Küresel Satranç Tahtası: Amerika, İsrail ve İran Eksenindeki Çatışmanın Evrileceği Yeni Jeopolitik Hat
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Yirminci asrın son çeyreğinden itibaren küresel sistemin omurgasını oluşturan tek kutuplu Amerikan dünya düzeni bugün derin ve telafisi imkansız çatlaklar vermektedir. Washington merkezli emperyal aklın Asya-Pasifik'e kayarak Çin'in yükselişini çevreleme zorunluluğu, Orta Doğu coğrafyasında uzun vadeli bir iktidar ve güvenlik boşluğu doğurmuştur. Bu boşluğu kendi stratejik hedefleri doğrultusunda doldurmaya çalışan Siyonist İsrail ile Fars nasyonalizminin(Farisi ırkçılığı) Şii kisvesiyle harmanlandığı İran rejimi, tarihin en gürültülü ve en tehlikeli düellosuna tutuşmuştur. Lakin sığ uluslararası ilişkiler tahlillerinin gözden kaçırdığı, hakiki stratejistlerin ise coğrafyanın damarlarından okuduğu en büyük hakikat şudur: Bu üçlü musibet ekseninin (Amerika, İsrail, İran) görünürdeki kanlı dalaşı, aslında birbirlerini yok etme savaşı değil, küresel düzenin kurucu iradesini elinde bulunduran Türkiye’yi çevreleme ve durdurma operasyonudur. Siyonist rejimin "Arz-ı Mev'ud" saplantısıyla yürüttüğü coğrafi tasfiye harekatı da, İran’ın "Direniş Ekseni" adı altında İslam coğrafyasını vekil örgütlerle bölme politikası da dönüp dolaşıp Türk’ün beş bin yıllık jeopolitik hafızasını hedef almaktadır.
İsrail, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki varlığını, Kafkasya’daki istikrar hamlelerini ve İslam dünyasındaki manevi liderlik potansiyelini kendi varoluşuna konulmuş en keskin hedef olarak okumaktadır. Aynı şekilde İran, yüzyıllardır Şii hilali üzerinden kurmaya çalıştığı bölgesel etki alanının, Türk milletinin tarihi coğrafyasına yeniden dönmesiyle tarihe gömüleceğini çok iyi bilmektedir. İşte bu yüzden, Tel Aviv ile Tahran arasında yaşanan sert gerilimlerin ve karşılıklı füze teatilerinin arka planında, Türkiye’nin bu kaosu fırsata çevirerek cihanşümul bir güç haline gelmesinden duyulan ortak ve derin bir korku yatmaktadır. Siyonist lobiler küresel başkentlerde Türkiye’ye karşı sürekli gizli ve açık engelleme projeleri üretirken, İran’ın istihbarat ağları da Türkiye’nin güney sınırlarında istikrarsızlık tohumları ekmekten bir an olsun vazgeçmemektedir. Onlar çok iyi bilmektedirler ki; zayıf, içine kapanık ve Batı’nın yedek parçasından ibaret bir Türkiye, bu iki aktörün de coğrafyada diledikleri gibi at koşturması için en elverişli zemindi. Lakin bugün, yerli savunma sanayiyle çelikleşmiş, sınır ötesinde irade koyan ve devlet aklını yeniden kuşanmış bir Türkiye vardır.
Bu savaşta Amerika, kendi askerini toprağa vermeden vekilleri ve İsrail eliyle alanı tahrip ederken; İsrail ve İran, kendi aralarındaki rekabeti bile Türkiye’nin yükselişini engellemek için ikinci plana atabilmektedir. Biz bu gerçeği idrak eden bir mütefekkir vakarındayız: Bu savaşın hakiki muhatabı ve asıl hedefi, Türk milletinin yeniden tarih sahnesine koyduğu o muazzam nizam iradesidir. Siyonistler ve Fars mollaları, birbirlerine düşman gibi görünseler de, mesele Türk’ün bu coğrafyada yeniden kılıç kuşanması olduğunda derhal aynı masanın altındaki gizli mutabakata varabilmektedirler. Çünkü onlar, Osmanlı’nın çöküşünden sonra bu coğrafyaya vurdukları prangaların, Türk milletinin yeniden ayağa kalkmasıyla paramparça olacağını idrak etmektedirler.
Washington yönetimindeki stratejistler, Orta Doğu’daki angajman maliyetlerinin altından kalkamayacaklarını gördükçe, bölgenin jandarmalığını İsrail’e devretmeye çalışmakta, ancak İsrail’in bu saldırganlığının tüm bölgeyi ateşe attığını fark ettiklerinde ise çareyi Türkiye’nin bölgesel dengeleyici gücüne başvurmakta aramaktadırlar. Lakin Batı’nın bu ikiyüzlü siyaseti, Ankara’nın kararlı duruşu karşısında hükmünü yitirmektedir. Türkiye, ne Washington’ın stratejik bir piyonu ne de Tel Aviv’in hesaplarına boyun eğecek bir sahil devleti değildir; Türkiye, kendi kaderini kendi çizen, Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmayan, aksine her iki dünyayı da kendi medeniyet ekseninde buluşturma iradesine sahip bir merkez ülkedir. Bu bağlamda, İran’ın Körfez ülkelerine ve bölge istikrarına yönelik saldırgan hamleleri, Tahran’ın İslam dünyasındaki meşruiyetini tamamen sıfırlamakta, onu küresel sistemin sitemine maruz kalan yalnız bir aktör haline getirmektedir.
İran’ın bu basiretsiz politikaları, aslında İsrail’in coğrafyada daha rahat at koşturmasına zemin hazırlayan en büyük kozlardan biridir; çünkü Fars milliyetçiliğinin İslam kisvesi altında yürüttüğü mezhepçi yayılmacılık, Siyonistlerin "tehdit algısı" argümanını sürekli beslemekte ve meşrulaştırmaktadır. İsrail, bu yapay tehdit algısını kullanarak bölgedeki işgalini ve soykırım siyasetini derinleştirirken, asıl hedef olarak gördüğü Türkiye’nin bölgedeki entegrasyon hamlelerini sabotaj etmeye çalışmaktadır. Lakin Türkiye, ne Tahran’ın bu mezhepçi fitnelerine düşmekte ne de Tel Aviv’in bu sinsi stratejilerine alan bırakmaktadır. Ankara, izlediği rasyonel, milliyetçi ve mukaddesatçı akılla, bu iki aktörün de kurduğu tuzakları birer birer bozmakta, kendi güvenliğini sınır ötesinden başlatarak tahkim etmektedir.
