DEVLETİMİZ VÂR OLSUN!

DEVLETİMİZ VÂR OLSUN!

cumha.com.tr, tamamen tarafsız ve bağımsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Kasım 8, 2026 - 15:24

Devletimiz sessizce dünya haritalarını değiştirirken dünya nereye gidiyor, Türkiye ne yapıyor?

Türk devlet geleneğinden Mavi Vatan'a, savunma sanayisinden D-8 vizyonuna uzanan büyük mücadelemiz.

Kıymetli dostlar,

Var olsun Devletimiz!

Dünya yeniden kuruluyor. Sınırlar, ittifaklar, güç merkezleri, enerji yolları ve uluslararası dengeler yeniden şekilleniyor. Bir zamanlar dünyanın geleceğine birkaç büyük devletin karar verdiği bir sistem vardı. Bugün ise ABD, Rusya, Çin, Avrupa Birliği, İsrail, İran ve bölgesel güçler arasında çok katmanlı bir hâkimiyet mücadelesi yaşanıyor.

Ukrayna'da devam eden savaşın etkileri, Orta Doğu'daki çatışmalar, Gazze'de yaşanan insanlık dramı, Suriye'nin yeniden yapılanması, Irak'ın geleceği, Doğu Akdeniz'deki enerji mücadelesi, Kafkasya'daki gelişmeler ve Afrika üzerindeki ekonomik rekabet, dünyanın yeni bir döneme girdiğini gösteriyor.

Peki Türkiye bütün bu gelişmelerin neresinde?

Türkiye yalnızca kendi sınırları içerisinde yaşayan, kendi sorunlarıyla ilgilenen sıradan bir ülke değildir. Üç kıtanın kesiştiği noktada bulunan, Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan boğazlara sahip olan, Avrupa ile Asya arasında köprü vazifesi gören, enerji yolları üzerinde bulunan ve tarih boyunca bölgesel dengeleri etkileyen önemli bir devlettir.

Bunun farkında olmak zorundayız.

Ancak önce bir kavramı doğru anlamamız gerekiyor: Devlet nedir, hükûmet nedir?

DEVLET BAŞKADIR, HÜKÛMET BAŞKA!

Devlet, bir milletin geçmişi, bugünü ve geleceğidir. Hükûmet ise devleti belirli bir dönem yöneten siyasi iradedir.

Hükûmetler değişir, siyasi partiler gelir ve gider, liderler değişir. Ancak devlet kalıcıdır.

Devletin kurumları, ordusu, adaleti, diplomasisi, güvenlik teşkilatları, bürokrasisi ve millî menfaatleri hükûmetlerin üzerinde bir sürekliliğe sahiptir. Bir hükûmetin görev süresi sona erebilir. Fakat devletin varlığı devam eder.

Devletin 18 yaşında olduğunu söylememizin sebebi de budur. Devlet her yeni nesille yeniden doğar, kendisini yeniler ve geleceğe taşır. Devletin yaşı yalnızca takvimle değil, milletin hafızasıyla ölçülür.

Bir ülkenin dış politikası, savunma stratejisi ve millî güvenlik politikaları günlük siyasi tartışmalara kurban edilmemelidir. İktidar değişse bile Türkiye'nin millî menfaatleri değişmez.

İşte buna devlet aklı ve devlet geleneği denir.

TÜRK DEVLET GELENEĞİ 1923'TE BAŞLAMADI!

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş tarihi 29 Ekim 1923'tür. Bu tarih, milletimizin işgale karşı bağımsızlık mücadelesinin ardından kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıcıdır.

Ancak Türk milletinin devlet geleneği Cumhuriyet'ten çok daha eskidir.

Geleneksel Türk tarih anlatımında devlet tarihimizin başlangıcı, Mete Han'ın MÖ 209 yılında tahta çıkışına dayanır.

Hun İmparatorluğu'ndan Göktürklere, Uygurlardan Karahanlılara, Gaznelilerden Selçuklulara, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne uzanan tarihî çizgi, Türk milletinin devlet kurma tecrübesini ortaya koymaktadır.

