BİR YILANIN ARDINDAN…

BİR YILANIN ARDINDAN…

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 15, 2026 - 10:07

Toprağın Hafızası — Kaybolan Bir Neslin Hatıraları

Bugün Yasin Abim, Malik Abim, Ali Dayı ve yine Mecitözülü hemşehrimiz Rasim’le otururken söz döndü dolaştı; köye ve Mecitözü’ne geldi.

Eski tarlalardan konuştuk.

Tarlaların eskiden daha verimli olduğundan, toprağın nasıl işlendiğinden, bugün kullanılan ilaçların tarladaki böceğe, ota, yılana ve doğanın diğer canlılarına verdiği zarardan söz ettik.

Konuşurken birden çocukluğuma gittim.

Eskiden tarlalar yalnızca ekin yetişen yerler değildi.

Tarlaların sınırlarında, hatta bazen tam ortasında koca koca armut, elma ve cördük ağaçları olurdu. Hem meyvesinden yararlanır, hem de güneşin altında çalışan insanlara gölge olurdu.

Şimdi çoğu yok.

Tarla sürülürken ağaçlar da kesildi. Tarlanın içindeki meyve ağaçlarının yerini, daha geniş ve daha kolay işlenen topraklar aldı.

Belki tarım kolaylaştı ama çocukluğumuzun manzarası eksildi.

Bizim “karşıki tarla” dediğimiz yerde hem bizim hem Mustafa, namıdiğer Mudo’ların, hem de Musa, namıdiğer Çakır’ların tarlaları vardı. Tarlalar birbirine sınırdı. Akraba olduğumuz için zaten iç içeydik.

Bir gün armut toplamaya gideceklerdi.

Beni de yanlarına aldılar.

Aşır Abim ile Mudo’nun ellerinde uzun değnekler vardı. Biz onlara “mal değneği” derdik.

Yola çıktık.

Bizim tarlanın bittiği yerde, meşe ağaçlarının bulunduğu küçük bir koruluk vardı. Yaklaşık bir dönümlük bir yer…

Koruluğu geçip Mudo’ların tarlasındaki armutlara doğru ilerlerken birden karşımıza kocaman bir yılan çıktı.

Başını kaldırmış, olduğu yerde duruyordu.

Hayatımda gördüğüm ilk yılandı.

Aşır Abim ve Mudo, ellerindeki değneklerle sağdan soldan vurmaya çalışıyorlardı. Yılan da bir sağa bir sola hareket ediyor, bir türlü değnekleri denk gelmiyordu.

Ben Çakır’ın arkasındaydım.

Çakır bağırdı:

“Sağa sola vurmayın! Değneği yukarıdan aşağıya savurun!”

Sonra ikisi de Çakır’ın dediğini yaptı.

Kimin değneğinin önce değdiğini bile anlayamadım.

Yılan yere düştü.

Sonra bir süre daha dikkat ettik. Kuyruğu hâlâ hareket ediyordu.

O gün hayatımda ilk defa bu kadar büyük bir yılan görmüştüm.

Yılanı oraya gömdük.

Sonra armutlarımızı topladık, oturup yedik.

Ama benim için armut toplamanın tadı artık eskisi gibi olmadı.

Çünkü ben daha önce yalnız başıma armut toplamaya giderdim.

O günden sonra bir daha o tarafa tek başıma gidemedim.

Ne zaman o tarlanın yanından geçsem, gözüm önce yere, sonra koruluğa giderdi.

Yılanı görmesem de aklıma gelirdi.

Çocukluk işte…

Bazen bir yılan, bir ağacın gölgesi, bir tarla yolu insanın hafızasına yıllarca silinmeyecek bir iz bırakıyor.

O yıllarda toprak da başka türlü işlenirdi.

Hayvan gübresine biz “kemre” derdik.

Her evde büyükbaş veya küçükbaş hayvan vardı. Hayvanların gübresi bir yıl boyunca biriktirilir, zamanı gelince traktörlerle tarlaya taşınır, dökülür ve toprağa dağıtılırdı.

Toprak, hayvan ve insan emeği birbirinden kopuk değildi.

