VİZE KRİZİ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Vize başvurusu reddedilen binlerce insanın zihninde aynı soru yankılanıyor:
"Neden?"
Ne yazık ki bu sorunun çoğu zaman açık, somut ve tatmin edici bir cevabı bulunmuyor. Başvuru sahibine gönderilen standart birkaç cümlelik ret metni; aylar süren hazırlığın, toplanan onlarca belgenin, ödenen yüksek ücretlerin ve kurulan planların yerine geçiyor. Ancak o birkaç satır, ret kararının gerçek gerekçesini açıklamaya yetmiyor. Hangi kriterin karşılanmadığı, hangi risk değerlendirmesinin olumsuz sonuçlandığı ya da hangi somut unsurun karara esas alındığı çoğu zaman belirsiz kalıyor.
Hiç kuşkusuz her devlet, ülkesine kimin giriş yapacağına karar verme konusunda egemenlik hakkına sahiptir. Sınır güvenliğini sağlamak, düzensiz göçü önlemek ve ulusal güvenliği korumak devletlerin en temel yetkileri arasındadır. Bu hak tartışma konusu değildir. Ancak hukuk devleti, yalnızca bireylerin hukuka uymasını değil, idarenin de kararlarını hukuka uygun, ölçülü ve gerekçeli biçimde vermesini gerektirir. Güvenlik ile keyfî uygulama arasındaki ince çizginin korunması, hukukun temel şartıdır.
Son yıllarda özellikle Schengen ülkelerine yönelik vize süreçlerinde yaşanan sorunlar artık münferit olaylar olmaktan çıkmış, kronik bir krize dönüşmüştür. Sorun yalnızca ret kararlarının artması değildir; başvuru sürecinin baştan sona öngörülemez hâle gelmesidir.
Bugün birçok kişi daha başvuru yapamadan mağdur olmaktadır. Aylar sonrasına verilen randevular, sürekli dolu görünen sistemler ve belirsizlik nedeniyle iş toplantıları, akademik programlar, fuarlar, aile ziyaretleri ve tatil planları daha başvuru aşamasında iptal edilmektedir.
Vize sürecinin önemli bölümünü yürüten aracı kurumlara yönelik eleştiriler de giderek artmaktadır. Başvuru sahipleri, yüksek hizmet bedelleri ödemelerine rağmen yeterli bilgilendirme yapılmadığını, randevu sisteminin şeffaf işlemediğini ve yaşadıkları sorunlarda muhatap bulamadıklarını ifade etmektedir. Aracı kurumlar karar mercii olmasa da vatandaşın ilk temas noktası olmaları nedeniyle şeffaflık, hesap verebilirlik ve hizmet kalitesi konusunda önemli bir sorumluluk taşımaktadır.
Bir başka tartışma konusu ise başvuru dosyalarında istenen belgelerin değerlendirilme biçimidir. Özellikle taşınmaz mal varlığını gösteren tapuların fiilen güven kriteri hâline gelmesi haklı eleştirilere neden olmaktadır.
Oysa bir kişinin üzerine kayıtlı evi bulunmaması, ülkesine geri dönmeyeceği anlamına gelmez. Milyonlarca insan kirada yaşamakta; buna rağmen düzenli gelire, istikrarlı bir mesleğe ve güçlü aile bağlarına sahip bulunmaktadır. Buna karşılık gayrimenkul sahibi olmak da tek başına kurallara uyulacağının garantisi değildir. Geri dönüş niyetini yalnızca tapu üzerinden değerlendirmek, bireysel değerlendirme ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Belki de en dikkat çekici mağduriyet, geçmişte defalarca Schengen vizesi almış, her seyahatinde kurallara eksiksiz uymuş ve süresi dolmadan ülkesine dönmüş kişilerin de artık herhangi bir somut açıklama yapılmaksızın ret alabilmesidir. Oysa geçmiş seyahat kayıtları, başvuru sahibinin kurallara bağlılığını gösteren en güçlü objektif göstergelerden biridir. Buna rağmen gerekçesiz ret kararları verilmesi, hukuki öngörülebilirlik ilkesini ciddi biçimde zedelemektedir.
