Türk Devleti ve Türk Milleti Kavramları

Türk Devleti ve Türk Milleti Kavramları

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 15, 2026 - 21:20

Türkiye Cumhuriyeti kimin devletidir?

Bu sorunun cevabı için uzun hukuk tartışmalarına ihtiyaç yok. Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir, milleti Türk milletidir. İstiklâl Marşı “Kahraman ırkıma bir gül” diye seslenir; Anayasa’nın başlangıcında Türk milleti adı geçer, üçüncü maddesinde devletin dilinin Türkçe olduğu yazılıdır. Cumhuriyet kurulurken kullanılan siyasî dil de farklı değildir. Türk milleti ve Türk devleti sözleri sonradan uydurulmuş iki siyasî tabir değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri kullanılan kavramlardır.

Fakat bugün “Türk devleti” dediğinizde bunun ayrıca açıklanması istenebiliyor. Türk milleti dediğinizde kimin kastedildiği yeniden soruluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi milletinin adıyla anılması, başkalarına karşı söylenmiş bir söz gibi gösterilebiliyor. Devletin hangi millet tarafından kurulduğu konuşulurken, önce Türk adının neden sakıncalı olmadığını anlatmak zorunda bırakılıyoruz. Kendi devletimizin kendi milletinin adını taşımasını savunurken bile kendimizi açıklamak mecburiyetinde kalmamız üzerinde durulması gereken bir durumdur.

Türkiye Cumhuriyeti herhangi bir yerde tesadüfen kurulmuş idarî bir teşkilat değildir. Anadolu’nun işgal edildiği, Osmanlı Devleti’nin fiilen çöktüğü, orduların dağıtıldığı ve İstanbul’un işgal edildiği şartlarda verilen Millî Mücadele’nin ardından kuruldu. Devlet kurulurken ortada adı konulmamış bir nüfus topluluğu yoktu. İşgale karşı savaşan, vatanını kaybetmemek için ayağa kalkan ve kendi siyasî hâkimiyetini yeniden kuran bir millet vardı.

O milletin adı Türk milletiydi.

Bu adı bugün utanılacak bir miras gibi görmek, Cumhuriyet’in kuruluşunu da anlaşılmaz hâle getirir. Eğer ortada Türk milleti yoksa Millî Mücadele’yi veren kimdi? Eğer Türk devleti demek yanlışsa kurulan Cumhuriyet hangi milletin devletiydi? “Türkiye halkı” diyerek bu topraklarda yaşayan insanları anlatabilirsiniz; fakat bir ülkenin adı milletin adının yerini tutmaz. Toprak vardır, üzerinde yaşayan insanlar vardır; devlet kuran iradenin kendisini hangi milletin adıyla tanımladığı ise başka bir meseledir.

                                                                       ***

Türk milleti kavramını kan hesabına indirgemek, Cumhuriyet’in millî devlet anlayışını baştan yanlış okumaktır. Türkiye’nin tarihi içinde aynı vatana, aynı devlete ve aynı siyasî geleceğe bağlanan insanların müşterek iradesinden söz ediyoruz. Ailelerin kökenleri farklı olabilir; millî mensubiyet, insanların soy cetvelleri tek tek çıkarılarak kurulmaz.

Türkiye’de Türk milletinin varlığını tartışmalı hâle getirmek isteyen dil, bu müşterekliği parçalamaya yarıyor. İnsanlara durmadan hangi alt kimlikten geldikleri soruluyor. Aile kökenleri siyasî kimliğin önüne geçiriliyor. Dedelerin nereden geldiği, hangi dili konuştuğu, hangi mezhepten olduğu milletin kim olduğunu belirleyen esas ölçülermiş gibi sunuluyor. Birkaç nesildir aynı şehirlerde yaşayan, aynı orduda askerlik yapan, aynı devletin vatandaşı olan insanlar yeniden kökenlerine göre ayrılmaya çağrılıyor.

Türkiye böyle bir anlayışla nereye varabilir?

