Annemin Sırtındaki Yol
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan bazen geçmişi özlediğini sanıyor.
Oysa özlediği şey, geçen yıllar değil; o yılların insanı, emeği ve birbirine duyduğu bağlılıkmış.
Biz köyü gören, köyde büyüyen bir nesildik.
Yokluğu da gördük, varlığı da... Kışın ayazını da yaşadık, yazın kavurucu sıcağında tarlada alın teri dökmeyi de öğrendik. Soframıza gelen ekmeğin hangi emeklerden geçtiğini bilerek büyüdük.
Bugün geriye dönüp baktığımda, en çok da annelerimize ve babalarımıza hayran oluyorum.
Çünkü onlar hayatı konuşarak değil, yaşayarak öğrettiler.
Şimdiki nesil onları görmedi. Hazır açılan muslukları, hazır gelen ekmeği, bir tuşla çağrılan ambulansı, birkaç dakikada ulaşılan hastaneleri doğal sanıyor. Oysa bizim çocukluğumuzda hayat, bugünkü kadar kolay değildi.
Ama insan ilişkileri çok daha güçlüydü.
Bir gün köyümüzde, Ürüfe dediğimiz soğuk çeşmenin bulunduğu tarafa gitmiştik. Çam ağaçlarının gölgelediği, buz gibi suyuyla içimizi serinleten, tabiatın bütün cömertliğini gösterdiği bir yerdi orası. Keşke o güzellikler hiç bozulmadan gelecek nesillere bırakılabilse...
Dönüş yolunda çocukluk heyecanıyla koşmaya başladık.
Aşır abim, Musa yani namıdiğer Çakır, Hür Haluk, Malik, Mustafa... Hepimiz köye doğru yarışıyorduk.
Mustafa'nın, yani Mudo'nun ayağındaki rahatsızlık nedeniyle bize yetişmesi kolay değildi. Elindeki boş torbayı şaka olsun diye arkamızdan fırlattı.
Torba iki ayağıma dolandı.
Bir anda yere kapaklandım.
Tam o sırada Mudo da üzerime düştü.
Sol omzumun üzerine öyle bir yük bindi ki omzum yerinden çıktı.
Acıdan nefes alamıyordum.
Beni eve getirdiler.
Evde sadece annem vardı. O da tarladakilere yemek hazırlamak için erkenden dönmüştü.
Beni görünce hiç düşünmedi.
"Haydi oğlum." dedi.
Bugünkü gibi ambulans yoktu.
Telefon yoktu.
Her köyün başında sağlık ocağı yoktu.
Kasabaya gitmek saatler sürüyordu.
Üstelik ben yürüyemiyordum.
Annem beni sırtına aldı.
En yakın köy olan Alancık'a kadar...
Yaz sıcağında, taşlı yollarda, yokuşlarda...
Belki iki saat, belki daha fazla...
Bir anne evladını sadece sırtında taşımıyordu.
Yüreğinde taşıyordu.
Alancık'ta herkesin "Sülük Hoca" diye bildiği kırık-çıkıkçı vardı.
Sabunla yumurtayı karıştırıp hazırladığı karışımla omzumu yerine oturttu.
Kolumu bezle sardı, askıya aldı.
İşimiz bitince annem yine beni sırtına aldı.
Aynı yolu geri yürüdü.
Köye vardığımızda hava kararmıştı.
Tarladan gelenler eve ulaşmış, annemi merak etmeye başlamıştı.
Ama annem dinlenmedi.
Önce beni yatağa yatırdı.
Sonra sofrayı kurdu.
Çayı demledi.
Yemeği hazırladı.
Evde en geç yatan da oydu.
En erken kalkan da...
Ben ise odama giren herkesten aynı sözü işitiyordum.
"Yaramazlık yapıp kolunu çıkarmışsın."
O zaman buna kızardım.
Bugün ise gülümsüyorum.
Çünkü o sözlerin içinde kızgınlıktan çok, "Bir daha dikkat et." diyen sevgi vardı.
Bizim çocukluğumuz böyle geçti.
Doğumların çoğu köylerde olurdu.
Devletin köy ebeleriyle yaşlı teyzeler nice çocuğun dünyaya gelişine şahitlik ederdi.
İnsanlar hastaneyi son çare olarak düşünürdü.
Gripin hemen her evde bulunurdu.
Küçük yaralar, küçük ağrılar hayatın bir parçasıydı.
İnsanlar zorluklardan kaçmazdı.
Çünkü hayat onları güçlü olmaya mecbur bırakmıştı.
Bugün imkânlarımız çok daha fazla.
Bir telefonla ambulans geliyor.
Dakikalar içinde hastaneye ulaşıyoruz.
Bu elbette büyük bir nimet.
Ama bazen düşünüyorum...
Acaba kolaylaşan hayat, bizi birbirimize de eskisi kadar yakın bıraktı mı?
Çünkü eskiden insanlar yüklerini yalnız taşımıyordu.
Birbirini taşıyordu.
Bugün çocuklarımız hazır olanı buluyor.
Biz ise hazır olanı değil, hazırlanmış olanı gördük.
Bir lokmanın arkasındaki emeği...
Bir gömleğin arkasındaki alın terini...
Bir annenin sessiz fedakârlığını...
Belki bugün daha rahat yaşıyoruz.
Ama o günlerin insanı daha dayanıklıydı.
Çünkü yokluk onları sertleştirmedi; birbirine daha sıkı bağladı.
Ben bugün hâlâ omzumdaki acıyı değil, annemin sırtındaki o uzun yolu hatırlıyorum.
İnsanın ömrü boyunca taşıdığı en ağır yük, bazen bir evlat değildir.
En ağır yük; sevgiyi hiç yük saymadan taşımaktır.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakikatin, vicdanın, vatanın ve vefanın tarafıdır.