ALLAH RIZASIYLA BAŞLAYIP HOLDİNGE DÖNÜŞENLER
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Cemaat adı altında dolaşan kasalar, büyüyen şirketler, fabrikalar, oteller, gayrimenkuller, kuyumculuk şirketleri ve sonunda ortaya çıkan holding büyüklüğündeki ekonomik yapılar…
Türkiye aslında bu filmi ilk defa seyretmiyor. FETÖ döneminde de hikâyenin başlangıcı son derece masumdu.
Öğrenci okutulacaktı, yurt yapılacaktı, burs verilecekti, “altın nesil” yetiştirilecekti.
Anadolu’nun en ücra köşesindeki insan bile cebindeki üç kuruştan bir kısmını “Allah rızası için” ayırıyor, esnaf kazancından pay veriyor, kurban derisini teslim ediyor, zekâtını, fitresini, sadakasını bir hizmetin parçası olduğuna inanarak gönderiyordu.
Sonuç ne oldu? Altın nesil yetiştiriyoruz diyenlerin akrep nesil yetiştirdiğini hep birlikte görmüş olduk.
En altta gerçekten ibadet eden, gerçekten hayır yaptığını düşünen, çocuğunun iyi bir eğitim almasını isteyen milyonlarca insan vardı. Fakat yukarı doğru çıktıkça aynı masumiyetin devam edip etmediğini yıllar sonra anlaşıldı.
Sohbet halkalarının yanına dershaneler, okullar, şirketler, medya kuruluşları, finans kurumları ve uluslararası ticaret ağları eklendi.
Bir gün dönüp baktığımızda önümüzde yalnızca dini bir topluluk değil, kendi içerisinde para üreten, parayı dolaştıran, kendi insanına satan, kendi insanından alan ve ekonomik gücünü yeniden kendi yapılanmasının büyümesinde kullanan devasa bir sistem vardı.
Asıl üzerinde durulması gereken de tam olarak budur: Din değil, dinin ekonomik güven sertifikasına dönüştürülmesi.
Normal hayatta biri sizden para istediğinde ne için istediğini sorarsınız. Bir şirkete ortak olacaksanız bilançosuna bakarsınız, birine borç verecekseniz geri ödeme gücünü araştırırsınız, yatırım yapacaksanız sermayesini, faaliyet alanını ve geçmişini incelersiniz.
Fakat mesele “Allah rızası” olduğunda iş değişir. “Bir çocuk okutacağız” denildiğinde hesap sormak ayıp kabul edilir, “Kur’an kursuna yardım edeceğiz” denildiğinde makbuz istemek neredeyse iman sorgulaması gibi görülür, “Hizmete destek olun” denildiğinde paranın birkaç yıl sonra hangi hesaptan çıkıp hangi şirkete girdiğini araştırmak kimsenin aklına gelmez. Tehlike de zaten burada başlar.
Manevi otorite ile mali otorite aynı elde birleştiğinde, kasayı sorgulamak inancı sorgulamakmış gibi gösterilebilir.
Paranın hesabını soran fitneci olur, şirketleşmeyi eleştiren hizmet düşmanı ilan edilir, yöneticilerin servetindeki artışı merak eden kişi cemaatten dışlanır. Böylece çok geniş bir kitlenin küçük küçük verdiği paralar, çok dar bir grubun yönettiği devasa bir ekonomik kaynağa dönüşebilir.
Bir fakirin yüz lirası tek başına hiçbir anlam ifade etmeyebilir; fakat yüz binlerce insanın bursu, zekâtı, fitresi, kurbanı, derisi ve bağışı yıllarca aynı havuzda toplandığında artık karşımızda hayır faaliyetinin ötesinde ciddi bir sermaye birikimi vardır.
Bugün bazı dini yapılanmalar çevresinde yürütülen soruşturmalarda onlarca şirketten, farklı sektörlere yayılmış ticari faaliyetlerden ve çok büyük para hareketlerinden söz edilmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.
Hukuken elbette soruşturma başka, mahkûmiyet başkadır; hakkında iddia bulunan herkes suçlu ilan edilemez.
Ancak devletin sorması gereken soru son derece açıktır: Bu şirketler hangi sermayeyle kuruldu, ilk para nereden geldi, yıllar içerisinde şirketlerin değeri hangi ticari faaliyetlerle büyüdü, birbirleri arasında gerçekleşen para transferlerinin ekonomik gerekçesi neydi, yurtdışına çıkan para varsa hangi faaliyet karşılığında çıktı ve nihai faydalanıcı kimdi?
