DAMGALAYALIM MI?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Tanıyı tedavi için mi koyuyoruz, yoksa insanı etiketlemek için mi?
Akıl ve ruh sağlığı alanında en ağır yük çoğu zaman hastalığın kendisi değil, hastalığa yüklenen anlamlardır. Bir kişi depresyon, bipolar bozukluk, anksiyete ya da başka bir psikiyatrik tanı aldığında yalnızca belirtilerle mücadele etmez; aynı zamanda toplumun bakışıyla, önyargılarıyla ve görünmez duvarlarıyla da mücadele etmek zorunda kalır.
Ne yazık ki günümüzde hâlâ psikiyatrik tanı alan bireyler hakkında "güvenilmez", "dengesiz", "karar veremez", "tehlikeli" ya da "normal değil" gibi peşin hükümler kurulabilmektedir. Oysa bir insanın psikiyatrik bir tanı alması, onun karakterini, ahlakını, zekâsını ya da toplumsal değerini belirlemez. Ancak toplum çoğu zaman tanıyı kişinin önüne geçirir ve insanı değil etiketi görmeye başlar.
Daha da düşündürücü olan ise damgalamanın yalnızca toplumdan gelmemesidir. Bazen damgalama, kişinin yardım almak için başvurduğu sistemin içinden de gelebilmektedir. Psikiyatri, ruhsal rahatsızlıkları anlamaya ve yönetmeye çalışan önemli bir bilim dalıdır. Ancak uygulamada bazı bireyler, aldıkları tanının hayatlarının geri kalanında üzerlerine yapışan bir kimliğe dönüştüğünü hissedebilmektedir. Kişi artık yaşadığı sorunun ötesinde değerlendirilmek yerine yalnızca tanısıyla anılmaya başlanabilmektedir.
Bazı durumlarda bireyin yaşadığı her tepki, her itiraz, her duygusal reaksiyon doğrudan hastalığına bağlanabilmektedir. Böylece kişinin sesi duyulmaz hâle gelir. Söylediği şeyin doğruluğu veya yanlışlığı tartışılmak yerine, "zaten hastalığı var" düşüncesi öne çıkar. Daha da kötüsü, bazen bir meslek mensubunun, kurumun ya da sistemin yaptığı hata dahi kişinin tanısının arkasına saklanabilmektedir. Bireyin yaşadığı mağduriyet konuşulacağına, bireyin psikiyatrik geçmişi konuşulur. Haklı olup olmadığı araştırılacağına, tanısı tartışılır. Böylece tanı, tedavi amacıyla konulmuş bir tıbbi değerlendirme olmaktan çıkar; kişinin güvenilirliğini zedeleyen bir etikete dönüşür.
Toplumun en büyük yanılgılarından biri de tehlikeyi yalnızca tanı almış insanlarda aramasıdır. Oysa tarih boyunca en büyük zararların önemli bir kısmı herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan insanlar tarafından verilmiştir. Şiddet uygulayan, manipüle eden, istismar eden, baskı kuran, insanları sessizce yıpratan kişilerin büyük çoğunluğu herhangi bir tanı ile anılmamaktadır.
Buna karşılık psikiyatrik tanı almış bireyler çoğu zaman düzenli kontrol altında olan, tedavi gören, kendilerini gözlemlemeyi öğrenen ve yaşadıkları güçlüklerin farkında olan kişilerdir. Birçok ruhsal rahatsızlıkta kişi kendi durumunu yönetebilmek için profesyonel destek alır, takip edilir ve belirli bir farkındalık geliştirir. Buna rağmen toplum, kontrol altında olan bireylerden korkarken; hiçbir değerlendirmeden geçmemiş, davranışlarının sonuçlarını sorgulamayan kişileri çoğu zaman "normal" kabul etmeye devam eder.
Belki de asıl sorgulanması gereken budur. Çünkü tehlikelilik bir tanıdan değil, davranışlardan doğar. Bir insanın psikiyatrik tanı almış olması onu otomatik olarak riskli yapmaz; tıpkı herhangi bir tanısının olmamasının da onu güvenilir kılmadığı gibi. Bazen toplum, tanılı bireylerden korkarken tanısız kötülüğü gözden kaçırır.
Akıl ve ruh sağlığı alanındaki en büyük adaletsizliklerden biri de budur: Tedavi gören, yardım alan ve kendisiyle yüzleşen insanlar damgalanırken; yardım alma ihtiyacı olduğu hâlde bunu reddeden veya davranışlarının sonuçlarını hiç sorgulamayan kişiler "sağlıklı" etiketi altında görünmez kalabilmektedir.
Oysa hasta haklarının temelinde insan onuru vardır. Bir tanı, kişinin söz hakkını ortadan kaldırmaz. Bir psikiyatrik değerlendirme, bireyin yaşadıklarını peşinen değersiz hâle getirme yetkisi vermez. Bilimsel yaklaşımın amacı kişiyi susturmak değil, anlamaya çalışmaktır. Ruh sağlığı alanında çalışan tüm profesyonellerin en önemli sorumluluklarından biri de tanının damgaya dönüşmesini engellemektir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Bir insanın psikiyatrik tanı almış olması mı daha tehlikelidir, yoksa hiçbir tanısı olmadığı hâlde başkalarına zarar veren davranışlarını sorgulamayan insanlar mı?
Damgalama yalnızca bir önyargı sorunu değildir; aynı zamanda bir adalet sorunudur. Çünkü damgalanan kişi iş yaşamında, sosyal ilişkilerinde, aile içinde ve hatta hak arama süreçlerinde eşit muamele görmeyebilir. Kimi zaman insanlar ruhsal destek almaktan sırf damgalanma korkusu nedeniyle kaçınmakta, bu da sorunların daha da büyümesine yol açmaktadır.
İnsanlar tanılarından ibaret değildir. Bir kişinin bipolar olması, depresyon yaşaması ya da başka bir psikiyatrik tanı alması onun insanlığından hiçbir şey eksiltmez. Asıl tehlike ruhsal rahatsızlıklarda değil, insanları etiketlere indirgemektedir.
Çünkü bazen insanı en çok yaralayan şey yaşadığı hastalık değil, o hastalığın ardından karşısına çıkan önyargılar olur. Ve bazen en ağır yük, taşınan tanı değil; toplumun ve hatta sistemin kişinin omuzlarına yüklediği damgadır.
Belki de asıl soru şudur:
Tedavi etmeye çalıştığımız şey hastalıklar mı, yoksa insanların birbirine yapıştırdığı etiketler mi?