Anadolu’nun nüfus tarihi büyük göçlerle ve yer değiştirmelerle doludur. Balkanlardan ve Kafkasya’dan gelen muhacirler, yüzyıllar boyunca yer değiştiren aileler bu ülkenin hayatına karıştı. Her aileyi geçmişe doğru götürüp ayrı bir siyasî kimlik çıkarmaya kalkmak, millet fikrinin yerine sonu gelmeyen bir köken hesabı koyar.

Türkiye’nin şehirleri, bölgeleri, ağızları, musikisi ve yaşayışı birbirinden farklıdır. Bu çeşitliliği bir arada tutan devlet ve millet bağıdır. Türkiye’yi devlet yapan şey, her farklılığın kendisine ayrı bir siyasî egemenlik istemesi değil, aynı devletin içinde müşterek bir millet hayatının sürmesidir.

Millî devlet fikrinden rahatsız olan çevrelerin karşısındaki en büyük engellerden biri de budur. Kuvvetli bir millet fikri insanı etnik kökeninden, mezhebinden, aşiretinden, mahallesinden ve siyasî cemaatinden daha geniş bir mensubiyete bağlar. İnsan devletini kendi devleti, vatanı kendi vatanı, başka şehirde yaşayan vatandaşı da kendi milletinden gördüğünde onu küçük parçalara ayırmak zorlaşır.

                                                                      ***

Ayrılıkçı siyaset farklılığı tanımakla yetinmez; o farklılığa ayrı bir siyasî tarih ve ayrı bir gelecek biçmeye çalışır. İnsanları bir arada tutan ortak bağlar zayıfladıkça köken, mezhep veya bölge siyasî sınır talebinin gerekçesine çevrilir. Komşuluk ve vatandaşlık bağı da bunların gerisine düşerse, insanların kendilerini aynı milletin mensubu sayması giderek zorlaşır.

Irak, Suriye ve Yugoslavya tecrübeleri, etnik ve mezhebî kimliklerin siyasî egemenlik kavgasına dönüştüğü ülkelerde devlet bütünlüğünün nasıl hedef alınabildiğini gösterdi. Türkiye’nin toplumsal yapısını durmadan alt kimliklere bölerek anlatmak bu yüzden masum bir kelime tercihi sayılamaz.

Türk devleti sözü, Türkiye’nin hangi millete ve hangi tarihî iradeye dayandığını açıkça ifade eder. Başka devletler kendi millî kimliklerini ve tarihlerini devlet hayatının tabii bir parçası sayarken Türkiye’nin kendi adını durmadan açıklamak zorunda bırakılması başlı başına siyasî bir baskıdır.

Sonunda şu soruyla karşılaşıyoruz: Devlet kime,hangi kimliğe dayanacak? Türk milletini ortak siyasî irade olmaktan çıkarıp birbirinden kopuk kimliklerin geçici uzlaşmasına indirgerseniz, devleti ayakta tutan tarihî mensubiyet de zayıflar. İdarî sınırlar değişmeyebilir; fakat o sınırların çizdiği toprağı vatan yapan millet şuuru güç kaybeder.

Türk milletinin adı devlet dilinde ve devlet hayatında daha az anılmaya başladığında ortaya tarafsız bir düzen çıkmaz. Etnik siyaset daha ileri taleplerle gelir, mezhep siyaseti daha fazla güç kazanır, bölgesel kimlikler millî kimliğin önüne geçirilmeye başlanır. Türkiye’de yaşayan insanları birleştiren millet bağını zayıflatıp daha küçük kimliklerden huzurlu bir bütün çıkacağını beklemek, ülkenin tarihini ve bulunduğu coğrafyayı görmezden gelmektir.

                                                                      ***

Devlet ile millet arasındaki bağ zayıflarsa vatandaşın devlete bakışı da değişir. Devlet “bizim devletimiz” olmaktan çıkıp Ankara’daki bir yönetim cihazı gibi görülmeye başladığında vatandaşlık da kuru bir hukuk bağına dönüşür. Türkiye gibi ağır tarihî tecrübelerden geçmiş bir ülkede devlet ile millet arasındaki bağın kâğıttaki vatandaşlık maddelerinden daha kuvvetli olması gerekir.