Küresel satranç tahtasında hamleler sırayla yapılırken, Türkiye’nin attığı her adım, hem İsrail’in hem de İran’ın stratejik ezberlerini bozmaktadır. Azerbaycan’da yazılan destan, Libya’da kurulan denge, Doğu Akdeniz’de gösterilen çelik irade ve Suriye’de terör koridorlarına vurulan balyozlar, bu iki aktörün de Türkiye’ye karşı duyduğu korkunun ne kadar haklı temellere dayandığını göstermektedir. Onlar biliyorlar ki, Türk milleti tarihin hiçbir döneminde esarete alışmamıştır ve bugün ekonomik, askeri ve teknolojik olarak tam bağımsızlık yolunda atılan her adım, onların bölgedeki hegemonyasının sonunu simgelemektedir. Bu yüzden, İran ile İsrail arasındaki kavga ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, Türk’ün yükselişi karşısındaki ortak endişeleri baki kalacaktır.
Amerika’nın bu üçlü denklemdeki rolü ise, azalan gücünü korumak adına coğrafyadaki vekillerini ve müttefiklerini birbiri ardına harcamaktan çekinmeyen, ancak son tahlilde Türk milletinin gücüne dayanmak zorunda kalan tükenmiş bir imparatorluk refleksinden ibarettir. Washington’daki akıllar, İsrail’in dizginsizliğinin Amerikan ekonomisine ve küresel imajına verdiği zararı hesap etmekte zorlanırken, bir yandan da Türkiye’nin NATO içerisindeki vazgeçilmez ağırlığını dengelemeye çalışmaktadır. Ancak Avrupalı müttefiklerin Ukrayna savaşıyla birlikte içine düştüğü askeri zafiyet, NATO’nun güneydoğu kanadını tutan Türkiye’yi Batı için hayati bir merkeze yerleştirmiştir. Amerikalı generallerin kapalı kapılar ardında itiraf ettiği gibi, Türk ordusunun harp tecrübesi, disiplini ve teknolojik üstünlüğü olmadan bu coğrafyada hiçbir stratejinin başarı şansı bulunmamaktadır.
İşte bu jeopolitik gerçekler ışığında, İran ve İsrail’in asıl korkusunun birbirleri değil, Türkiye olduğu gerçeği yeni dünya düzeninin temel eksenini oluşturmaktadır. Birbirlerini hırpalayarak aslında bu coğrafyanın nihai sahibi olan Türk varlığına alan açmaktan korkan bu iki aktör, her türlü örtülü operasyonla Türkiye’yi durdurmaya çalışmaktadır. Lakin ne Siyonistlerin lobileri ne de mollaların istihbarat oyunları, milletimizin beş bin yıllık yürüyüşünü durdurmaya muktedir olamayacaktır. Tarih, bu coğrafyada fermanı kimin yazdığını defalarca kaydetmiştir ve bugün de o ferman Türk milletinin elindedir.
Bu yeni jeopolitik hatta, Türkiye’nin izleyeceği yol; ne kimsenin kayığına binmek ne de küresel fırtınalarda dümeni terk etmektir. Aksine, kendi milli kalkınmasını, savunma sanayi devrimini ve bölgesel barış vizyonunu en üst seviyeye çıkararak, bu kaos ortamından en güçlü devlet olarak çıkmaktır. İsrail ve İran’ın yaşadığı o derin stratejik panik, bizim ne kadar doğru yolda olduğumuzun ve tarihin bize yüklediği misyonun ne denli büyük olduğunun en net delilidir. Onlar korkmakta haklıdırlar; çünkü güneş balçıkla sıvanmaz ve Türk’ün kılıcı kınından bir kez çıkmıştır.Bu çatışmanın evrileceği yeni jeopolitik hat, Siyonistlerin ve Fars nasyonalistlerinin hayal ettiği gibi Türkiye’nin zayıfladığı değil, tam aksine dünya çapında bir düzen kurucusu olarak masaya ağırlığını koyduğu bir Türkiye Yüzyılı tablosudur.
***
Güneye Uzanan Tarihi Sorumluluk: Suriye, Irak, Lübnan ve Körfez Ülkeleriyle Jeo-Ekonomik Entegrasyon
Sınırlarımızın hemen ötesinde parça parça edilen Suriye, Irak, Ürdün ve Lübnan coğrafyası, yüzyıllardır emperyalist projelerin ve Fars-Siyonist hesapların kurbanı yapılarak kan revan içinde bırakılmıştır. Merkezî otoritelerin çöktüğü, devlet mimarilerinin tarümar edildiği bu topraklarda insani trajediler derinleşirken, Türkiye bu coğrafyaya asla yabancı bir gözle bakmamış, ecdadın mühür vurduğu tapulu mülkü olarak yaklaşmıştır. İran’ın o melun örgütleri bu coğrafyada mezhepçi bir kıyım yürütürken, İsrail savaş uçakları başkentleri bombalarken; bu toprakların huzura ve adalete kavuşmasının tek yolu, Türk’ün adil ve muktedir elinin o coğrafyaya yeniden ulaşmasıdır. Tarihin bize yüklediği bu ağır sorumluluk, sadece bir komşuluk ilişkisi değil, beş bin yıllık medeniyet coğrafyamızın hakikisine iade edilme operasyonudur.
Kalkınma Yolu Projesi ile Basra Körfezi’nden başlayıp Türkiye’nin kalbine, buradan da Avrupa’ya uzanan o ticaret ve medeniyet damarları, bizim süngülerimizin ucunda ve mühendislerimizin akılıyla güven bulacaktır. Körfez’in o petrole doymuş, ancak kendi coğrafi sınırlarını ve tahtlarını korumaktan aciz şeyhleri, İran’ın füzeleri kapılarına dayandığında kaçacak delik aramakta ve nihayetinde çareyi Türk’ün güçlü göğsüne sığınmakta bulmaktadır.Kuveyt’i , Suudi Arabistan’ı, Birleşik Arap Emirlikleri’ni ve Katar’ı; hepsi çok iyi idrak etmiştir ki, Amerikan donanması onları koruyamaz, Siyonist füze kalkanı onları kurtaramaz. Onların hazinelerini, canlarını ve istikbalini koruyacak tek kudret, Mehmetçik’in iman dolu göğsü ve Türkiye’nin savunma sanayindeki devrimleridir.
