DEVLET GÜÇLÜ OLSUN, İNSAN KORKMASIN!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum.
Mesela bir insan neden başka bir insanın inancından rahatsız olur? Bir devlet neden vatandaşının düşüncesinden korkar? Bir siyasetçi, kendisine yöneltilen eleştiriyi neden düşmanlık kabul eder? Ve hepsinden önemlisi, eline güç geçiren bazı insanlar neden o gücü başkalarını yaşatmak yerine onlara hükmetmek için kullanır?
Bunlar bugün aklıma gelmiş sorular değil. Yıllardır düşünüyorum. Gördüklerim, yaşadıklarım, gezdiğim ülkelerde karşılaştığım insanlar ve dünyanın farklı coğrafyalarından gelen haberler, bu soruları zihnimde daha da büyütüyor.
Yıllar önce Azerbaycan’a gitmiştim.
Kardeş ülkemizi görmek, insanlarıyla tanışmak, tarihini ve kültürünü yakından tanımak istiyordum. Bir gün geçmişte ülkenin yönetiminde bulunmuş bir devlet adamının mezarını ziyaret etmek istedim. Oradaki bir Azerbaycanlı dostumuz, gitmememizin daha doğru olacağını söyledi.
Sebebini sorduğumda, polislerin peşimize takılabileceğini anlattı.
Şaşırmıştım.
Bir mezarı ziyaret etmekten neden rahatsızlık duyulsun ki?
Tavsiyesine rağmen gittim. Çok geçmeden yanımıza polis geldi. Kimliklerimiz soruldu, nereden geldiğimiz, kim olduğumuz öğrenilmek istendi.
Elbette güvenlik görevlilerinin kimlik kontrolü yapması tek başına olağan dışı bir durum değil. Fakat o gün yaşadıklarımı, öncesinde yapılan uyarıyla birlikte düşündüğümde zihnimde başka bir soru oluştu:
Bir insan, kendi ülkesinde bir mezarın başında bulunmaktan bile neden çekinsin?
O seyahatte beni düşündüren yalnızca bu olay değildi. Bazı insanların siyaset konuşurken gösterdiği tedirginlik, özellikle devlet yönetimi ve yöneticiler hakkında görüş belirtmekten kaçınmaları da dikkatimi çekmişti.
Bugün Azerbaycan’da yaşanan tartışmaları izlerken o günleri yeniden hatırlıyorum.
Okullardaki kıyafet uygulamaları nedeniyle başörtülü çocukların eğitim hakkının tartışma konusu hâline gelmesi, Türkiye’den yükselen itirazlar ve bu itirazlara Azerbaycan yönetiminden gelen sert karşılıklar…
Üstelik mesele, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın eleştirilerinin ardından görevinden ayrılmasına kadar uzandı.
Benim asıl üzerinde durduğum mesele bir kişinin makamını kaybetmesi değil. Devletler arasındaki diplomatik ilişkilerin kendine özgü hassasiyetleri elbette vardır.
Fakat bir çocuğun eğitim hakkını savunmak, ne zamandan beri kardeş bir ülkeye düşmanlık sayılıyor?
Biz Türkiye olarak bu acıları yaşamadık mı?
Üniversite kapılarında bekleyen kızlarımızı, inancı ile eğitimi arasında tercih yapmaya zorlanan gençlerimizi, kamuda başörtüsü nedeniyle karşılaşılan engelleri unutmadık.
2013 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde kamudaki başörtüsü sınırlamalarının önemli ölçüde kaldırılması, Türkiye’nin özgürlük mücadelesinde tarihî bir dönüm noktası oldu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bir insanın başındaki örtünün neden yıllarca devlet meselesi hâline getirildiğini anlamakta zorlanıyoruz.
İşte bu yüzden Azerbaycan’a yönelik itirazımızı düşmanlık olarak görmüyorum.
Biz kardeşimize diyoruz ki:
Biz bu yanlışları yaptık. İnsanlarımızı üzdük, gençlerimizi mağdur ettik. Yıllarımızı kaybettik. Siz aynı acıları yaşamayın.
Kardeşlik, birbirimizin her yaptığını alkışlamak değil, gerektiğinde birbirimizi uyarmaktır.