Turist vizelerinde yaşanan tablo da farklı değildir.
Bugün yalnızca birkaç günlüğüne Avrupa'yı ziyaret etmek isteyen, otel rezervasyonlarını yaptıran, dönüş uçak biletlerini satın alan, banka hesap dökümlerini ve gerekli tüm belgelerini eksiksiz sunan kişiler dahi standart ifadelerle reddedilebilmektedir. Üstelik birçok ret kararında, başvuru sahibinin hangi somut nedenle risk olarak değerlendirildiği açıkça belirtilmemektedir.
Sorunun en kritik noktası da budur. Çünkü hukukta belirsizlik, güven duygusunu zedeler. Başvuru sahibi eksik evrak sunduğunu ya da mali yeterliliğinin yetersiz görüldüğünü bilirse bunu gidermeye çalışabilir. Ancak neden reddedildiğini öğrenemeyen kişi, bir sonraki başvurusunda neyi düzeltmesi gerektiğini de bilemez. Bu durum yalnızca bireyleri değil, idari süreçlere duyulan güveni de olumsuz etkilemektedir.
Vize reddi, çoğu zaman yalnızca iptal edilen bir seyahat planı değildir. Bazen uluslararası bir kongreye katılamayan akademisyen, eğitim dönemini kaçıran öğrenci, önemli bir fuara yetişemeyen iş insanı, tedavisini ertelemek zorunda kalan hasta ya da yıllardır göremediği ailesine kavuşamayan bir insan anlamına gelir. Bu nedenle vize kararı, pasaporta vurulan sıradan bir işlem değil; insanların hayatına doğrudan etki eden idari bir karardır.
Vize sistemlerinin temel amacı, ülkelerin güvenliğini sağlamak ve düzensiz göç riskini yönetmektir. Avrupa'nın son yıllarda karşı karşıya kaldığı düzensiz göç hareketleri, insan kaçakçılığı organizasyonları ve güvenlik tehditleri dikkate alındığında daha sıkı denetim mekanizmalarının oluşturulması anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Ancak güvenlik politikalarının başarısı, yalnızca riskleri engellemesiyle değil, kurallara uyan insanları gereksiz mağdur etmemesiyle de ölçülür.
Bugün başvuru sahiplerinin karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri de ret kararlarının standart ifadelerle bildirilmesidir. Hangi belgenin yetersiz bulunduğu, hangi risk analizinin olumsuz sonuçlandığı veya hangi somut unsurun ret gerekçesi olduğu açıklanmadığında, aynı kişiler benzer belgelerle tekrar tekrar başvuru yapmak zorunda kalmaktadır.
Üstelik bunun ciddi bir ekonomik boyutu da vardır. Konsolosluk harçlarının yanı sıra aracı kurum hizmet bedelleri, noter ve tercüme masrafları, seyahat sağlık sigortaları, banka evrakları ve rezervasyon giderleri başvuru sahipleri için önemli maliyetler oluşturmaktadır. Ret kararı sonrasında ise bu harcamaların büyük bölümü geri alınamamaktadır.
Bu süreç yalnızca bireyleri değil, ülkeler arasındaki ekonomik ve sosyal ilişkileri de etkilemektedir. İş insanlarının uluslararası fuarlara katılamaması, akademisyenlerin bilimsel iş birliklerini sürdürememesi, öğrencilerin eğitim programlarını kaçırması ve turistlerin seyahat planlarını iptal etmek zorunda kalması, uzun vadede karşılıklı güvene de zarar vermektedir.
Diplomatik ilişkiler yalnızca devletler arasında yürütülen resmi temaslardan ibaret değildir. Halkların birbirini tanıması, bilimsel ve kültürel iş birliklerinin gelişmesi, ticaretin güçlenmesi ve turizmin artması da uluslararası ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Bu nedenle vize sistemi, güvenliği sağlarken meşru seyahatleri gereksiz yere zorlaştırmayan, öngörülebilir ve adil bir yapıya sahip olmalıdır.