Türk devleti denildiğinde bu topraklarda yaşayan milyonlarca insanın devleti anlaşılır. Türk milleti denildiğinde o devletin sahibi olan millet anlaşılır. Bu iki kavram birbirinden koparıldığında Cumhuriyet’in dayandığı millet anlayışı da tartışılır hâle gelir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin millî vasfını korumak için Türk adından utanmaya, onu paranteze almaya veya her kullanıldığında özür diler gibi açıklamaya ihtiyaç yoktur. Bu devlet, Türk milletinin tarih boyunca ödediği ağır bedellerin ardından elinde kalan son büyük siyasî varlığıdır.

Onu milletinden ayırmaya kalkmak, yalnız bir kelimeyi değiştirmek anlamına gelmez.

Devletin Adı ve Kuruluş Esasları

Bir devletin adı rastgele seçilmiş birkaç kelimeden ibaret değildir. O ad, devletin hangi tarihî şartlarda doğduğunu ve hangi siyasî devamlılığın parçası olduğunu anlatır. Türkiye Cumhuriyeti adı da böyledir. “Türkiye” dediğimiz coğrafya ile Türklerin bu topraklardaki bin yıla yaklaşan siyasî hâkimiyeti birbirinden koparılamaz. Bu ülkenin adının Türkiye olmasının sebebi yalnız bugün burada yaşayan nüfus değildir; Anadolu’nun Türklerle birlikte kazandığı tarihî ve siyasî kimliktir.

Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te hukukî şeklini aldı; fakat onu kuran siyasî iradenin arkasında uzun bir devlet tarihi vardı. Millî Mücadele’den Osmanlı’ya, Selçuklu’ya ve Anadolu’daki Türk devletlerine uzanan tecrübe, Türkiye Cumhuriyeti’nin devraldığı tarihî birikimdir. Cumhuriyet, yıkılan imparatorluğun ardından vatanını kaybetmemek için savaşan Türk milletinin kurduğu devlettir.

Bugün Türkiye’nin kuruluş esasları üzerinde yürütülen tartışmalar bu tarihî devamlılığı da ilgilendiriyor. Cumhuriyet, sanki geçmişi olmayan ve 1923 yılında sıfırdan meydana getirilmiş bir devletmiş gibi anlatıldığında Türk devlet tarihinin büyük bir kısmı yok sayılıyor. Cumhuriyet’i Osmanlı’ya karşı kurulmuş bir rejim gibi görmek de aynı kopukluğu doğuruyor. Osmanlı’yı seven Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’i seven Osmanlı’ya mesafeli durmak zorundaymış gibi yıllarca sürdürülen kavga, Türk tarihini kendi içinde bölmekten başka ne işe yaradı?

Alparslan’ın Malazgirt’te açtığı yol ile Mustafa Kemal Paşa’nın Millî Mücadele’de savunduğu vatan birbirine düşman iki tarihin konusu değildir. Fatih Sultan Mehmed ile Cumhuriyet’in kurucularını birbirine rakip hâle getirmenin de Türk milletine kazandırdığı bir şey yoktur. Biri başka bir çağın, diğeri başka bir çağın devlet adamıdır. Türk tarihini sevmenin şartı, kendi tarihimizin bir dönemini seçip geri kalanıyla kavga etmek değildir. Devletimizin tarihî hafızası Selçuklu’yu da Osmanlı’yı da Millî Mücadele’yi de Cumhuriyet’i de taşıyabilecek kadar büyüktür.