İşte bu yüzden, İran ile İsrail arasındaki kapışma, Körfez ülkelerini Türkiye’nin stratejik şemsiyesi altına girmeye mecbur bırakmıştır. Siyonist rejimin bölgedeki yayılmacılığı ve İran’ın Şii hilali kisvesi altında yürüttüğü tehditkar siyaset, bu zengin enerji aktörlerinin tek kurtuluş kapısının Ankara olduğunu onlara acı bir tecrübeyle öğretmiştir. Körfez sermayesi ile Türk endüstrisinin birleşmesi, sadece ekonomik bir ortaklık değil, aynı zamanda bu coğrafyanın kaderini tayin edecek cihanşümul bir düzen hamlesidir. İran mollaları, Körfez’e saldırdıkça ve tehdit savurdukça, aslında kendi elleriyle Körfez’i Türkiye’ye yakınlaştırmakta ve bizim güneyimizdeki ekonomik-askeri entegrasyonu hızlandırmaktadır.
Ortak askeri anlaşmalar, teknoloji transferleri ve ortak üretim projeleri ile Körfez’in devasa fonları Türkiye’nin kalkınma hamlesine akmakta, böylece Türk milleti hem askeri gücünü hem de ekonomik kudretini küresel pazarların hâkimiyetine dönüştürmektedir. Siyonist İsrail ve Tahran’daki Fars rejimi, Türkiye’nin bu coğrafyayla kuracağı bu devasa jeo-ekonomik entegrasyondan ölümcül bir korku duymaktadır; çünkü onlar bilirler ki, Türk sermayesi ve Türk askeri kudreti güneye indiğinde, bölgedeki tüm emperyalist haritalar çöpe gidecektir. İsrail, bu entegrasyonu bozmak için alttan alta terör örgütlerini beslemekte, İran ise vekilleri aracılığıyla istikrarsızlık tohumları ekmektedir. Lakin Ankara’nın kararlı iradesi, bu sinsi planları tek tek yırtıp atmaktadır.
Mısır’la kurulan stratejik kardeşlik, Suudi Arabistan’la atılan imzalar ve güney sınırımızda kurulan güvenlik kuşakları, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e kadar uzanan coğrafyada Türk-İslam mühürlü yeni bir düzenin doğum müjdesidir. İran’ın saldırganlığı ve İsrail’in vahşeti, bölgedeki Sünni-Türk eksenli bu uyanışı kaçınılmaz kılmakla kalmamış, tarihin akışını bizim lehimize çevirmiştir. Irak ve Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e kadar uzanan o terör koridorları, Türk’ün demir yumruğuyla paramparça edilirken, o topraklarda yeniden ezanlar muzaffer bir sesle yükselmektedir. Bu süreç, sadece bir sınır güvenliği meselesi değil, kaybedilen coğrafi nüfuzun ve tarihin bize bıraktığı mirasa sahip çıkmanın onurudur.
Körfez’in finans kaynakları bizim projelerimize can suyu olurken, bizim akıl, strateji ve askeri gücümüz onların varlığını koruyan en büyük kalkan olmaktadır. Bu bir ticaret değil, bu bir medeniyetin ve coğrafyanın yeniden fethidir; tırnaklarımızla kazıya kazıya kurduğumuz bu düzen, ne Siyonistlerin lobilerini ne de Fars nasyonalistlerinin-ırkçılarının hesaplarını,kurgularını ayakta bırakacaktır. İsrail, bu entegrasyonun kendi etrafını kuşatan demir bir çember olduğunu bildiği için saldırganlaşmakta, İran ise kendi rejimin çöküşünü geciktirmek için bu coğrafyayı ateşe vermektedir. Lakin ne yaparlarsa yapsınlar, Türkiye’nin güneye inen bu tarihi sorumluluk hattı, durdurulamaz bir jeopolitik gerçeklik olarak sahadaki yerini almıştır.
Suriye ve Irak’ın yeniden imarı, Türk iş adamları, mühendisleri ve savunma sanayi şirketleri için tarihi birer test ve zafer alanıdır. Yıllardır yıkılan, yakılan ve insanı mülteci durumuna düşürülen o kadim topraklar, yine Türkiye’nin sunduğu adalet, refah ve güvenlik şemsiyesi altında yeniden ayağa kalkacaktır. Lübnan’ın ve Beyrut’un Siyonist bombardımanlar altında yalnız olmadığını gösteren tek kudret yine Ankara’dır. Türkiye, güneyindeki bu kırılgan kuşağı sadece korumakla kalmamakta, burayı dünyanın en güvenli ticaret ve enerji koridoruna dönüştürmektedir. Bu durum, Tahran’ın da Tel Aviv’in de stratejik hesaplarını altüst eden en büyük kabuslaridir.
İran ve İsrail, kendi aralarındaki kavgalarda bile Türkiye’nin bu coğrafyada bu denli büyük bir ekonomik ve askeri çekim merkezi olmasından duydukları endişeyi gizleyememektedirler. Çünkü onlar çok iyi bilmektedirler ki, Türkiye’nin bu coğrafyayla bütünleşmesi, onların bölgedeki tüm asimetrik ve yayılmacı emellerinin sonu demektir. Siyonist rejim, Büyük İsrail hayalinin Türk’ün güneye inen bu çelik duvarına çarparak paramparça olacağını gördüğü için çılgına dönmektedir.Irkçı Fars rejimi ise, Şii hilali safsatasının Türk’ün nizam-ı alem/adil dünya düzeni iradesi karşısında , bir mum gibi eriyeceğini bildiğinden, her türlü fitneyi denemektedir.
Bu jeo-ekonomik entegrasyon, Türkiye ekonomisini sadece iç pazara mahkum olmaktan kurtarmakta, onu Asya’dan Afrika’ya uzanan küresel pazarın mutlak hakimi yapmaktadır. Üreten, satan, koruyan ve yön veren bir Türkiye, sadece kendi sınırları içinde yaşayan bir ulus devlet değil, etki ettiği coğrafyaya can veren bir süper güçtür. Körfez sermayesinin Türkiye’ye akması ve ortak yatırıma dönüşmesi, Batılı finans merkezlerinin kokuşmuş düzenine karşı güçlü bir alternatif oluşturmaktadır. Bu ortaklık, Türk milletinin ekonomik bağımsızlığını perçinleyen en büyük adımdır.
Netice itibarıyla, güneye uzanan bu tarihi sorumluluk hattı; Suriye’den Irak’a, Lübnan’dan Körfez’e kadar uzanan coğrafyada Türkiye’nin mühürünü yeniden vurmaktadır. İsrail’in ve İran’ın asıl korkusu, bu coğrafyanın Türk iradesiyle huzura ve refaha kavuşmasıdır; çünkü onların varlığı ancak bu coğrafyanın kaosu ve kanı üzerine kuruludur. Biz kaosun değil, nizamın ve adaletin temsilcisiyiz. Kılıcımız adalet için, kalkınmamız kardeşlik için, gücümüz ise bu coğrafyanın ebedi huzuru içindir.