Türk devlet geleneğinde hükümdarın görevi yalnızca toprakları yönetmek değildir. Devletin bekasını sağlamak, adaleti tesis etmek, halkın güvenliğini korumak ve gelecek nesillere güçlü bir ülke bırakmaktır.

Göktürk Yazıtları'nda devletin ve milletin varlığını koruma düşüncesi açıkça görülür.

Orhun Kitabeleri'nde Bilge Kağan'ın milletine verdiği mesajlar, bugün bile devlet yönetimi açısından önemli dersler barındırmaktadır.

Osmanlı Devleti ise üç kıtaya yayılan siyasi, askerî ve diplomatik gücüyle dünya tarihine damgasını vurmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti de bu tarihî birikimin ardından, Millî Mücadele'nin zaferiyle kurulmuştur.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin gücünü yalnızca 1923'ten ibaret görmemek gerekir. Cumhuriyet, köklü bir milletin devlet yapılanmasıdır.

Bizim tarihimizde devlet kurmak kadar devleti yaşatmak da önemlidir.

PREVEZE'DEN MAVİ VATAN'A: DENİZLERDEKİ TÜRK MÜCADELESİ

27 Eylül 1538 de; Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasını Preveze Deniz Savaşı'nda mağlup etti.

Bu zafer, Akdeniz'deki güç dengelerini değiştiren tarihî bir dönüm noktasıydı.

Osmanlı donanmasının kazandığı üstünlük, Akdeniz'de uzun yıllar devam eden deniz hâkimiyetinin önemli dayanaklarından biri oldu.

Tarih kitaplarında bu dönem için kullanılan "Akdeniz Türk gölü oldu" ifadesi, Osmanlı'nın denizlerdeki gücünü anlatmaktadır.

Peki bugün Akdeniz'de ne yaşanıyor?

Millî Görüş Harekatının lideri Profesör Dr. Erbakan Hocanın talimatıyla 20 Temmuz 1974'te Türk Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs Barış Harekâtı'nı başlattı. Bu harekât, Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve varlığını koruması açısından tarihî bir dönüm noktası oldu. Kıbrıs, Osmanlı Devleti tarafından ilk kez fethedildikten 403 yıl sonra, tekrar Erbakan Hocan'ın talimatı ile tekrar Türk Yurdu oldu.

Bugün mücadele yalnızca savaş gemileriyle yürütülmüyor. Deniz tabanındaki doğal gaz yatakları, petrol kaynakları, deniz ticaret yolları, limanlar, askerî üsler ve kıta sahanlığı hakları üzerinden yeni bir mücadele yaşanıyor.

Doğu Akdeniz'de Türkiye, Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Mısır, İsrail ve Libya'nın politikaları birbirini etkiliyor.

Türkiye'nin Mavi Vatan yaklaşımı da bu gelişmelerin sonucunda önem kazanmıştır.

Mavi Vatan, Türkiye'nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve menfaatlerini koruma stratejisidir.

2019 yılında Türkiye ile Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı, Doğu Akdeniz'deki dengeleri değiştiren önemli bir diplomatik gelişmedir.

Libya Temsilciler Meclisi'nin söz konusu mutabakata ilişkin onay süreci de Libya'nın iç siyasi dengeleri ve uluslararası hukuk bakımından önem taşımaktadır. Ancak anlaşmanın hukuki statüsü ve tarafların onay süreçleri birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Bu anlaşmayla Türkiye, Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarına ilişkin tezlerini uluslararası alanda daha güçlü biçimde ortaya koymuştur.

Türkiye'nin denizlerdeki haklarını koruması yalnızca askerî bir mesele değildir. Aynı zamanda ekonomik bağımsızlık, enerji güvenliği ve gelecek nesillerin kaynaklarını koruma meselesidir.

Bir ülke denizlerdeki haklarını koruyamazsa enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik çıkarları konusunda başkalarının kararlarına bağımlı hâle gelebilir.