Çünkü mesele yalnızca bir şirketin ne kadar ciro yaptığı değildir. Eğer bir yapının mensupları sürekli birbirinden alışveriş yapıyor, kendi şirketlerine iş veriyor, kendi çevresindeki işletmelerden mal alıyor, çocuklarını kendi okullarına gönderiyor, kendi yurtlarında barındırıyor ve kazancından yine aynı yapıya bağışta bulunuyorsa ortaya klasik piyasa ekonomisinden farklı, kapalı devre bir cemaat ekonomisi çıkar.
Para aynı çevre içerisinde defalarca döner; dışarıdan bakıldığında onlarca bağımsız şirket görürsünüz fakat içeride bunların müşteri tabanı, insan kaynağı, sermaye ilişkileri ve sosyal bağlılıkları birbirine geçmiş olabilir. İşte böyle bir model kısa zamanda olağanüstü sermaye biriktirebilir.
FETÖ’nün bize öğrettiği en önemli şeylerden biri buydu. Bir yerde okul vardı, başka yerde dershane, yanında şirket, onun yanında banka, medya kuruluşu, yayınevi, hastane, inşaat firması…
Fakat hepsini görünmez biçimde birbirine bağlayan şey yalnızca ticaret değildi; aynı aidiyet duygusuydu.
Bir insan bankaya parasını sadece faiz oranı iyi olduğu için yatırmıyor, “hizmete katkı” olduğuna inanarak yatırıyordu.
Bir iş insanı bir şirketle yalnızca fiyatı uygun olduğu için çalışmıyor, aynı çevrenin insanı olduğu için çalışabiliyordu.
Böylece dini sadakat ekonomik sadakate dönüştürülüyordu. İşte bunun adı bir ekonomik ekosistemdir.
Ve böyle bir sistem büyüdükçe yalnızca para kazanmaz, bağımsızlığını da büyütür. Kendi medyası varsa kendisini anlatır, kendi eğitim sistemi varsa insan kaynağını yetiştirir, kendi şirketleri varsa finansmanını sağlar, yurtdışı yapılanması varsa gerektiğinde sermayenin yönünü değiştirebilir.
Devletin bir yapıyı fark ettiğinde karşısında birkaç dernek değil yüzlerce ticari ilişki bulmasının sebebi budur.
Burada kurban derisi meselesi özellikle önemlidir; çünkü Türkiye’nin yakın tarihinde “deri” hiçbir zaman yalnızca deri olmadı. Fakirin “Allah kabul etsin” diyerek kapısına gelen kişiye verdiği bir koyun derisinin maddi değeri küçük olabilir. Fakat on binlerce, yüz binlerce deri aynı organizasyon tarafından toplandığında ortaya milyonları bulan bir ekonomik kaynak çıkar.
Aynı şeyi zekât, fitre, burs ve sadaka için de düşünün. İnsan o parayı verirken bir holdinge sermaye koyduğunu düşünmez; bir öğrenci okusun, bir gariban doysun, bir yurdun elektrik faturası ödensin diye verir.
Dolayısıyla o para günün birinde ticari sermayeye dönüşüyorsa ortada yalnızca mali bir problem yoktur, emanet problemi vardır.
Çünkü hayır parasının sahibi onu yöneten kişi değildir. O para fakirin, öğrencinin, yetimin hakkıdır. Allah rızası için verilmiş paranın üzerinde hiçbir yöneticinin keyfî tasarruf hakkı bulunamaz.
Bu nedenle dini yapılardaki servet tartışmasında en doğru yöntem bugünkü mal varlığından geriye doğru yürümektir.
Bugünkü şirketin sermayesi nereden geldi, o sermayeyi oluşturan önceki şirketin kaynağı neydi, ilk gayrimenkul neyle alındı, ilk fabrika neyle kuruldu? Zincirin başına kadar gidildiğinde gerçek tablo ortaya çıkar.
Üstelik mesele yalnızca dini cemaatlerle sınırlı değildir.
İnsan vicdanına dokunarak para toplayan her yapı aynı denetime tabi olmak zorundadır.
