Türkiye’nin 2031 Sınavı: Kuşatılma Kaygısından Stratejik Özerkliğe
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de şekillenen yeni güvenlik mimarisi, Türkiye’yi önümüzdeki beş yılın en kritik stratejik tercihlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor: Ankara, kendisini çevreleyen güç ilişkilerine yalnızca askerî reflekslerle mi cevap verecek, yoksa diplomasi, ekonomi, enerji ve savunma kapasitesini birleştiren bütüncül bir strateji mi geliştirecek?
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki iş birliğinin güvenlik, denizcilik, enerji ve askerî eğitim alanlarında derinleşmesi, Türkiye açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişme. Ancak bu üçlü ilişkiyi otomatik olarak Türkiye’ye karşı kurulmuş tek amaçlı bir cephe şeklinde okumak da stratejik bir hata olur. Asıl mesele, bu iş birliğinin bölgesel güç dengelerini nasıl değiştirdiği ve Türkiye’nin hangi araçlarla kendi hareket alanını koruyabileceğidir.
Asıl mesele ittifakların varlığı değil, Türkiye’nin seçeneklerinin genişliğidir.
Ankara’nın önündeki ikinci önemli başlık, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında geliştirilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması’dır. Ekim 2026 itibarıyla anlaşmanın Türkiye’deki onay süreci gündemdedir. Dolayısıyla bunun tamamlanmış, bütün hükümleri yürürlüğe girmiş bir askerî ittifak gibi değerlendirilmesi doğru değildir. Bununla birlikte savunma sanayii, istihbarat paylaşımı ve güvenlik koordinasyonu bakımından önemli bir iş birliği potansiyeli taşımaktadır.
Ancak burada ince bir çizgi vardır. Türkiye, yeni ortaklıklar kurarken güvenliğini güçlendirmeli; fakat başka ülkelerin çatışmalarına otomatik biçimde sürüklenme riskini de yönetmelidir. Caydırıcılık, yalnızca askerî kapasiteyle değil, o kapasitenin hangi koşullarda kullanılacağını belirleyen siyasi iradeyle anlam kazanır.
Bu nedenle Mekke Paktı’nın başarısı, imzalanan belgelerin veya düzenlenen tatbikatların sayısıyla ölçülmemelidir. Ortak üretim, teknoloji transferi, lojistik kapasite ve kriz anında koordinasyon gibi somut sonuçlar aranmalıdır. Türkiye’nin katkısı da yalnızca silah ve ekipman tedarikine indirgenmemeli; yüksek teknoloji, bakım-onarım, elektronik harp ve savunma sistemlerinin sürdürülebilirliği üzerinden geliştirilmelidir.
İran dosyası ise Türkiye’nin stratejik özerkliğinin gerçek sınavıdır.
Ankara ile Tahran arasındaki ilişkiler rekabet ve iş birliğini aynı anda barındırıyor. Suriye, Irak, enerji güzergâhları ve bölgesel nüfuz mücadelesi iki ülkeyi zaman zaman karşı karşıya getirirken ekonomik ilişkiler ve bölgesel istikrar ihtiyacı diyaloğu zorunlu kılıyor. Ekim 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve İran arasında bölgesel güvenlik üzerine yürütülen temaslar da bu diplomatik alanın bütünüyle kapanmadığını gösteriyor.
Türkiye’nin burada yapması gereken, İran’la diyaloğu sürdürürken güvenlik risklerini küçümsememektir. Düzenli diplomatik temas, askerî kazaları önleyecek iletişim kanalları ve bölgesel krizlerde ortak çıkarların belirlenmesi, gerilimi yönetmenin temel araçları olmalıdır. Diplomasi, tehditleri görmezden gelmek değildir; tehditlerin kontrolsüz çatışmaya dönüşmesini önlemektir.
Önümüzdeki beş yıl için Türkiye’nin askerî ve diplomatik politikası üç ilkeye dayanmalıdır: caydırıcılık, kriz yönetimi ve stratejik esneklik. Hava savunması, insansız sistemler, elektronik harp ve erken uyarı kapasitesi güçlendirilirken bu yatırımların maliyeti, operasyonel etkisi ve dışa bağımlılık düzeyi de ölçülmelidir. Güçlü bir savunma sanayii, ancak ekonomik sürdürülebilirlikle birleştiğinde gerçek bir stratejik avantaj üretir.
Ekonomik cephe en az askerî alan kadar önemlidir. Savunma sanayiinde ortaklıklar, Türkiye’de katma değer yaratmalı; teknoloji transferi, nitelikli istihdam ve ihracat kapasitesi sağlamalıdır. Körfez ülkeleriyle ilişkiler geliştirilirken Avrupa Birliği ile ticaret ve yatırım bağlarının zayıflatılmaması da kritik önemdedir. Türkiye’nin seçeneklerini artıran, tek bir pazara veya finansman kaynağına bağımlılığını azaltan her adım stratejik özerkliği güçlendirir.
Enerji politikası da bu tablonun merkezindedir. Türkiye’nin enerji ticaret merkezi olma hedefi, yalnızca boru hatları ve transit güzergâhlarla gerçekleştirilemez. Yenilenebilir enerji, depolama, elektrik şebekesinin esnekliği ve enerji verimliliği aynı stratejinin parçaları olmalıdır. Doğu Akdeniz’deki enerji projeleri ise siyasi gerilimin aracı olmaktan çıkarılıp, hukuki uyuşmazlıkları ve güvenlik kaygılarını gözeten müzakere zeminlerine taşınmalıdır.
2027–2031 dönemi için mesele, doğru öncelikleri doğru sırayla uygulamaktır. İlk yıl risk haritaları ve ölçülebilir hedefler belirlenmeli; ikinci yıl kurumsal iş birliği ve yatırım projeleri geliştirilmelidir. 2029’da projelerin somut sonuçları denetlenmeli, 2030’da enerji ve savunma altyapısının krizlere dayanıklılığı test edilmeli, 2031’de ise bağımsız bir değerlendirmeyle başarılar ve başarısızlıklar ortaya konulmalıdır.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde üç olasılık bulunuyor: sert bloklaşma içinde maliyetli bir rekabet, ekonomik iş birliğini önceleyen bölgesel yumuşama veya ikisi arasında gidip gelen belirsiz bir denge. En akılcı seçenek, üçüncü yolun belirsizliğine mahkûm olmadan ilk iki ihtimalin risklerini yönetebilen bir stratejik özerklik politikasıdır.
Türkiye, güvenliğini yalnızca karşı ittifaklar kurarak sağlayamaz. Asıl güç; gerektiğinde caydırabilmek, gerektiğinde müzakere edebilmek ve hiçbir aktörün Türkiye’nin karar alanını tek başına belirleyememesini sağlamaktır. 2031’in kazananı, en fazla cephe açan değil; en fazla seçeneği koruyan ülke olacaktır.