Fakat Türkiye’de tarih çoğu zaman siyasî kampların elinde parçalandı. Bir kesim Osmanlı geçmişini küçümserken başka bir kesim Cumhuriyet’in kuruluş yıllarıyla hesaplaşmayı siyasî kimliğinin parçası hâline getirdi. Bir tarafta “eski Türkiye” denilerek Cumhuriyet’in belirli dönemleri değersizleştirildi, diğer tarafta Osmanlı geçmişi geriliğin kaynağı gibi gösterildi. Türk milletinin çocukları kendi devlet tarihlerini bir bütün olarak öğrenmek yerine hangi dönemi sevip hangi dönemden nefret etmeleri gerektiğini tartıştı.

Bunun zararı tarih bilgisindeki eksiklikle sınırlı kalmıyor. Devletin kuruluşundan beri değişmemesi gereken esaslar da günlük siyasî kavganın konusu yapılıyor. Her yeni siyasî dönem devleti yeniden tarif etmeye kalktığında, hükümetlerin değiştirebileceği işler ile devletin devamlılığını sağlayan esaslar birbirine karışıyor. İktidarlar seçimle gelir ve gider. Devlet ise her seçimden sonra yeniden kurulmaz. Bir hükümetin programı devletin tarihinin ve kuruluş esaslarının yerine geçemez.

                                                                   ***

Türkiye Cumhuriyeti Türk milletine, istiklâle, vatanın bütünlüğüne ve millî egemenliğe dayanır; Türkçe, bayrak ve İstiklâl Marşı da bu devletin değişmez sembolleridir. Bunları herhangi bir hükümet meydana getirmediği gibi herhangi bir siyasî partinin malı olarak da görülemez. Türkiye’de iktidar olmak, devletin geçmişini kendi siyasî anlayışına göre yeniden yazma hakkı vermez.

Bunun neden önemli olduğunu anlamak için çevremizdeki ülkelere bakmak yeter. Bir devletin hangi millete dayandığı, sınırlarının nasıl oluştuğu ve vatandaşlarının o devleti neden kendi devleti saydığı belirsizleşirse, dışarıdaki güçler de içerideki ayrılıkçı hareketler de bundan yararlanır. Türkiye’nin sınırları üzerinde tarih boyunca hesabı bulunan devletler varken, devletin millî kimliğini belirsizleştirmenin bedelini yalnız bir anayasa tartışması sayamayız.

Sevr, Anadolu’daki Türk siyasî hâkimiyetini parçalamayı hedefleyen düzenin açık belgesiydi; Millî Mücadele bu tasarıyı savaşarak bozdu. Lozan’da tanınan Türkiye Cumhuriyeti de bu askerî ve siyasî mücadelenin sonucunda kuruldu. Bu uğurda ödenen bedel unutulursa, eldeki devletin hangi şartlarda korunduğu da gözden kaçar.

Türkiye’nin adı üzerinde zaman zaman çıkan tartışmaları da bu tarihten ayrı düşünemeyiz. “Türkiye” sözünün içindeki Türk adını görünmez kılıp bu ülkeyi yalnız Anadolu’da yaşayan çeşitli toplulukların ortak idarî düzeni gibi tarif etmek, devleti kuran milletin kim olduğunu ikinci plana atar. Türkiye bir şirket ortaklığı değildir. İnsanların belli bir tarihte bir araya gelip üzerinde anlaştığı geçici bir idarî sözleşme de değildir. Bu devletin arkasında savaşlar, göçler, kaybedilmiş topraklar, şehitler, işgaller ve sonunda kazanılmış bir istiklâl vardır.

Devletin kuruluş tarihini birbirinden kopuk toplulukların ayrı ayrı hikâyelerine çevirmek, Millî Mücadele’yi müşterek kurtuluş iradesi olmaktan çıkarır. Türk milleti yerine yan yana duran topluluklar konulduğunda, devleti kuran ortak irade de parçalanır; her topluluk kendi tarihini ve siyasî talebini müşterek tarihten daha önemli saymaya başlar.