***
Küresel Denge Siyaseti: Rusya-Çin Dengesi, NATO İçindeki Artan Ağırlığımız ve Batı'nın Türkiye'ye Mecburiyeti
Dünya küresel bir tufanın ve geri dönülemez bir kırılmanın eşiğinden geçerken, Moskova’dan Pekin’e, Brüksel’den Washington’a kadar küresel satrancın tüm aktörleri Türkiye’nin ağzından çıkacak tek bir söze bakmaktadır. Batı ittifakı, özellikle Ukrayna sahasında Rusya karşısına diktikleri orduların yaşadığı o zavallı askeri zafiyetler ve mühimmat krizleri yüzünden, Türkiye’nin konvansiyonel gücüne ve çelik iradesine esir düşmüştür. Amerikalı generallerin kapalı kapılar ardında itiraf etmek zorunda kaldığı gibi, NATO’nun güneydoğu kanadını tek başına ayakta tutan, Avrupa’nın sefil ordularına strateji ve caydırıcılık sağlayan yegane kudret Türk Silahlı Kuvvetleri’dir. Avrupalı liderler kendi ülkelerinde asker bulamaz, fabrikalarında barut üretemez hale gelmişken, Türk ordusunun disiplini, İHA ve SİHA teknolojilerindeki devrimci üstünlüğü karşısında hayranlıkla karışık derin bir korku duymaktadırlar.
İşte bu yüzden, Türkiye NATO’nun sadece sıradan bir üyesi değil; Amerika’nın dünyadaki yüklerini omuzlayan, NATO’nun askeri ve stratejik ağırlığını kendi milli çıkarları doğrultusunda şekillendiren masanın asıl kurucusudur. Batı, kendi elleriyle yarattığı krizlerin altından kalkamazken, Türkiye’nin NATO içindeki bu artan ağırlığı, Siyonist İsrail’in ve ırkçı Fars mollalarının uykusuz geceler geçirmesine sebep olmaktadır. Onlar çok iyi bilmektedirler ki, Türkiye’nin Batı nezdindeki bu vazgeçilmezliği ve askeri dokunulmazlığı, kendi bölgesel dayatmalarına asla boyun eğmeyecektir. İsrail lobileri Amerikan kongresinde Türkiye’ye karşı sürekli fitne tohumları ekse de, Pentagon ve Brüksel’deki gerçekçi akıl, Türk ordusu olmadan bu coğrafyada hiçbir adım atılamayacağını acı bir tecrübeyle idrak etmiştir.
Öte yandan, Rusya ile kurduğumuz o hassas, rasyonel ve çok boyutlu dengeler, Tahran’ın ve Tel Aviv’in tüm sinsi hesaplarını altüst etmektedir. Karadeniz’in barışını, ticaret yollarının güvenliğini ve tahıl koridorlarını bizim irademiz ayakta tutarken, Moskova ile yürütülen diyaloglar Türkiye’yi hiçbir zaman tek bir emperyalist eksene mahkum etmemiştir. Çin, "Kuşak ve Yol" vizyonunda Türkiye’siz Asya ile Avrupa’yı birleştiremeyeceğini pek iyi bilmektedir; çünkü iki kıtanın birleştiği o demir yumruk, ancak Türkiye’nin onayı ve koridor güvenliği ile hareket edebilir. Türkiye, Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalmış bir köprü değil, her iki dünyayı da kendi milli menfaatleri etrafında hizaya getiren dünya çapında bir merkez ülkedir.
Ukrayna-Rusya savaşında iki tarafla da eşit mesafede ve onurlu bir şekilde konuşabilen, Putin’e ve Batı’ya aynı anda diplomatik ders verebilen tek devlet akıl ve liderlik Türkiye’dedir. Bu tarafsız ve aktif denge siyaseti, İran ve İsrail’in Türkiye’ye karşı kurmaya çalıştığı tüm uluslararası yalnızlaştırma projelerini bizzat çöpe atmıştır. Siyonist rejim, Türkiye’nin Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerle geliştirdiği bu dengeli ilişkilerden ve NATO içindeki artan kredisinden ölümcül bir endişe duymaktadır. Çünkü onlar, Türkiye’nin küresel ölçekte bu kadar çok boyutta oynayabilen tek güç olmasının, kendi bölgesel vahşetlerine ve harita değiştirme hayallerine vurulacak en büyük darbe olduğunu çok iyi bilmektedirler.
İran rejimi ise, Türkiye’nin hem NATO üyesi kalıp hem de İslam dünyasında ve Türk dünyasında bağımsız bir liderlik sergilemesinden adeta çılgına dönmektedir. Tahran’daki despotlar, Şii hilali safsatalarının Türkiye’nin bu küresel denge siyaseti karşısında nasıl eriyip gittiğini gördükçe, altımızdan kuyu kazmak için her türlü istihbarat oyununa başvurmaktadırlar. Lakin ne İsrail’in Siyonist propagandaları ne de İran’ın mezhepçi fesatları, Türkiye’nin bu küresel satrançta yazdığı yeni destanı durdurmaya yetmeyecektir. Biz ne Batı’nın sömürü düzenine boyun eğen bir uşağız ne de Doğu’nun rüzgarına kapılan bir savruk; biz, kendi medeniyet eksenini kuran bağımsız bir süper gücüz.
Avrupa’nın ordu ve askeri güç açısından yaşadığı o tarihi çöküş, Türkiye’yi savunma sanayi alanında dünyanın kalbi haline getirmiştir. Türk mühendislerinin tasarladığı yüksek teknolojili silah sistemleri, zırhlı araçlar ve elektronik harp unsurları, sadece Mehmetçik’in kılıcını keskinleştirmekle kalmamış, Avrupalı müttefiklerin de kapısında sıraya durduğu hayati birer pazar ürününe dönüşmüştür. Bu durum, Türkiye’nin dış politikasında elini en üst seviyeye çıkarmakta, yıllardır bizi kapıda bekleten Avrupalı sefil soytarıların Türkiye’nin şartlarına boyun eğmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin bu kudretli yükselişi, İsrail’in etrafında ördüğü o sahte dokunulmazlık zırhını delen en keskin kılıçtır.
İşte bu yüzden, İsrail ve İran’ın asıl düşman olarak birbirlerini değil, Türkiye’yi görmesinin temel sebebi, ülkemizin bu küresel denge siyasetindeki kusursuz ve lider konumudur. Onlar birbirlerine sıktıkları kurşunlarla aslında bu coğrafyanın yegane hâkimi olan Türk milletinin önünü kesmeye çalışmakta, ancak her hamlelerinde Türkiye’yi daha da güçlendiren bir girdabın içine çekilmektedirler. Amerika’nın bölgedeki güvenlik açıklarını Türkiye’ye devretmek istemesi, Washington’ın da Türkiye’nin bu coğrafyadaki muktedir rolünü kabullenmek zorunda kaldığının en somut kanıtıdır. Türkiye, bu süreçte sadece kendi sınırlarını korumakla kalmamakta, tüm dünya siyasetinin merkez üssü haline gelmektedir.
