Tarih, Gazze’de direnenleri de, onları izleyenleri de yazacaktır.
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsanlık tarihi, hafızanın ve acının nasıl büyük bir silaha dönüştürülebileceğinin en trajik örnekleriyle doludur. Bugün Ortadoğu’da, Gazze’nin enkazı altında can çekişen sadece Filistin halkı değil; insanlığın ortak vicdanıdır. İsrail’in on yıllardır süren, bugün ise açık bir soykırıma dönüşen saldırganlığı, küresel adaletsizliğin en somut vesikası olarak karşımızda duruyor.
Tam da bu noktada tarihin en büyük paradokslarından biriyle yüzleşmek zorundayız: Yüzyıllar boyunca dışlanan, gettolara sıkıştırılan ve en nihayetinde holokost gibi korkunç bir endüstriyel katliama maruz kalan bir halkın egemen aklı nasıl oluyor da bugün bir başka halkı yok etme motivasyonuyla hareket edebiliyor? Tarihsel travmaların, gelecekteki bir vahşetin meşruiyet kalkanı haline getirilmesi tam bir akıl tutulmasıdır. Geçmişte çekilen acılar hırçın bir hayatta kalma refleksiyle kurumsallaştırılmış ve ne yazık ki kendinden olmayanı yok sayayan, yok eden ırkçı bir körlüğü beraberinde getirmiştir. Güvenlik arayışı, adaleti ve ahlakı yutan bir canavara dönüşmüştür.
Bu canavarın arkasındaki küresel mekanizma ise zaten malumdur. Amerika Birleşik Devletleri, "insan hakları" ve "demokrasi" maskelerini Gazze’de tamamen düşürmüştür. İsrail’in işlediği her savaş suçuna mühimmat taşıyan, diplomatik kalkan olan Washington, sürecin sadece destekçisi değil, doğrudan suç ortağıdır. Bölgesel rekabette öne çıkan İran ise Filistin davasını kendi teokratik nüfuz alanını genişletmek ve Batı’ya karşı koz kullanmak adına pragmatik bir enstrümana dönüştürmüştür. Gazze’de çocuklar bombalar altında can verirken, küresel ve bölgesel güçlerin bu trajediyi bir satranç tahtası gibi seyretmesi insanlık adına utanç vericidir.
Peki, Türkiye bu denklemin neresindedir? Ankara’nın hem devlet hem de toplum olarak sınavı oldukça çetindir. Türk toplumu, tarihsel ve dini bağların da etkisiyle Filistin halkının acısını yüreğinde hissetmekte, meydanları doldurarak sesini yükseltmektedir. Bu, kıymetli bir insani reflekstir. Ancak devlet kademesinde atılan adımlara baktığımızda, söylem ile pratik arasındaki makasın ne kadar derin olduğunu görmek durumundayız. Kürsülerden yükselen sert, hamasi ve öfkeli cümlelerin, sahadaki ekonomik ve lojistik gerçeklerle ne kadar örtüştüğü sorusu eleştirel bir gözle incelenmelidir. Ticari ilişkilerin kesilmesi yönündeki adımlar önemli olmakla birlikte, gecikmiş ve iç siyaset malzemesi yapılmaktan kurtarılamamıştır. Diplomaside masanın güçlü aktörlerinden biri olmak, sadece kınama mesajları yayınlamakla veya mitingler düzenlemekle mümkün değildir.
Bugün yapılması gereken bellidir: Türkiye, hamaseti bir kenara bırakarak rasyonel, çok taraflı ve bağlayıcı bir diplomasi trafiğine öncülük etmek zorundadır. İslam dünyasının dağınık ve samimiyetsiz yapısı karşısında, Batı dünyasındaki vicdanlı kitleleri ve uluslararası hukuk mekanizmalarını harekete geçirecek caydırıcı yaptırımlar masaya konmalıdır. İsrail’e geri adım attıracak şey, meydanlarda atılan sloganlar değil; ekonomik, askeri ve diplomatik izolasyondur.
Bu yazı, sadece bir coğrafyanın değil, insan kalabilme mücadelesinin yazısıdır. Unutulmamalıdır ki, zulme karşı sessiz kalanlar da en az zalimler kadar bu suçun ortağıdır. Tarih, Gazze’de direnenleri de, onları izleyenleri de yazacaktır.