TÜRK LİRASININ ALIM GÜCÜNÜ KORUMAK MİLLİ BİR SORUMLULUKTUR !
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir insanın eline geçen paranın ayın başındaki anlamıyla ayın sonundaki anlamı aynı değilse, orada yalnızca fiyatların değişmesinden söz edemeyiz. Çünkü paranın satın alma gücü, rakamların ötesinde bir hayat ölçüsüdür. İnsan emeğinin karşılığını alır, o karşılıkla evini geçindirir, çocuğunun eğitimini planlar, ihtiyaçlarını karşılar, geleceği için kenara para koyar. Kazancın nominal olarak artması fakat aynı kazançla daha az ihtiyaç karşılanabilmesi, insanın kendi emeği üzerindeki kontrol duygusunu da zayıflatır. Bu nedenle Türk Lirası’nın alım gücünü korumak, yalnızca ekonomistlerin, finans çevrelerinin veya kamu maliyesinin tartışacağı teknik bir mesele değildir. Doğrudan doğruya vatandaşın emeğinin değerini, ailesinin yaşam standardını ve geleceğe ilişkin güvenini ilgilendiren bir meseledir. Bir ülkenin parasının değeri, o ülkenin insanının ürettiği değerden bağımsız düşünülemez.
Ekonomik güvenin kaybolduğu yerde insanlar yalnızca daha pahalı alışveriş yapmaz; davranışlarını da değiştirir. Uzun vadeli planlar kısalır, tasarruf yapmak zorlaşır, yatırım kararları ertelenir, insanlar geleceği öngörmek yerine günü kurtarmaya yönelir. İşletmeler maliyetlerini hesaplamakta zorlandığında yeni istihdam yaratma konusunda daha temkinli davranabilir. Gençler ev, otomobil, eğitim veya girişim gibi hedeflerini sürekli ileriye bırakabilir. Aileler gelirlerinin büyük bölümünü temel ihtiyaçlara ayırmak zorunda kaldığında kültürden eğitime, sosyal hayattan kişisel gelişime kadar pek çok alan ikinci plana itilebilir. Böyle bir tablonun uzun süre devam etmesi, ekonominin sınırlarını aşarak toplumsal psikolojiye dokunur. Bu yüzden alım gücü, yalnızca vatandaşın bugün ne satın alabildiğiyle değil, yarını ne kadar güvenle planlayabildiğiyle de ilgilidir.
Buradan hareketle Türk Lirası’nın alım gücünü korumak, milli güvenlik kavramının ekonomik boyutuyla birlikte değerlendirilmelidir. Milli güvenlik yalnızca sınırların korunması, askeri kapasitenin geliştirilmesi veya dış tehditlere karşı tedbir alınması değildir. Bir ülkenin kritik ihtiyaçlarını kriz dönemlerinde karşılayabilmesi, temel üretim kapasitesini sürdürebilmesi, enerji ve gıda arzını güvence altında tutabilmesi, teknolojik altyapısını geliştirebilmesi ve ekonomik şoklara dayanabilmesi de güvenliğin parçasıdır. Çünkü ekonomik olarak kırılgan hâle gelen bir ülkenin karar alma alanı daralabilir. Dışarıdan gelen ekonomik baskılar, enerji maliyetleri, tedarik sorunları veya küresel finansal dalgalanmalar içeride daha güçlü hissedilebilir. Ekonomik dayanıklılık bu nedenle devletin kriz anındaki hareket alanını belirleyen stratejik unsurlardan biridir.
Dış politika da bu ekonomik zeminden ayrı düşünülemez. Bir devletin masadaki diplomatik ağırlığı, yalnızca siyasi söyleminin gücüyle oluşmaz. Üretim kapasitesi, ticaret hacmi, teknoloji seviyesi, enerji kaynaklarına erişimi, lojistik kabiliyeti ve finansal dayanıklılığı da o ülkenin uluslararası ilişkilerdeki hareket alanını belirler. Türkiye'nin dış politikada çok yönlü ve bağımsız kararlar alabilmesinin arkasında güçlü bir ekonomik yapı bulunması gerekir. Başka ülkelerle ticaret yapmak başka şeydir, kritik ihtiyaçlarda sürekli bağımlı olmak başka şey. Küresel ekonomiye entegre olmak zorundayız; fakat entegrasyon ile kırılganlık arasındaki farkı doğru okumak gerekir. Kendi üretim kapasitesini geliştiren, kritik teknolojilere yatırım yapan ve yüksek katma değerli ürün ihraç edebilen bir ekonomi, dış politika bakımından daha geniş bir seçenek alanına sahip olur.