Mavi Vatan bu nedenle yalnızca bir askerî doktrin değil, aynı zamanda millî bir güvenlik ve ekonomik bağımsızlık meselesidir.

LOZAN, EGE ADALARI VE MONTRÖ, TÜRKİYE'NİN HUKUKİ GÜVENCESİ VE İSTANBUL BOĞAZI

1923 Lozan Barış Antlaşması'nın 12. ve 13. maddeleri, Ege adalarının statüsü ve belirli adaların silahsızlandırılması konusunda hükümler içermektedir.

Limni, Semadirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya gibi adaların hukuki statüsü, Türkiye ile Yunanistan arasındaki önemli anlaşmazlık konularından biridir.

Lozan'ın 13. maddesi Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya için belirli askerî sınırlamalar getirmiştir. Limni ve Semadirek'in silahsızlandırılması ise 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi sonrasındaki hukuki gelişmelerle birlikte değerlendirilmelidir.

Yunanistan'ın bazı adalarda gerçekleştirdiği askerî tahkimatlar, uluslararası anlaşmalara aykırıdır.

Burada bir başka önemli konu da Montrö Boğazlar Sözleşmesi'dir.

1936 yılında imzalanan Montrö, Türkiye'ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler ve sorumluluklar kazandırmıştır.

Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında Montrö hükümlerinin uygulanması, Türkiye'nin uluslararası diplomaside ne kadar önemli bir konumda bulunduğunu bir kez daha göstermiştir.

Türkiye yalnızca bir boğaz ülkesi değildir. Karadeniz'deki güç dengelerinin korunmasında önemli bir aktördür.

Yunanistan adaları nasıl silahlandırdıysa Türkiye’de boğazı silahlandırarak askeri gücünü arttırmalıdır.

Hürmüz Boğazı ne kadar Dünya Devletleri için önemliyse İstanbul ve Çanakkale boğazları da dünya ekonomisi, enerji güvenliği ve uluslararası ticaret açısından o kadar stratejik öneme sahiptir.

Türkiye, yalnızca iki kıtayı birbirine bağlayan bir ülke değildir. Türkiye, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki deniz ticaretinin ana kapısıdır.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ VE SAVUNMA SANAYİSİNDE BAĞIMSIZLIK

Bir devletin bağımsızlığını koruyabilmesi için güçlü bir ordusu olmak zorundadır.

Ancak günümüzde güçlü ordu demek yalnızca çok sayıda askere veya savaş gemisine sahip olmak demek değildir.

Teknoloji, yazılım, elektronik harp, uydu sistemleri, radarlar, füze teknolojileri, yapay zekâ ve insansız sistemler modern savaşların belirleyici unsurları hâline gelmiştir.

Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde önemli bir dönüşüm yaşamaktadır.

Özellikle şu projeler dikkat çekmektedir.

Bayraktar TB2, Bayraktar AKINCI, ANKA, AKSUNGUR, KIZILELMA

Hava platformları: KAAN Millî Muharip Uçak, HÜRJET, GÖKBEY, ATAK helikopteri

Hava savunma ve füze sistemleri: HİSAR-A, HİSAR-O, SİPER, SOM, TAYFUN

Çeşitli seyir füzeleri ve akıllı mühimmat projeleri

Deniz savunma sistemleri: MİLGEM, İstif sınıfı firkateynler, Reis sınıfı denizaltılar, İnsansız deniz araçları

Bu projeler Türkiye'nin savunma alanında kendi teknolojisini geliştirme iradesinin göstergesidir.

Burada özellikle vurgulamak istediğim konu şudur: Savunma sanayisinde bağımsızlık, yalnızca silah üretmek değildir. Motor üretmek, çip geliştirmek, yazılım geliştirmek, radar sistemlerini yerli imkânlarla üretmek, mühimmat tedarikini güvence altına almak ve bakım-onarım kapasitesini oluşturmak da bağımsızlığın parçasıdır. Alemlerin Rabbi’ne Hamdolsun Devletimiz bugün bunları da üretmeye başladı.