Türkiye’nin çevresindeki siyasî baskılar yüzünden bu konu soyut bir hukuk tartışması olarak görülemez. Ege ve Doğu Akdeniz’de egemenlik haklarımızı daraltmak isteyen siyaset, güney sınırlarımızdaki yapılanmalar ve Ermeni meselesi üzerinden sürdürülen talepler ortadayken, devletin kendisini hangi tarihe ve hangi millete bağlı gördüğü doğrudan güvenlik meselesidir.

Devletin millî kimliği belirsizleştikçe, Türkiye’den istenen bazı değişiklikleri içeride de savunanların sayısı artar. Bu isteklerin insan hakları, demokratikleşme veya çoğulculuk gibi kulağa hoş gelen sözlerle sunulması sonucu değiştirmez. Devlet, sözlerin kulağa nasıl geldiğine değil, istenen değişikliğin egemenliğine ve ülke bütünlüğüne ne yapacağına bakar.

Osmanlı Devleti’nin son döneminde büyük devletler, çeşitli toplulukların haklarını koruma iddiasıyla imparatorluğun iç işlerine karıştılar. Islahat baskıları, konsolosluk faaliyetleri ve dış himaye ilişkileri Osmanlı’nın kendi ülkesinde kendi kararını verme gücünü zayıflattı; ayrılıkçı hareketlerle büyük devletlerin hesapları birbirini besledi. Millî meselelerin dış müdahale bahanesine çevrilmesinin bedeli Türk tarihinde yeterince ağırdır.

Bugün aynı yöntemlerin aynı adlarla karşımıza çıkması gerekmez. Türkiye kendi iç düzeni hakkında karar verirken dış baskıyı, yabancı merkezlerin taleplerini veya onların içeride kurduğu siyasî nüfuzu belirleyici hâle getirirse kaybettiği şey yine egemenliğidir.

                                                                    ***

Türkiye’de devletin kuruluş esaslarını değiştirecek meselelerin günlük siyasetin heyecanıyla ele alınması kabul edilemez. Bir seçim kazanmak milletin tarihini yeniden yazma yetkisi vermez. Mecliste çoğunluk elde etmek de devletin sahibini değiştirme hakkı doğurmaz. Hükümetlerin ömrü sınırlıdır; devletin temel esasları bir siyasî kadronun dönemlik tercihine bırakılamaz.

Türk milletinin devlet içindeki yerini belirsizleştiren her değişiklik, egemenliğin kime ait olduğu sorusunu da yeniden ortaya çıkarır. “Türk milleti” yerine düşünülen yeni tariflerin hangi siyasî ihtiyacı karşıladığı ve Türkiye’nin hangi meselesini gerçekten çözeceği bu nedenle sorulmalıdır. Milletin ortak adından vazgeçmek ayrılıkçı talepleri sona erdirmediği gibi Türkiye üzerinde hesabı bulunan devletlerin siyasetini de değiştirmez.

Devletin kuruluş esaslarından verilen her taviz, daha sonra ortaya çıkacak taleplere dayanak yapılabilir. Millet adı, vatandaşlık tarifi, resmî dil ve idarî yapı birbirinden ayrı meseleler değildir; birinden verilen taviz ötekinin de tartışılmasını kolaylaştırır. Üstelik tavizin nerede biteceğine yalnız tavizi veren taraf karar veremez.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esaslarında yapılacak değişiklikleri sıradan hukuk düzenlemeleri gibi görmek ağır bir hata olur. Devletin adı, milleti, dili, bayrağı ve ülkesi birbirinden bağımsız değildir. Bunların hepsi birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi devlet olduğunu anlatır.

Türk milleti yüzyıllar boyunca çok devlet kaybetti. Balkanlar’dan çekildi, Kafkasya’da ağır kayıplar yaşadı, Ortadoğu’dan ayrıldı, Anadolu’nun işgalini gördü. Cumhuriyet bütün bu kayıpların ardından elde kalan vatan üzerinde kuruldu.

Türkiye Cumhuriyeti’ni geçmişinden, milletinden ve onu kuran iradeden koparmaya çalışan her siyasî anlayış, Türk milletinin elinde kalan devleti de yeniden tartışılır hâle getirir.