Bütün bu tablo, güvenlik ile adalet arasında daha sağlıklı bir dengenin kurulması gerektiğini göstermektedir. Hiçbir ülkenin güvenlik kaygılarından vazgeçmesi beklenemez. Ancak güvenliği sağlamak ile herkesi potansiyel risk olarak görmek aynı şey değildir. Çağdaş hukuk devletlerinde esas olan, her başvurunun kendi koşulları içinde, bireysel ve somut kriterler çerçevesinde değerlendirilmesidir.
Geçmişte vize kurallarına eksiksiz uymuş, süresi dolmadan ülkesine dönmüş ve güvenilir bir seyahat geçmişi oluşturmuş kişilerin bu kayıtlarının değerlendirme sürecinde daha belirleyici olması gerekir. Aynı şekilde ret kararlarının anlaşılır ve somut gerekçelerle açıklanması, başvuru sahiplerinin eksikliklerini gidermesine ve sonraki başvurularını sağlıklı şekilde hazırlamasına imkân tanıyacaktır. Etkin işleyen itiraz mekanizmaları da sürece duyulan güveni güçlendirecektir.
İhtiyaç duyulan şey güvenlikten taviz vermek değildir. İhtiyaç duyulan; randevu sistemlerinin makul sürelerde işlediği, aracı kurumların etkin biçimde denetlendiği, başvuruların gerçekten bireysel esaslara göre değerlendirildiği ve ret kararlarının somut gerekçelerle açıklandığı daha şeffaf ve öngörülebilir bir sistemdir.
Çünkü güvenlik ile adalet birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan iki temel değerdir. Şeffaflığın olmadığı yerde güven zayıflar, öngörülebilirliğin olmadığı yerde hukuk devleti ilkesi tartışılır hâle gelir. Güvenlik politikalarının kalıcılığı da ancak adalet duygusuyla desteklendiğinde mümkün olur.
Son Söz
Vize politikaları devletlerin egemenlik alanına girer ve hiçbir devletin sınır güvenliğini sağlama hakkı tartışılamaz. Ancak bu yetkinin kullanımı da hukukun evrensel ilkeleriyle uyumlu, ölçülü ve gerekçeli olmalıdır.
Bugün yaşanan temel sorun, vize verilmemesi değil; başvuru sahiplerinin neden reddedildiklerini çoğu zaman öğrenememeleri, aylar süren randevu bekleyişleriyle karşı karşıya kalmaları ve tüm yükümlülüklerini yerine getirmiş olsalar bile öngörülemez kararlarla karşılaşmalarıdır.
Uluslararası ilişkiler yalnızca diplomatik görüşmelerden ibaret değildir. Bilim insanlarının bilgi paylaşımı, öğrencilerin eğitim fırsatları, iş dünyasının ticari bağlantıları, sanatın ve kültürün dolaşımı ile halklar arasındaki temas da ülkeler arasındaki güvenin temel unsurlarıdır. Vize sistemleri, bu bağları güçlendiren bir araç olmalı; belirsizlik üreten görünmez engellere dönüşmemelidir.
Gerçek çözüm; güvenlikten ödün vermeden hukukun temel ilkelerini koruyan, dürüst başvuru sahiplerini belirsizlik içinde bırakmayan ve her kararının gerekçesini ortaya koyabilen bir sistemin inşa edilmesidir.
Çünkü gerekçesiz her ret kararı yalnızca reddedilmiş bir başvurudan ibaret değildir. Kimi zaman kaçırılmış bir eğitim fırsatı, kimi zaman gerçekleşmeyen bir yatırım, kimi zaman ertelenen bir tedavi, kimi zaman da yıllardır beklenen bir aile buluşmasının gerçekleşememesi anlamına gelir.
Adalet, yalnızca riskleri engelleyebildiğinde değil; kurallara uyan insanları da koruyabildiğinde gerçek anlamını bulur. Vize sistemleri de güvenlik ile adalet arasındaki bu hassas dengeyi kurabildiği ölçüde hem devletlerin güvenlik kaygılarına hizmet edecek hem de uluslararası güveni güçlendirecektir.