.