Her şey birbirinin tamamlayıcısıydı.

Bugün “doğal” diye aradığımız şeyler, bizim çocukluğumuzda hayatın kendisiydi.

Süte su katılmazdı.

Hayvana ne olduğu bilinmeyen şeyler yedirilmezdi.

Toprağa her duyulan madde atılmazdı.

Tavuğun önüne bile buğday yemi konurdu.

Kimse “doğal yaşayalım” diye ayrıca bir çaba göstermezdi.

Çünkü hayat zaten doğaldı.

Bir de insanın dayanıklılığı vardı.

Çok uzak değilse yürüyerek giderdik.

Yük ağırsa sırtlanır getirirdik.

Kimse her fırsatta “yoruldum” demezdi.

Çünkü herkes işini bilirdi.

Daha önemlisi, herkes birbirinin işini de bilirdi.

Köyde yalnızca insanlar değil, hayvanlar bile birbirine tanıdıktı.

Bir hayvan başkasının bahçesine veya avlusuna girse, “Bu kimin?” diye sormaya gerek kalmazdı.

“Bakogillerin.”

“Hüsenlerin Kazım’ın.”

“İbiş’in. Bektaş’ın.”

“Dimbil’in.”

“Golo’nun. Mehmet’in…”

Hayvanın kendisi bile köyün hafızasında bir yere sahipti.

Şimdi düşünüyorum da…

Biz eskiden komşumuzun hayvanını tanırdık.

Tarlasını tanırdık.

Ağacını tanırdık.

Hangi evden kimin çıktığını bilirdik.

Kimin başına bir iş gelse, daha haber söylemeden yanında olurduk.

Bugün ise aynı apartmanda yaşayan insanları tanımıyoruz.

Aynı asansöre biniyoruz.

Aynı girişten çıkıyoruz.

Belki yıllardır aynı duvarın arkasında yaşıyoruz.

Ama birbirimizin adını bilmiyoruz.

Bir gün başka bir yerde karşılaşınca:

“Sen de burada mı oturuyorsun?”

diye soruyoruz.

Eskiden tarladaki yılanı görür, korkardık. Ama köyde insan insana yabancı değildi.

Bugün ise belki yılanlardan daha çok korkmamız gereken şey, birbirimize yabancılaşmamız.

Çünkü kaybettiğimiz yalnızca tarladaki ağaçlar değildi.

Böcekler, kuşlar, otlar, yılanlar da azaldı.

Ama onların yanında başka bir şey daha azaldı:

Birbirimizi tanıma hâlimiz.

Toprak değişti.

Tarım değişti.

Köy değişti.

İnsan değişti.

Ve biz bütün bunları hayatın doğal akışı sanarken, aslında bir şeylerin sessizce elimizden kayıp gittiğini fark edemedik.

Bugün o karşıki tarlaya gitsem belki o eski armut ağaçlarını bulamayacağım.

Koruluğun yanında çocukluğumun izlerini arayacağım.

Belki yılan da yok artık.

Ama hafızamda hâlâ duruyor.

Bir yılanın ardından, çocukluğuma uzanan koskoca bir yol var.

O yolun üzerinde armut ağaçları var.

Meşe koruluğu var.

Mal değnekleri var.

Aşır Abim var, Mudo var, Çakır var.

Ve en önemlisi, birbirini tanıyan, birbirinin derdini bilen bir köy var.

Belki de bizim asıl kaybettiğimiz, o yılanın bulunduğu tarla değildi.

Birbirimizi tanıdığımız dünyaydı.

Toprak hâlâ orada.

Ama toprağın üzerindeki hayat eskisi gibi değil.

İşte bu yüzden geçmişi anlatmak yalnızca eski günleri özlemek değildir.

Geçmişi anlatmak, bugün elimizden neyin eksildiğini fark etmektir.

Çünkü bazı hatıralar vardır; anlatılmazsa yalnızca bir insanın hafızasında kalır.

Anlatılırsa bir neslin hafızasına dönüşür.

Belki de Toprağın Hafızası dediğimiz şey tam da budur.

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; gösterişin değil, samimiyetin; unutmanın değil, vefanın tarafıdır.