Savunma sanayii bu ilişkinin en görünür örneklerinden biridir. Bir ülkenin kendi savunma teknolojilerini geliştirmesi, yalnızca askeri bir kazanım değildir. Bunun arkasında üniversiteler, mühendisler, araştırma merkezleri, yazılım şirketleri, metalürji, elektronik, yapay zekâ, haberleşme, enerji, lojistik ve yüzlerce farklı tedarik halkası bulunur. Dolayısıyla savunma sanayiinde elde edilen her teknolojik kapasite, ekonominin başka alanlarında da birikim oluşturabilir. Ancak bu ekosistemin sürdürülebilir olması için ekonomik istikrar gerekir. Yüksek teknoloji üreten bir ülkenin nitelikli insan kaynağını içeride tutabilmesi, araştırmaya kaynak ayırabilmesi ve özel sektörün uzun vadeli yatırım yapabilmesi, genel ekonomik güven ortamıyla yakından ilişkilidir. Savunma sanayii ile ekonomi arasındaki ilişki tam da burada stratejik bir nitelik kazanır.
Aynı mantık enerji güvenliği için de geçerlidir. Enerjide dışa bağımlılık yalnızca enerji faturası anlamına gelmez; sanayinin maliyetini, ulaştırma giderlerini, üretim fiyatlarını ve nihayetinde hane halkının bütçesini etkiler. Benzer biçimde gıda güvenliği de yalnızca tarım politikası değildir. Çiftçinin üretim maliyeti, gübre ve yem fiyatları, sulama, lojistik, depolama, soğuk zincir ve dağıtım sistemleri birbirine bağlıdır. Bir ülkede enerji, gıda, sanayi ve lojistik zincirleri ne kadar dayanıklıysa ekonomik şokların vatandaşa yansıması da o ölçüde yönetilebilir hâle gelir. Bu nedenle ekonomik bağımsızlık, tek bir sektörde başarı elde etmekten çok, kritik alanların birbirini desteklediği bir dayanıklılık mimarisi kurabilmektir.
Toplumsal huzur açısından mesele daha da hassastır. İnsanların gelecek beklentisi sürekli olarak aşağı yönlü değişiyorsa, ekonomik mesele zamanla sosyal güven meselesine dönüşebilir. Gelir ile gider arasındaki mesafenin açılması, özellikle dar ve sabit gelirli kesimlerde yalnızca bütçe baskısı yaratmaz; toplumdaki adalet algısını da etkileyebilir. Burada önemli olan, ekonomik sorunları toplumsal gerilimlerin tek sebebi olarak görmek değildir. Fakat ekonomik öngörülebilirliğin sosyal istikrarın önemli unsurlarından biri olduğu da göz ardı edilemez. İnsanların çalışmanın, üretmenin ve tasarruf etmenin karşılığını alacağına inanması; toplumun geleceğe ilişkin ortak güven duygusunun güçlenmesine katkı sağlar.
Bu nedenle ekonomik politikanın merkezinde yalnızca büyüme oranının değil, büyümenin niteliğinin de bulunması gerekir. Bir ülke yüksek büyüme oranlarına ulaşabilir; fakat bu büyüme üretkenliği kalıcı biçimde artırmıyor, teknolojik kapasiteyi geliştirmiyor, yüksek katma değerli üretimi büyütmüyor ve geniş toplum kesimlerinin refahına sürdürülebilir biçimde yansımıyorsa, uzun vadeli dayanıklılık açısından beklenen sonucu vermeyebilir. Asıl mesele, Türkiye'nin kendi kaynaklarını daha verimli kullanabilmesi, nitelikli üretimi artırabilmesi, teknolojide daha üst basamaklara çıkabilmesi ve küresel ekonomide yalnızca tüketen değil, bilgi ve teknoloji ihraç eden bir konuma ilerleyebilmesidir.