SURİYE VE IRAK, TÜRKİYE'NİN GÜNEY SINIRINDAKİ BÜYÜK HESAPLAŞMA

Türkiye'nin güney sınırları, uzun yıllardır uluslararası güç mücadelelerinin merkezinde bulunmaktaydı. Suriye'de yaşanan iç savaş, yalnızca Suriye halkını etkilememiş; Türkiye'nin güvenliğini, ekonomisini, göç politikalarını ve bölgesel ilişkilerini de doğrudan etkilemiştir.

Milyonlarca insanın yerinden edildiği bu süreçte Türkiye büyük bir insani sorumluluk üstlenmiştir.

Ancak meselenin bir de güvenlik boyutu bulunmaktadır.

PKK ve onun Suriye'deki yapılanmaları, Türkiye'nin millî güvenliği bakımından önemli bir tehdit unsuruydu.

Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak ve terör tehdidini ortadan kaldırmak amacıyla Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi askerî harekâtlar gerçekleştirmiştir.

Bununla birlikte Suriye'nin geleceği açısından 10 Mart 2025 tarihinde Suriye yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri arasında imzalanan anlaşma önemlidir.

Anlaşma, kuzeydoğu Suriye'deki askerî ve sivil yapıların Suriye devlet kurumlarına entegrasyonunu hedefleyen bir çerçeve ortaya koymuştur.

Türkiye'de de terörsüz Türkiye hedefi kapsamında önemli gelişmeler yaşanmıştır.

PKK'nın 2025 yılında fesih ve silah bırakma yönünde açıklama yapması, Türkiye'nin terörle mücadele tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Ancak silahlı örgütün tamamen ortadan kalktığını söyleyebilmek için silahların teslim edilmesi, örgütsel yapıların dağıtılması ve sürecin sahada doğrulanması gerekmektedir.

Terörsüz Türkiye hedefi, yalnızca silahların susması değil, ülkemizin geleceğinin güvence altına alınması anlamına gelmelidir.

Dr. Fatih Erbakan’ın Diyarbakır’da açıkladığı anadilde eğitim konusu da çok önemlidir ve yerindedir.

İSRAİL'İN BÖLGESEL POLİTİKALARI VE ORTA DOĞU'NUN GELECEĞİ

Orta Doğu'da yaşanan gelişmeleri İsrail'in bölgesel yayılmacı politikalarından bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.

Gazze'de yaşanan insani felaket, Filistin halkının maruz kaldığı yıkım ve bölgedeki askerî operasyonlar, uluslararası toplumun önündeki en ağır meselelerden biridir.

İsrail'in Gazze'deki askerî faaliyetleri, Lübnan'a yönelik operasyonları ve Suriye'deki askerî müdahaleleri bölgesel istikrarı derinden etkilemektedir.

Türkiye açısından mesele yalnızca Filistin davasına verilen destek değildir.

Mesele, Orta Doğu'da uluslararası hukukun geçerli olması, Müslüman devletlerin egemenlik haklarının korunması ve bölge halklarının kendi geleceklerine kendilerinin karar verebilmesidir.

İsrail'in güvenlik gerekçesiyle başka devletlerin egemenlik haklarını ihlal etmesi kabul edilemez.

Suriye’nin Golan Tepeleri, yalnızca Suriye ile İsrail arasındaki bir toprak parçası değildir. Orta Doğu'nun güvenlik, su kaynakları, askerî üstünlük ve bölgesel güç dengeleri açısından en önemli coğrafyalarından biridir.

İsrail'in Golan Tepeleri'ni işgali, bölgenin geleceğini etkileyen en önemli uluslararası meselelerden biridir.

İRAN-İSRAİL-ABD GERİLİMİ, ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI KAPIDA MI?

Dünyanın en tehlikeli gelişmelerinden biri İran, İsrail ve ABD arasındaki askerî ve siyasi gerilimdir.