Rusya ile yürütülen rasyonel enerji ve ticaret ortaklıkları, Çin ile kurulan stratejik ekonomik diyaloglar ve NATO içinde atılan her kurucu imza, Türkiye’nin küresel sistemin kurucu akıllarından biri olduğunu tescillemektedir. Batı’nın Türkiye’ye olan bu tarihi ve kaçınılmaz mecburiyeti, Ankara’nın masadaki yerini ebedi kılmaktadır. Siyonist lobiler ne kadar çırpınırsa çırpınsın, Amerikan kongresinde ne karar alırlarsa alsınlar, sahadaki bu çelik gerçekliği değiştiremeyeceklerdir. Türk ordusunun gücü, diplomasimizin keskinliği ve devlet aklımızın derinliği karşısında hiçbir emperyal plan tutunamayacaktır.
Şanghay İşbirliği Örgütü’nden Türk Devletleri Teşkilatı’na kadar uzanan bu geniş yelpazede, Türkiye her masada var olan, her masada kuralları koyan ve her masada ağırlığını hissettiren tek ülkedir. Bu küresel denge siyaseti, ülkemizi sadece bölgesel bir aktör değil, yeni kurulacak olan dünya düzeninin baş mimarı yapmaktadır. İran’ın ve İsrail’in duyduğu o derin korku, bizim ne kadar doğru bir yolda olduğumuzun, tarihin bize yüklediği o cihanşümul misyonun tam vaktinde icra edildiğinin kanıtıdır. Onlar korkularıyla baş başa kalırken, bizim bayrağımız hem Batı’nın hem Doğu’nun en muteber ve en kudretli sembolü olarak dalgalanacaktır.
Netice itibarıyla, bu küresel denge siyaseti, Türkiye’nin NATO’daki artan gücü ve Batı’nın mecburiyeti gerçeğiyle birleştiğinde, ülkemizin önünde hiçbir gücün duramayacağını göstermektedir. İsrail’in ve İran’ın hedef aldığı o yegane güç, Türk milletinin bu eşsiz bağımsızlık iradesidir. Biz bu kargaşadan zayıflayarak değil, dünyaya nizam veren bir süper güç olarak çıkmalıyız!
***
Bölgesel Riskler ve Aktörlerin Akıbeti: Türkiye'yi Bekleyen Tehlikeler ile Kısa ve Uzun Vadeli Stratejik Projeksiyonlar
Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran ekseninde tırmanan nükleer, konvansiyonel ve asimetrik harp dalgası, Orta Doğu’nun jeopolitik fay hatlarını kırarken Türkiye’nin ulusal güvenlik mimarisini de doğrudan test eden çok katmanlı riskler üretmektedir. Savaşın konvansiyonel sınırları aşarak nükleer bir boyuta evrilme riski, yalnızca bölgesel bir yıkım senaryosu değil, Anadolu coğrafyasının ekolojik ve demografik istikametini tehdit eden birinci dereceden bir stratejik tehlikedir. Olası bir nükleer tırmanışın doğuracağı radyoaktif sızıntı kabusları, sınır hattında kontrol altına alınması imkansız milyonluk mülteci dalgaları ve uluslararası enerji koridorlarının tamamen felç olması, Ankara’nın Milli Güvenlik Kurulu nezdinde en üst düzeyde simüle edilen kriz başlıklarıdır. İran’ın, teokratik rejimini iç mutabakatsızlıktan ve dış baskılardan korumak adına tüm bölgeyi ateşe verme saplantısı, vekil örgüt ağları (PKK/YPG ve Şii milis unsurları) üzerinden Türkiye’nin güney hudutlarında istikrarsızlık üretme riskini her an canlı tutmaktadır. Benzer şekilde, İsrail’in ırkçı askeri akıl tarafından yönetilen ve "Arz-ı Mev’ud" doktriniyle beslenen stratejisi, Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeybatısında yapay bir Kürt terör devletçiği kurarak Türkiye’yi güneyden kuşatmayı hedeflemektedir. Bu durum, Ankara açısından geçici bir kriz yönetimi meselesi değil, doğrudan varlık-yokluk ekseninde ele alınan ve sınır ötesi operasyonlarla bertaraf edilmesi kaçınılmaz olan tarihsel bir milli güvenlik zorunluluğudur.
Bu küresel fırtınanın kısa vadeli aktörler üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin çöküş teorilerini doğrulayan en somut ve trajik örnekleri teşkil etmektedir. Kısa vadede bu savaşın coğrafi ve ekonomik kaybedenleri, merkezi otoriteleri tamamen tarümar edilen, devlet gelenekleri parça parça edilen Irak, Suriye ve Lübnan halkları ile nükleer hırslar uğruna ekonomilerini ve toplumsal huzurlarını feda eden Tahran’daki teokratik Şii yönetimdir. İsrail, kısa vadede elindeki gelişmiş askeri kapasite ve istihbarat üstünlüğü ile taktiksel zaferler elde ediyor gibi görünse de, bu durum stratejik bir yanılgıdır; zira çevresindeki tüm komşularıyla kalıcı bir düşmanlık parantezi açan Siyonist rejim, uzun vadede demografik sıkışmışlık, ekonomik tükeniş ve uluslararası meşruiyetin yitirilmesi gibi kaçınılmaz bir akıbetle yüzleşmektedir. Siyonist çetenin etrafına ördüğü teknolojik duvarlar, askeri üstünlüğün kalıcı barış getirmeyeceğini, aksine ülkeyi zamanla açık hava hapishanesine çeviren kalıcı bir jeopolitik tecride mahkum ettiğini gizleyememektedir. Amerika Birleşik Devletleri açısından ise, Orta Doğu’yu vekiller ve müttefikler eliyle dizayn etme çabası, Washington’ın küresel finans sistemindeki dolar hegemonyasını, ahlaki üstünlüğünü ve uzun vadeli süper güç olma iddialarını tüketen devasa bir stratejik bataklığa dönüşmüştür.