Devletin Kurucu Esaslarının Zayıflatılması

Türkiye’de bazı siyasî tekliflerin yıllar içinde nasıl karşılandığına bakmak öğreticidir. Otuz yıl önce büyük tepki doğuran bir söz bugün aynı tepkiyle karşılaşmayabiliyor. İnsanlar o düşünceyi benimsememiş olabilir; fakat onu duya duya alışmış olabilirler. Dün düşünülemez sayılan bir teklif bugün siyasî seçeneklerden biri gibi önümüze konulabiliyorsa, devletin temel meselelerinde meydana gelen değişikliği yalnız kanun maddelerine bakarak anlayamayız.

Devletlerin bazı esasları vardır; bunlar her seçimden sonra yeniden belirlenmez. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı, ülkenin bütünlüğü, devletin millî vasfı ve Türk milletinin müşterek siyasî varlığı da böyledir. Cumhuriyet’i kuran nesil bunları masa başında seçilmiş kavramlar olarak görmedi. İmparatorluğun parçalanmasını, toprak kayıplarını ve yabancı devletlerin Osmanlı üzerindeki baskılarını yaşamıştı. Anadolu’nun bile paylaşılmak istendiği günlerden çıkılmıştı. Bugün bize çok sert veya değişmez görünen bazı devlet esaslarının arkasında bu tecrübe vardır.

Aradan bir asır geçince geçmişte yaşananlarla kurduğumuz bağ da zayıflıyor. Millî Mücadele bugünün insanının hatırası değil, tarihidir. Balkanlardan Anadolu’ya gelen muhacirlerin yaşadıklarını bilen ailelerin sayısı azalıyor. Devletin parçalanmasının insanların hayatını nasıl değiştirdiğini yeni kuşakların büyük bölümü kitaplardan öğreniyor. Geçmiş bizden uzaklaştıkça, o günlerde neden vazgeçilmez görülen esasların bugün niçin korunması gerektiğini anlatmak da zorlaşıyor.

Bir toplum geçmişte ödediği bedelin sebebini unutursa, eski bir siyasî talep yeni bir adla karşısına çıktığında onu yeni sanabilir. Tepki doğuran bir düşünce daha yumuşak kelimelerle yeniden anlatılabilir; önce kabul edilmesi kolay tarafı söylenir, öteki talepler zamanla ortaya konur. İlk itirazın neye ve neden yapıldığı unutulunca insanların tartışmaya baktığı yer de değişir.

                                                                   ***

Türkiye’de devletin temel düzenini ilgilendiren meselelerde kelimelerin güzel seçilmiş olmasına aldanamayız. Bir siyasî teklif kendisini hangi adla sunarsa sunsun, sonunda Türkiye’de neyi değiştireceğine bakmak gerekir. Devletin yetkisi azalacak mı? Ülkenin siyasî bütünlüğü zarar görecek mi? Türk milletinin devleti kendi devleti saymasını sağlayan bağ zayıflayacak mı? Kulağa hoş gelen kavramlar bu soruların cevabı değildir.

Devletin temel meselelerine karşı gösterilen duyarlılık da zamanla zayıflayabiliyor. Bir dönem büyük siyasî hareketlerin birlikte savunduğu bir konu, bir partinin onu çok kullanması yüzünden yalnız o partinin görüşüymüş gibi algılanabiliyor. Hükümete duyulan tepki devlete yöneliyor, parti kavgası yüzünden müşterek millî değerler de tartışmalı hâle geliyor. Siyasî partiler değişiyor; fakat insanların zihninde meydana gelen bu bozulma seçim gecesi ortadan kalkmıyor.

Türkiye hakkında dışarıdan konuşan devletlerin her biri kendi çıkarını gözetir. Amerika, Avrupa devletleri ve Rusya, Türkiye’nin idarî veya siyasî yapısı hakkında konuşurken kendi bölgesel hesaplarını bir kenara bırakmaz. Yabancı bir devletin Türkiye’de görmek istediği düzenin Türk milletinin menfaatiyle aynı olduğunu kabul edemeyiz.