Deprem olur, insanlar yardım için koşar; yangın olur, millet seferber olur; hasta çocuk için kampanya açılır, birkaç saat içerisinde milyonlar toplanır. Burada isimler ve ideolojiler değişebilir fakat temel mekanizma aynıdır: Güven.
Bir yerde hocaya güvenirsiniz, başka yerde sanatçıya, başka yerde televizyon yüzüne, başka yerde büyük bir yardım kuruluşuna.
Ahbap gibi çok büyük bağış hacmine ulaşan kuruluşlar hakkında yürütülen tartışmaları da bu açıdan okumak gerekir.
Bir kişiyi mahkeme kararı olmadan suçlu ilan etmek başka şeydir, milyonlarca insanın parasını yöneten bir kuruluşun en ağır mali denetime tabi olması gerektiğini söylemek başka şeydir. İnsanların sevmesi denetimin alternatifi değildir, yüz binlerin sosyal medyada desteklemesi bilanço değildir, “ben bu adama güveniyorum” cümlesi mali rapor yerine geçmez.
Tam tersine, toplanan para büyüdükçe denetim de büyümelidir. Çünkü vicdan üzerinden oluşturulan güven, kötü niyetli birinin eline geçtiğinde bankadan çok daha güçlü bir finansman aracına dönüşebilir.
Türkiye artık bir şeyi öğrenmek zorunda, İbadet ile ticaret arasına kalın bir çizgi çekilmelidir.
İnsan istediği cemaate gider, istediği hocayı dinler, istediği vakfa bağış yapar; devletin insanların inancına müdahale etmesi düşünülemez.
Fakat o yapı şirket kuruyorsa şirket hukuku işleyecek, bağış topluyorsa bağışın hesabı sorulacak, milyarlarca liralık gayrimenkule sahip oluyorsa kaynağı açıklanacak, yurtdışına para gönderiyorsa nereye ve neden gönderdiği bilinecek. Hele bağış toplayan yapının yöneticileri veya onların yakın çevreleri birkaç yıl içinde büyük ticari servetlere ulaşıyorsa devlet orada iki kere değil on kere bakacak.
Bu dini baskı değildir; tam tersine dini istismardan korumaktır. Çünkü hesabı sorulmayan her para, günün birinde dini de kirletir. Gerçekten Allah rızası için çalışan insanın denetimden korkması için bir sebep yoktur. Korkması gereken, “Allah rızası” cümlesini kasasının şifresi haline getirenlerdir.
Biz FETÖ’de bunun bedelini çok ağır ödedik.
İnsanlar yıllarca “Bunların bu kadar okulu, şirketi, bankası, gazetesi nereden geliyor?” diye sordular; soranlar bazen komplocu ilan edildi. Sonra bir gün ülke, bir dini yapılanmanın sadece vaaz kürsüsünde kalmadığında hangi noktalara ulaşabileceğini acı biçimde gördü.
Bu nedenle bugün “Aman yine aynı şeyleri yaşamayalım” diyenlere kızmak yerine onları dinlemek gerekir.
Aynı örgüt olmak zorunda değiller, aynı ideolojiye sahip olmak zorunda değiller, aynı ülkeye bağlı olmak zorunda da değiller.
Yöntemin bazı bölümlerinin benzemesi bile devlet açısından alarm sebebi olmalıdır.
Kapalı hiyerarşi, lidere mutlak bağlılık, cemaat içi ticaret, sürekli bağış toplama, büyük şirketleşme, güçlü yurtdışı organizasyonu ve paranın sınırlı sayıdaki kişinin kontrolünde toplanması…
Bunların hepsi birlikte görülüyorsa artık mesele yalnızca “dini topluluk” diyerek geçiştirilemez.
O nedenle meseleyi kişilere indirmeden çok basit bir prensipte birleşmek gerekiyor.
Parayı kim toplarsa toplasın hesabını verecek.
Cübbeyle toplayan da verecek, kravatla toplayan da; sanatçı kimliğiyle toplayan da verecek, vakıf başkanı olarak toplayan da.
“Allah rızası” denilen yerde ise devlet çok daha dikkatli olacak; çünkü orada paranın karşılığında mal veya hizmet değil, insanların inancı ve vicdanı vardır.
FETÖ sonrasında Türkiye’nin çıkarması gereken gerçek ders budur.
Secdeyi devlet sorgulamaz; secdenin arkasına saklanan kasayı ise son kuruşuna kadar devlet sorgulamak zorundadır.