Kısa vadede Türkiye’yi bekleyen jeopolitik riskler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sınır ötesi derinlik doktrini, çok katmanlı hava savunma entegrasyonu ve proaktif istihbarat ağlarıyla bertaraf edilmektedir; ancak uzun vadeli projeksiyonlar, Türkiye’nin bu coğrafyanın yegane istikrar ve düzen kurucu merkezi olacağını işaret etmektedir. Siyonist lobilerin ve Fars nasyonalistlerinin-ırkçılarının stratejik hesaplarında Türkiye’nin bu coğrafi ve ekonomik yükselişi en büyük korku unsuru olarak yer almaktadır; çünkü onlar, bu savaşın fırtınası dindiğinde masada ayakta kalan tek iradenin Türk milletinin devlet aklı olacağını çok iyi bilmektedirler. Türkiye, kısa vadede enflasyonist baskılar, enerji arzı dalgalanmaları ve sığınmacı yükü gibi ekonomik ve sosyal riskleri yerli üretim devrimi, alternatif koridorlar ve Körfez sermayesi ile kurduğu rasyonel ortaklıklar sayesinde yönetirken, uzun vadede dünyanın önde gelen üretim ve finans merkezlerinden biri haline gelmektedir. Tehlikelerin büyüklüğü, Türkiye’nin devlet reflekslerinin hızla kenetlenmesini ve savunma sanayi alanındaki tam bağımsızlık hamlelerini tahkim etmesini zorunlu kılmış, bu da ülkenin kriz yönetme kapasitesini zirveye taşımıştır.
Kısa vadeli stratejik projeksiyonlarımız, güney sınır hattımızda oluşturulan terörden arındırılmış güvenli bölgelerin kalıcı statüye kavuşturulmasını ve hudut güvenliğinin proaktif hatlarla milenyum standartlarına çıkarılmasını esas almaktadır. Türkiye, güneyinde yapay devletçiklerin veya terör koridorlarının inşasına uluslararası hukuktan doğan meşru müdafaa haklarıyla asla izin vermeyeceğini sahadaki kararlı varlığıyla tescil etmiştir. Uzun vadeli stratejik projeksiyonlar ise, Basra Körfezi’nden Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Türkistan’a uzanan jeo-ekonomik ve lojistik damarların Türk merkezli bir entegrasyonla birbirine bağlanmasını öngörmektedir. İsrail ve İran, kendi aralarındaki çatışmaların şiddetini artırarak Türkiye’nin bu büyük coğrafi ve ekonomik entegrasyonunu engellemeye çalışsa da, tarihsel süreç ve sahadaki jeopolitik gerçekler bu hamlelerin beyhude olduğunu kanıtlamaktadır.
İran’ın bölgede yürüttüğü mezhepçi politikalar ve Şii hilali jeopolitiği, uzun vadede Tahran yönetiminin içsel çatışmalarla bölünmesini ve Fars coğrafyasının etnik kırılmalarla sarsılmasını kaçınılmaz kılmaktadır; zira halkının refahını silahlanmaya ve vekil savaşlarına feda eden bir rejimin sürdürülebilirliği bulunmamaktadır. İsrail ise, askeri üstünlükle bölgeyi bastırma politikasının kendi ulusal güvenliğine uzun vadede daha büyük bir tehdit oluşturduğunu, ülkeyi demografik bir çıkmaza sürüklediğini idrak etmek zorundadır. Türkiye, bu iki batıl ve çatışmacı akıl merkezinin kendi iç çelişkileriyle tükeniş süreçlerini soğukkanlılıkla analiz etmekte, stratejik derinliğini bu boşlukları dengeleyecek rasyonel ve barışçıl bir diplomasiyle örmektedir.
Türkiye’nin uzun vadeli vizyonunun temel taşlarından biri, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) ekseninde Asya ile Avrupa’yı buluşturan Turan coğrafyasının ekonomik, endüstriyel ve askeri birliğidir. Bu küresel ölçekli entegrasyon, yalnızca Orta Doğu’daki daralma ve çatışma alanlarını aşan, Avrasya coğrafyasının tüm dengelerini Türkiye lehine dönüştüren devasa bir jeopolitik hamledir. İsrail, Türkiye’nin bu kültürel ve ekonomik bütünleşmeden duyduğu endişe nedeniyle istihbarat ve diplomasi kanallarıyla engelleme çabalarına başvurmakta; İran ise sığ bölgesel manevralarla bu tarihi yürüyüşü sabote etmeye çalışmaktadır. Lakin ne küresel lobilerin müdahaleleri ne de bölge devletlerinin sinsi diplomatik hamleleri, Türk milletinin bu medeniyet uyanışının önünü kesmeye muktedir olamayacaktır.
Kısa vadeli ekonomik projeksiyonlarda küresel dalgalanmaların yarattığı riskler, Türkiye’nin yerli endüstri hamleleri, yüksek teknolojili ihracat artışı ve çok boyutlu finansal diplomasi ile etkisiz hale getirilmektedir. Türkiye, dışarıya bağımlı ekonomi modellerini geride bırakarak kendi savunma teknolojilerini, enerji altyapılarını ve gıda güvenliğini tahkim eden bağışık bir yapıya kavuşmuştur; bu ekonomik bağımsızlık, dış politikadaki elini güçlendiren en temel kalkanıdır. Uzun vadede ise Türkiye, dünyanın en büyük ekonomik ve teknolojik merkezlerinden biri olma hedefine doğru yürümekte, Körfez ve Asya fonlarını kendi topraklarında kalıcı üretim projelerine tahvil etmektedir.
Bölgesel aktörlerin akıbeti bütünsel olarak okunduğunda, Türkiye’nin bu küresel kaostan etrafına istikrar, adalet ve refah ihraç eden öncü bir merkez ülke olarak çıkacağı açıkça görülecektir. Irak ve Suriye’nin yeniden imar süreçlerinde Türk müteşebbislerinin, mühendislerinin ve savunma sanayi devlerinin üstleneceği kilit roller, bu coğrafyaları uzun vadede Türkiye’nin en güçlü ekonomik ve stratejik paydaşları haline getirecektir. Lübnan’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Kafkasya’ya kadar mazlum ve istikrarsız coğrafyaların umutla baktığı yegane güven odağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. İsrail ve İran coğrafyada kana, kaosa ve mezhepçi çatışmalara dayalı bir hegemonya kurmaya çalışırken, Türkiye üreten, koruyan ve barış getiren bir medeniyet iradesi sergilemektedir; bu durum, hangi akıl ve hangi devletin kalıcı olacağının en net tarihsel kanıtıdır.
Burada detaylıca tahlil ettiğimiz bölgesel riskler ve stratejik projeksiyonlar, Türkiye’nin bu fırtınalı küresel süreçten güçlenerek ve etki alanını genişleterek çıkacağını kanıtlamaktadır. İsrail ve İran’ın hedef aldığı asıl kudret, Türk milletinin beş bin yıllık devlet aklından süzülen bu bağımsızlık ve nizam iradesidir. Tehlikelerin ve risklerin tam bilincinde olan Ankara, akılcı, kararlı ve çok boyutlu diplomatik-askeri tedbirleriyle bu süreci yönetmekte; düşmanlık besleyen akıllar kendi çelişkilerinde boğulurken, Türkiye yeni dünya düzeninin kurucu aktörü olarak yükselmektedir. Bu stratejik yürüyüş, tarihin akışına yön veren muktedir bir milletin iradesiyle ebediyen sürecektir.