Ancak bu mesele benim için Azerbaycan’la sınırlı değil.
Yunanistan’a bakıyorum.
Yıllardır iki ülke arasında yaşanan anlaşmazlıkların Yunan siyasetinde ve medyasının bir bölümünde nasıl bir tehdit algısına dönüştüğünü görüyorum. Türkiye’nin savunma sanayisinde attığı her adımın kendilerine yönelik bir hazırlık olarak yorumlandığına şahit oluyoruz.
Oysa Türkiye’nin güçlenme arzusunu yalnızca Yunanistan üzerinden okumak doğru değil. Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlama, ekonomisini büyütme, bağımsız hareket edebilme hedefleri var.
Ben Yunan halkına düşman değilim. Tarihimizde savaşlar yaşanmış olabilir. Bugün de siyasi anlaşmazlıklarımız bulunabilir. Fakat neden iki komşu ülkenin çocukları birbirlerini düşman olarak tanıyarak büyüsün?
İran’a bakıyorum.
Tarihimizde rekabetler var. Siyasi, mezhepsel ve bölgesel ayrılıklarımız var. İran yönetiminin birçok politikasına itiraz edebiliriz. Ancak İran halkının huzur içerisinde yaşamasını istemek başka, İran yönetiminin bütün politikalarını benimsemek başka bir şeydir.
Ben bir İranlı annenin çocuğunu kaybetmesini istemiyorum. Bir İranlı babanın evine ekmek götürememesinden mutluluk duymuyorum. İran’da insanlar özgür, huzurlu ve güvenli yaşayabilsin istiyorum.
Amerika’ya bakıyorum.
Dünyanın en güçlü devletlerinden biri. Bilimde, teknolojide, ekonomide ve askerî alanda olağanüstü bir kapasiteye sahip.
Peki bu kadar güç, her zaman insanlığın yararına mı kullanıldı?
Irak’ın işgalini hatırlayalım.
Bir ülkenin geleceğine müdahale edildi. Yönetim değiştirildi. Ancak geriye yalnızca değişen bir iktidar kalmadı. Parçalanan aileler, hayatını kaybeden siviller, yetim kalan çocuklar, yıkılan şehirler ve nesiller boyunca taşınacak acılar kaldı.
Bir devletin başka bir devletten güçlü olması, o ülkenin insanlarının hayatı üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip olduğu anlamına mı gelir?
Benim Amerika’da dostlarım var. Konuştuğum, görüştüğüm, sevdiğim insanlar var. Amerikan yönetimlerinin politikalarına karşı çıkmam, Amerikan halkından nefret ettiğim anlamına gelmiyor.
Çünkü devlet başka, insan başka.
İsrail ve Filistin meselesinde de aynı ilkeyi savunuyorum.
Yahudi olmak başka, İsrail devletinin Filistinlilere yönelik politikalarını savunmak başka.
Bir insan Musevi olabilir, Hristiyan olabilir, Müslüman olabilir. Hiçbir dine inanmayabilir. Bunların hiçbiri başkasının evini elinden almasını, toprağını işgal etmesini veya yaşam hakkını ortadan kaldırmasını meşru kılmaz.
Bugün Filistin’de yaşananları izlerken aklıma hep aynı soru geliyor:
Bir insanın yaşadığı evin tapusu, ailesinin hatıraları, çocuklarının odası, yıllarca emek verdiği toprağı varsa, başka biri hangi hakla çıkıp burası artık benim diyebilir?
Bunu din adına da yapamazsınız, güvenlik adına da yapamazsınız, tarihî hak iddiasıyla da yapamazsınız.
Üstelik geçmişte zulüm görmüş olmak, bugün başka insanlara zulmetme hakkı vermez.
Ben İsrailli bir çocuğun ölmesini de istemiyorum. Filistinli bir çocuğun ölmesini de.
Bir annenin gözyaşının dini, milliyeti, mezhebi yoktur.
Burada devletlere, yöneticilere ve hatta kendi kendimize sormamız gereken çok daha büyük bir soru olduğuna inanıyorum.
Biz nasıl bir dünya istiyoruz?
Ben güçlü bir Türkiye istiyorum.