Bir siyasî fikir yıllarca tekrarlanırsa toplumun ilk tepkisi zamanla azalabilir. Başta kabul edilmeyen bir teklif önce konuşulur hâle gelir, ardından bir partinin programına girebilir. Milletin daha önce üzerinde birleştiği bir konuda kararsızların çoğalması, o esası değiştirmek isteyenlerin önündeki engelleri azaltır.

Yeni nesiller bu tartışmaların ilk günlerini yaşamadan yetişiyor. Yıllardır gazetelerde yazılan, televizyonlarda konuşulan ve siyasette temsil edilen bir görüş, genç insanın karşısına mevcut düzenin olağan tartışmalarından biri gibi çıkabiliyor. Devlet kurulurken önem verilen esasların nedenleri anlatılmazsa, önceki kuşakların bunlara neden sert biçimde karşı çıktığı da unutulur.

                                                                     ***

Devletin temel esaslarını bir hukuk metni tek başına koruyamaz. Millet o esasların neden var olduğunu bilmiyorsa, onları değiştirmek siyaseten daha kolay olur. Türkiye’nin tarihini, devletinin hangi şartlarda kurulduğunu ve bu coğrafyada devletsiz kalmanın ne demek olduğunu bilen insanın göstereceği direnç de bu bilgiden doğar.

Bu zayıflama insanların kullandığı sözlerde de kendisini belli eder. Devletin bütünlüğünü savunan kişi kendisini açıklamak zorunda bırakılır, millî devlet fikri geri kalmışlık diye küçümsenir, bağımsızlıkta ısrar etmek dünyadan kopmak sayılır, ortak millî kimliği savunmak ise dışlayıcılıkla suçlanırsa insanların meseleye bakışı değişir. Değişiklik isteyenler kendi tekliflerinin ne getireceğini anlatmak yerine, mevcut düzeni savunanları kendilerini savunmaya mecbur bırakırlar.

Türk milletinin kendi devletini savunmaktan mahcup olduğu bir ülke, dışarıdan gelecek baskıya karşı eskisi kadar sağlam duramaz. Kendi tarihine güvenmeyen, devletinin hangi esaslarla ayakta kaldığını bilmeyen ve her millî kavramı bir siyasî tarafın sözü gibi gören toplumun birlikte tavır alması zorlaşır. Türkiye’ye karşı hesabı bulunanların işine yarayan da böyle bir dağınıklıktır. Karşılarında ne istediğini bilen bir millet yerine, devletinin temel meselelerinde sürekli birbirini ikna etmeye çalışan bir toplum bulurlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği birkaç siyasî kadronun vereceği karardan ibaret değildir. Bugün görevde bulunanlar gider, yeni hükümetler kurulur. Fakat toplum kendi devletinin hangi esaslarla devam edeceği konusunda bir kere kararsız hâle gelirse, sonraki siyasî kadrolar da bu şartlarda karar verir.

Devletin kurucu esaslarını zayıflatmak için anayasadan mutlaka bir hüküm çıkarmak gerekmez. O hükmün neden korunduğunu unutturmak, onu savunanları yalnız bırakmak ve yerine ne konulacağını sorgulatmamak da aynı sonuca götürebilir. Devletin millî vasfı üzerindeki ortak kabul zayıfladıkça, Türkiye’nin nasıl bir devlet olması gerektiğine dışarıdan veya içeriden yön vermek isteyenlerin karşısındaki engeller azalır.

Türk milleti kendi devletinin hangi esaslarla devam edeceğine kendisi karar vermek zorundadır. Bu konuda kararsız kalırsa başkalarının istekleri daha kolay kabul görür. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız, millî ve bütün bir devlet olarak varlığını sürdürmesi, bu esasların niçin korunması gerektiğini bilen ve gerektiğinde onları savunabilen bir milletin varlığına bağlıdır.