***
Türkiye Yüzyılı ve Nizam-ı Âlem/Adil Dünya Düzeni Vizyonu: Askeri ve Ekonomik Gücün Küresel Pazar Hâkimiyetine Dönüştürülmesi
Tarihin bu en hassas ve stratejik kırılma evresinde, küresel sistemin kökten sarsıldığı ve yeni bir nizamın,düzenin doğum sancılarının çekildiği bir dönemde, "Türkiye Yüzyılı" vizyonu yalnızca ulusal kalkınma hedeflerini içeren sıradan bir siyasi metin değil; beş bin yıllık devlet aklının ve medeniyet birikiminin küresel ölçekte yeniden tescil edilmesinin manifestosudur. Amerika, İsrail ve İran eksenindeki çatışmaların tetiklediği küresel kaos ortamı, Türkiye’ye savunma sanayiinden jeo-ekonomik entegrasyona kadar uzanan geniş bir yelpazede eşsiz tarihi fırsat pencereleri açmaktadır. Ankara, son yıllarda yerli ve milli imkanlarla geliştirdiği insansız hava araçları, füze sistemleri, elektronik harp unsurları ve deniz platformları vasıtasıyla elde ettiği konvansiyonel üstünlüğü, bugün coğrafyanın kaderini tayin eden temel bir kaldıraç haline getirmiştir. Bu askeri kudret, sadece sınırların güvenliğini tahkim etmekle kalmamakta, aynı zamanda Türk savunma sanayi ürünlerini küresel pazarlarda aranan stratejik birer ihraç kalemine dönüştürerek ülkenin ekonomik bağımsızlığını perçinlemektedir.
Stratejik akıl ve mütefekkir bir bakış açısıyla ifade etmek gerekir ki, Türkiye’nin askeri alanda kazandığı bu mutlak üstünlük, uluslararası pazarlarda ekonomik bir hegemonyaya ve ticari bir hâkimiyete tahvil edilmelidir; zira kılıçla korunan vatan, ancak üretimle, endüstriyel derinlikle ve finansal güçle ebedi kılınabilir. İsrail’in ve İran’ın Türkiye’ye karşı duyduğu derin stratejik korkunun temelinde de bu gerçeğin yatmakta olduğu unutulmamalıdır. Siyonist lobiler ve Fars nasyonalistleri-ırkçıları, Türkiye’nin askeri gücünü küresel pazar hâkimiyetine dönüştürmesinden, Türk iş adamlarının Asya’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Doğu Avrupa’ya kadar uzanan coğrafyada ekonomik bir imparatorluk ağı kurmasından ölümcül bir endişe duymaktadır. Onlar çok iyi bilmektedirler ki, askeri kudretini ekonomik refah ve pazar üstünlüğü ile taçlandıran bir Türkiye, bölgedeki tüm sinsi emperyalist projeleri ve yapay haritaları paramparça edecek tek küresel süper güçtür.
Bu bağlamda, Türkiye’nin önümüzdeki döneme ilişkin stratejik projeksiyonlarını hayata geçirebilmesi ve bu kaotik küresel fırtınadan en üst düzeyde kazançla çıkabilmesi için acilen tatbik edilmesi gereken somut jeo-ekonomik ve askeri öneriler şu başlıklar altında şekillenmelidir: Birincisi, savunma sanayi alanındaki teknolojik üstünlüğün, sivil endüstriyel üretim hatlarına (yapay zeka, yarı iletken çipler, yeşil enerji teknolojileri ve havacılık malzemeleri) entegre edilmesiyle millî teknoloji hamlesi "Küresel Tedarik Zinciri Üssü" statüsüne yükseltilmelidir. İkincisi, Körfez ülkeleri ve Kuzey Afrika ile kurulan askeri işbirlikleri, "Ortak Savunma ve Yatırım Fonu" modelleriyle kurumsallaştırılmalı; Körfez’in devasa sermaye birikimi Türkiye’nin yüksek teknolojili üretim altyapısına ve mega altyapı projelerine yönlendirilmelidir. Üçüncüsü, Kalkınma Yolu Projesi, Zengezur Koridoru ve Orta Koridor (Trans-Caspian International Transport Route) projeleri birbirine entegre edilerek, Asya ile Avrupa arasındaki tüm enerji ve ticaret hatlarının mutlak kontrolü ve güvenliği Ankara merkezli bir lojistik mimariyle güvence altına alınmalıdır.
Dördüncü olarak, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) bünyesinde ortak bir "Türk Dünyası Yatırım Bankası" ve ortak para birimi/takas mekanizmaları altyapısı kurulmalı, böylece küresel finans sisteminin dolar odaklı manipülasyonlarına karşı tam bağımsız bir ekonomik blok oluşturulmalıdır. Beşincisi, enerji güvenliğini garanti altına almak adına Doğu Akdeniz’deki haklar kararlılıkla korunurken, Karadeniz ve Hazar havzasındaki enerji kaynaklarının batı pazarlarına transferinde Türkiye’nin "Enerji Terminali" olma vasfı hukuki ve fiziksel olarak en üst seviyede tahkim edilmelidir. Altıncısı, Afrika kıtası ile yürütülen stratejik ortaklıklar, hammadde temini ile Türk endüstrisinin işlenmiş ürün ihracatını buluşturan karşılıklı kazan-kazan eksenli endüstriyel ortaklık anlaşmalarıyla derinleştirilmelidir. Yedincisi, diplomasi ve istihbarat kapasitesi, ekonomik diplomasiyle eş zamanlı çalıştırılmalı; dünyada Türk malı ve Türk mühendisliği algısı, "yüksek kalite, güvenilirlik ve caydırıcılık" standartlarıyla markalaştırılmalıdır.
Bu stratejik önerilerin sahada eksiksiz bir şekilde tatbik edilmesi, Türkiye’nin uluslararası pazarlardaki payını katbekat artıracak, ülkeyi sadece bölgesel bir güç olmaktan çıkarıp küresel ticaretin merkez üssü haline getirecektir. İran’ın ve İsrail’in kendi aralarındaki çatışmalarla coğrafyayı kaosa sürüklemesine karşın, Türkiye’nin bu akılcı, planlı ve vizyoner adımlarla bölgeye barış, refah ve adalet ihraç etmesi, medeniyet iddiamızın somut tezahürüdür. Türkiye Yüzyılı vizyonu, sadece ekonomik rakamların büyütülmesi değil, Türk milletinin beş bin yıllık devlet felsefesinin, ticaret ahlakının ve adalet nizamının bütün dünyaya yeniden hakim kılınması davasıdır. Küresel pazar hâkimiyeti, bu davanın maddi altyapısını oluşturan en güçlü silahtır ve bu silahı kuşanmak, bugünün nesline yüklenmiş tarihi bir görevdir.