Ekonomisi güçlü, ordusu güçlü, savunma sanayisi güçlü, dünyada sözü dinlenen, kendi kararlarını kendisi veren, kimsenin karşısında boyun eğmeyen bir Türkiye…
Ama benim istediğim güçlü Türkiye, bugünün bazı güçlü devletlerinin yaptığını yapan bir Türkiye değil.
Ben başkalarının topraklarında korku salan, başka ülkelerin insanlarına tepeden bakan, gücünü başkalarının zayıflığından alan bir devlet istemiyorum.
Ben güçlü olduğu için merhametli davranabilen, güçlü olduğu için adaleti savunabilen, güçlü olduğu için mazlumun elinden tutabilen bir Türkiye istiyorum.
Önce kendi vatandaşının refahını sağlayan, kendi çocuklarına iyi bir gelecek sunan, kendi emeklisini, işçisini, çiftçisini huzur içinde yaşatan bir Türkiye…
Sonra gücü yettiğince başka toplumların da huzuruna katkı sunan bir Türkiye…
Çünkü bir devletin güçlü olmasıyla büyük olması aynı şey değildir.
Güç silahla, parayla, teknolojiyle elde edilebilir. Ama büyüklük adaletle, vicdanla ve insanlığa bırakılan mirasla kazanılır.
Dünyanın bütün ordularına sahip olabilirsiniz. Ekonominiz herkesten büyük olabilir. Sözünüz uluslararası masalarda herkesten fazla geçebilir.
Fakat kendi vatandaşınız düşüncesini söylemekten korkuyorsa, inancı yüzünden dışlanıyorsa, yöneticilerini eleştiremediği için susuyorsa, o gücün bir tarafı mutlaka eksiktir.
Ben devletin güçlü, vatandaşın korkak olduğu bir düzeni sağlıklı bulmuyorum.
Devletine güvenen, hakkını arayabilen, düşüncesini söyleyebilen, inancını yaşayabilen insanlardan oluşan bir toplum istiyorum.
Müslüman’ın Müslüman olarak, Hristiyan’ın Hristiyan olarak, Musevi’nin Musevi olarak, inanmayanın da kendi tercihiyle yaşayabildiği bir dünya…
Kimsenin bir başkasına neden böyle giyiniyorsun, neden böyle inanıyorsun, neden böyle yaşıyorsun diye hesap sormadığı bir hayat…
Tabii ki herkesin özgürlüğünün başkasının hakkına ve özgürlüğüne saygıyla sınırlandığı bir düzen.
Belki bunlar bugünün dünyasında fazla iyimser düşünceler olarak görülebilir.
Ama insanın bir hayali, devletlerin de ulaşmak istediği bir ahlaki seviye olmalı.
Ben çocuklarıma yalnızca güçlü bir devlet bırakmak istemiyorum. İçinde korkmadan yaşayabilecekleri, farklılıkları yüzünden birbirlerine düşman olmayacakları bir ülke bırakmak istiyorum.
Yıllar sonra bu satırları okuduklarında babalarının hangi siyasi tartışmada kimin tarafında olduğunu değil, nasıl bir dünyanın hayalini kurduğunu bilmelerini istiyorum.
Çünkü makamlar değişecek, liderler değişecek, sınırlar belki yeniden çizilecek, bugün dünyanın gündemini meşgul eden birçok isim unutulacak.
Ama insanın insana karşı sorumluluğu hiçbir zaman ortadan kalkmayacak.
Benim devlet anlayışımın özünde şu var: Devlet insanı yaşatmak için vardır. İnsan devletin gücünü göstermek için ezilecek bir varlık değildir.
Ve son bir şey…
Bir devletin büyüklüğünü anlamak istiyorsanız yalnızca ordusuna, ekonomisine, sahip olduğu silahlara bakmayın.
O ülkenin sokaklarında yürüyen insanlara bakın.
Yüzlerinde huzur var mı?
Çocukları geleceğe umutla bakıyor mu?
İnsanlar düşüncelerini korkmadan söyleyebiliyor mu?
İşte asıl güç oradadır.
Çünkü benim hayalim, dünyayı korkutan bir devlet değil, gücüne rağmen kimseyi korkutmaya ihtiyaç duymayan bir devlettir.