İran'ın nükleer programı, İsrail'in güvenlik politikaları, ABD'nin bölgedeki askerî varlığı, Rusya ve Çin'in stratejik çıkarları, Avrupa'nın enerji güvenliği ve Körfez ülkelerinin geleceği birbirine bağlıdır.

İran, coğrafi konumu ve enerji kaynakları nedeniyle dünya siyasetinde önemli bir yere sahiptir.

Özellikle Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticaretinin en önemli geçiş noktalarından biridir.

Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümü bu boğazdan geçmektedir.

Nükleer tehlike.

Nükleer tesislere yönelik saldırılar, radyolojik sızıntı ve çevresel felaket risklerini beraberinde getirebilir.

Amerika tarafından nükleer silahların kullanılması ise yalnızca Orta Doğu için değil, bütün insanlık için geri dönüşü zor bir felaket olur.

İşte bu nedenle nükleer silah tehdidi asla sıradan bir siyasi açıklama olarak değerlendirilmemelidir.

Avrupa ülkelerinin vatandaşlarına temel gıda, su, ilaç ve acil durum malzemeleri bulundurmaları yönünde yaptığı sivil savunma tavsiyeleri de bu çerçevede ele alınmalıdır.

Bu hazırlıkların doğrudan bir nükleer saldırı beklentisi anlamına geldiğini söylemek doğru değildir. Avrupa ülkeleri deprem, sel, savaş, elektrik kesintisi, siber saldırı ve diğer olağanüstü durumlara karşı da hazırlık yapmaktadır.

Ancak bütün bu gelişmeler bize önemli bir gerçeği göstermektedir ki dünya ülkeleri artık yalnızca savaş ihtimaline değil, savaşın ekonomik ve toplumsal sonuçlarına da hazırlanıyor.

Üçüncü Dünya Savaşı kesinlikle başlayacak diyemem. Fakat büyük güçler arasındaki gerilimin kontrol edilememesi durumunda bölgesel çatışmaların küresel nükleer bir savaşa dönüşme riski bulunmaktadır.

Türkiye bu ihtimali dikkate alarak enerji, gıda, savunma, sağlık ve sivil savunma alanlarında hazırlıklarını güçlendirmelidir.

AVRUPA NEDEN VATANDAŞLARINA ACİL DURUM STOKU ÖNERİYOR?

Avrupa'nın son yıllarda güvenlik politikalarında önemli değişiklikler yaşanıyor.

Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji krizleri, siber saldırılar, salgın tecrübeleri ve Orta Doğu'daki çatışmalar Avrupa ülkelerini sivil savunma konusunda yeniden düşünmeye zorladı.

Bazı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına evlerinde birkaç günlük temel ihtiyaç malzemesi bulundurmalarını tavsiye ediyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Bir devlet vatandaşına yalnızca savaş çıktığında değil, elektrik kesildiğinde, su tedariki aksadığında, doğal afet yaşandığında veya ulaşım sistemleri çalışmadığında da hazırlıklı olmasını söylüyor.

Türkiye'nin de bu konuda daha kapsamlı bir toplumsal hazırlık politikası oluşturması gerekiyor.

Örneğin:

1.     Evlerde içme suyu ve dayanıklı gıda bulundurulması.

2.     İlk yardım ve temel sağlık malzemelerinin hazır tutulması.

3.     Ailelerin acil durum iletişim planı oluşturması.

4.     AFAD ve yerel yönetimlerin afet hazırlık eğitimlerini yaygınlaştırması.

5.     Hastanelerin ve kritik altyapıların enerji yedeklerinin güçlendirilmesi.

6.     Gıda ve ilaç tedarik zincirlerinin güvence altına alınması.

7.     Siber saldırılara karşı kamu kurumlarının korunması.

8.     Pilli radyo, el feneri yedek piller bulundurulmalı.

9.     Bireysel Devlet kontrolünde silahlanmaya müsaade edilmelidir.

10.  Sığınaklar ve toplanma alanları nükleer saldırıya karşı güçlendirilmelidir.

Bunlar savaş çağrısı değil, devlet olmanın gerektirdiği tedbirlerdir.