Batı ittifakının ve NATO’nun Türkiye’ye duyduğu zorunlu mecburiyet, bu ekonomik ve stratejik vizyonun uluslararası alanda meşruiyet kazanmasını ve engellenememesini sağlayan diplomatik bir kalkan teşkil etmektedir. Avrupalı müttefiklerin endüstriyel üretimde ve askeri mühimmat tedarikinde yaşadığı kronik krizler, Türk sanayi üssünün Avrupa kıtası için de vazgeçilmez bir partner olmasını zorunlu kılmış, bu durum Türkiye’ye gümrük ve ticaret müzakerelerinde üstünlük kazandırmıştır. Rusya ve Çin ile yürütülen rasyonel ticari ilişkiler, Batı’nın dayattığı tek taraflı ekonomik ambargo veya kısıtlamaları hükümsüz kılmakta, Türkiye’ye her iki pazarda da aynı anda var olabilme avantajı sağlamaktadır. Bu çok boyutlu ticaret diplomasisi, Türkiye’yi küresel krizlerden en az etkilenen, aksine krizleri kendi lehine fırsata çeviren en dirençli ekonomi yapmaktadır.
İsrail’in ve İran’ın bu ekonomik ve askeri entegrasyondan duyduğu korku, onların kendi rejimlerinin veya stratejik doktrinlerinin ömrünü doldurduğunu bildiklerinin en açık işaretidir. Siyonist rejim, askeri güçle ayakta kalmaya çalışırken ekonomik olarak tükenmekte; İran ise teokratik baskılar ve vekil savaşları altında ekonomik çöküşün eşiğinde kıvranmaktadır. Buna mukabil Türkiye; üreten, ihraç eden, bölgesini koruyan, mazlumlara kucak açan ve dünyaya adalet vadeden nizam-ı alem/adil dünya düzeni iradesiyle her geçen gün daha da kudretlenmektedir. Bu süreçte atılacak her rasyonel adım, kurulacak her stratejik ortaklık ve hayata geçirilecek her ekonomik hamle, yarının süper gücü olan Büyük Türkiye’nin temel taşlarını örecektir.
Nizam-ı Âlem/Adil Dünya Düzeni vizyonu, gökkubbe altında Türk’ün adaletinin, huzurunun ve refahının egemen olduğu bir dünya düzenini ifade eder; bu düzen, kılıcın ve kalemin, askeri kudretin ve ekonomik pazar hâkimiyetinin kusursuz bir uyum içinde çalışmasıyla mümkündür. Bugün Türkiye, elindeki tüm bu enstrümanları en üst düzeyde kullanabilecek kadirşinas bir devlet aklına, yetişmiş beşeri sermayeye ve çelikten bir iradeye sahiptir. Düşmanlarımızın sinsi planları ve engelleme çabaları, bu kutlu yürüyüşü durdurmaya yetmeyecek; aksine Türkiye, bu fırtınalı çağdan cihanşümul bir refah ve medeniyet imparatorluğu olarak çıkacaktır.
Burada detaylıca ortaya koyduğumuz Türkiye Yüzyılı ve Nizam-ı Âlem/Adil Dünya Düzeni vizyonu; askeri gücün ekonomik kudrete, ekonomik gücün ise küresel pazar hâkimiyetine dönüştürüldüğü stratejik aklın zirvesidir. İsrail ve İran’ın hedef aldığı asıl kudret, milletimizin bu eşsiz istiklal ve istikbal iradesidir; bu irade, ne küresel krizlere boyun eğecek ne de emperyalist hesaplara geçit verecektir. Küresel sistemin kökten sarsıldığı, Washington merkezli tek kutuplu dünya düzeninin çatırdadığı ve Orta Doğu’nun kalbinde Amerika, İsrail ile İran ekseninde patlak veren kanlı savaşın tüm coğrafyayı sardığı bu tehlikeli tarihsel eşikte, makalemizin başından sonuna kadar işlediğimiz en temel ve sarsılmaz hakikat tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir: Görünürde birbirlerini yok etmekle meşgul olan Siyonist İsrail çetesinin ve Fars nasyonalizminin-ırkçılığının kalesi Tahran yönetiminin asıl stratejik korkusu, hedefi ve kabusu asla birbirleri değil, bizzat Türkiye’nin kendisidir. Zira bu iki batıl aktör de çok iyi bilmektedir ki; zayıf, içine kapanık ve Batı’nın sömürü düzenine entegre olmuş o eski Türkiye devri ebediyen kapanmıştır.
Bugün karşımızda; yerli ve milli savunma sanayi hamleleriyle konvansiyonel üstünlüğünü tescillemiş, NATO içerisindeki kritik ağırlığını kendi milli çıkarları lehine kullanan, Rusya ve Çin dengesini rasyonel bir diplomasiyle yöneten, Suriye’den Irak’a, Körfez’den Afrika’ya kadar uzanan coğrafyada kalkınma ve güvenlik projelerine liderlik eden kudretli bir Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır. İsrail, "Arz-ı Mev’ud" hayalleriyle bölgeyi ateşe verirken, Türkiye’nin güneye inen çelik iradesinin kendi varoluşuna vurulacak nihai balyoz olduğunu bildiği için çılgına dönmektedir; İran ise Şii hilali safsatalarıyla yürüttüğü mezhepçi yayılmacılığın, Türkiye’nin tarihî coğrafyasına dönüşüyle tarihe gömüleceğini bildiğinden altımızdan kuyu kazmaktadır. Lakin ne Siyonist lobilerin sinsi projeleri ne de mollaların istihbarat oyunları, Türk milletinin beş bin yıllık devlet aklından süzülen bu yürüyüşünü durdurmaya muktedir olamayacaktır. Bizler, kılıcımızı adalet ve adil dünya düzeni için keskinleştirir, askeri kudretimizi küresel pazar hâkimiyetine ve ekonomik refaha tahvil edersek dünyaya barış ve huzur vadeden bir kutlu yürüyüşü başlatmış oluruz. Düşmanlık besleyen akıllar kendi çelişkilerinde boğulup tarihin çöplüğüne atılırken, Türkiye Cumhuriyeti de yeni dünya düzeninin kurucu baş aktörü olarak dünya çapında yükselişini ebediyen sürdürecek bir güce dönüşecektir.