Burada hukuk ve kurumsal öngörülebilirlik de ekonomik dayanıklılığın tamamlayıcı unsurlarıdır. Yatırımcı, girişimci, sanayici ve çalışan yalnızca bugünkü koşullara değil, yarının nasıl şekilleneceğine de bakar. Sermayenin uzun vadeli karar verebilmesi, girişimcinin yatırım yapabilmesi ve gençlerin yeni fikirlerle ekonomik hayata katılabilmesi için kuralların anlaşılabilir ve öngörülebilir olması gerekir. Kamu kaynaklarının verimli kullanılması, israfın azaltılması, üretken yatırımların desteklenmesi ve ekonomik fırsatların genişletilmesi bu nedenle yalnızca mali bir tercih değildir. Bunlar aynı zamanda ekonomik güvenin toplumsal altyapısını oluşturur.
Türk Lirası’nın alım gücünü korumak için üretim ekonomisinin güçlendirilmesi de bu nedenle vazgeçilmezdir. Kalıcı refah, yalnızca gelirlerin artırılmasıyla değil, o gelirlerin değerini koruyacak bir ekonomik yapı kurulmasıyla mümkündür. Yüksek teknoloji, yapay zekâ, savunma sanayii, yazılım, enerji, tarım teknolojileri, biyoteknoloji, lojistik ve ileri imalat gibi alanlarda üretim kapasitesinin büyütülmesi Türkiye'nin hem dış ticaret dengesine hem de stratejik bağımsızlığına katkı sağlayabilir. Burada amaç dünyadan kopmak değil; dünyayla rekabet edebilecek kadar güçlü bir üretim kapasitesi oluşturmaktır. Küresel sisteme açık fakat kritik alanlarda kendi kapasitesini geliştiren bir ekonomi, dış şoklara karşı daha dayanıklı olacaktır.
Bütün bu başlıklar aynı noktada birleşiyor: Bir ülkenin milli gücü, yalnızca sahip olduğu silahlarla veya ekonomik büyüklüğüyle değil, kriz karşısında ne kadar süre kendi ayakları üzerinde durabildiğiyle ölçülür. Ekonomik dayanıklılık bu nedenle savunma sanayiinin görünmeyen altyapısıdır. Üretim gücü dış politikanın maddi zemini, enerji ve gıda güvenliği toplumsal istikrarın dayanaklarından biri, güçlü para ise bütün bu yapının vatandaş tarafından hissedilen yüzüdür. Birinin zayıflaması diğerlerini de etkileyebilir.
Türkiye'nin hedefi, yalnızca daha büyük bir ekonomi olmak olmamalıdır. Daha üretken, daha teknolojik, daha rekabetçi, daha öngörülebilir ve vatandaşının emeğinin karşılığını koruyabilen bir ekonomik düzen oluşturmak esas mesele olmalıdır. Çünkü milli bağımsızlık yalnızca kendi kararını verebilmek değildir; o kararı uygulayabilecek ekonomik kapasiteye sahip olmaktır. Dış politikada bağımsız hareket edebilmek, savunma sanayiinde kendi teknolojisini geliştirebilmek, toplumsal huzuru koruyabilmek ve gelecek nesillere güçlü bir ülke bırakabilmek aynı zamanda ekonomik dayanıklılığa bağlıdır.
Türk Lirası'nın alım gücünü korumak bu nedenle bir muhasebe kaleminden çok daha büyük bir anlam taşır. Alım gücünü korumak emeği korumaktır. Emeği korumak aileyi korumaktır. Aileyi ve üretimi korumak toplumsal huzuru güçlendirmektir. Ekonomik dayanıklılığı güçlendirmek ise Türkiye'nin dış politikadaki hareket alanını, savunma kapasitesini ve stratejik bağımsızlığını tahkim etmektir.
Para yalnızca cebimizde taşıdığımız bir değer değildir; devlet ile vatandaş arasındaki ekonomik güven ilişkisinin de en somut göstergelerinden biridir. Bu nedenle Türk Lirası'nın değerini ve alım gücünü korumak, günü kurtaracak geçici bir hedef olarak değil, Türkiye'nin uzun vadeli milli dayanıklılık stratejisinin temel unsurlarından biri olarak görülmelidir.