Güçlü devlet, tehlike ortaya çıktıktan sonra önlem alan değil, tehlike ortaya çıkmadan hazırlık yapan devlettir.

GIDA GÜVENLİĞİ VE TARIM, SAVAŞTA EN GÜÇLÜ SİLAHLARDAN BİRİ

Dünya savaşları bize bir gerçeği tekrar tekrar göstermiştir ki bir ülkenin savunma gücü kadar gıda güvenliği de önemlidir. Bir devlet kendi vatandaşının gıdasını üretemiyorsa dışarıdan gelecek tedarike bağımlı hâle gelir. Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında tahıl ticaretinin yaşadığı sorunlar, gıda fiyatlarının küresel ölçekte nasıl etkilendiğini ortaya koymuştur.

Türkiye tarım alanında büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyelin doğru değerlendirilmesi gerekmektedir.

Çiftçinin üretim maliyetleri düşürülmeli, mazot ve gübre politikaları yeniden ele alınmalı, sulama yatırımları artırılmalı, tarım arazileri korunmalı ve stratejik ürünlerde üretim planlaması yapılmalıdır.

Ayrıca gıda sahtekârlığıyla mücadele güçlendirilmelidir. Zeytinyağına başka yağların karıştırılması, et ürünlerinde taklit ve tağşiş yapılması, tüketicinin aldatılması yalnızca ticari bir suç olarak değerlendirilmemelidir. Bunlar halk sağlığını ve toplumun geleceğini ilgilendiren ciddi meselelerdir. Ekşi mayalı tam buğday ekmeği dışında ekmek üretimi kısıtlanmalıdır. Yapay et ülkemizde yasaklanmalı, tavuk etlerine sıkı kontroller getirilmelidir. Halkın gıdasına hile yapan üreticilere ağır hapis cezaları getirilmelidir.

Güçlü devlet, yalnızca sınırlarını değil, sofrasındaki ekmeği de koruyan devlettir.

NECMETTİN ERBAKAN HOCA VE D-8: BUGÜNÜN DÜNYASINI YILLAR ÖNCESİNDEN OKUYAN BİR DEVLET ADAMIYDI!

Şimdi bütün bu gelişmelerin ışığında merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ı hatırlamamız gerekiyor. Ağır savunma sanayisinden, İslam birliğine, İslam NATO’suna ve İslam parasına kadar vizyonun mühendisiydi.

Erbakan Hoca, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da D-8'i kurarak uluslararası ilişkilerde yeni bir ekonomik ve siyasi iş birliği modeli ortaya koymuştur.

D-8'in kurucu ülkeleri:

Türkiye

İran

Pakistan

Bangladeş

Malezya

Endonezya

Mısır

Nijerya

Sekiz ülkenin bir araya gelmesi tesadüf değildi. Bu ülkeler nüfus, coğrafya, doğal kaynaklar, üretim kapasitesi ve stratejik konum açısından önemli bir potansiyele sahipti.

Erbakan Hoca'nın düşüncesi, bu ülkelerin birbirleriyle ekonomik ve siyasi dayanışma kurarak küresel sistemde daha güçlü bir konuma gelmesiydi.

Bugün yaşadığımız gelişmelere baktığımızda D-8'in kuruluş felsefesinin neden önemli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

Dünya yeniden ekonomik ve siyasi bloklara ayrılıyor. ABD kendi ekonomik ve askerî gücünü korumaya çalışıyor. Çin küresel üretim ve teknoloji alanındaki ağırlığını artırıyor. Rusya enerji ve güvenlik politikalarıyla etkisini sürdürmeye çalışıyor. Avrupa kendi savunma ve enerji güvenliğini yeniden şekillendiriyor.

Peki Müslüman ülkeler nerede? Birbirleriyle ticaret hacimleri ne kadar? Ortak savunma sanayisi projeleri var mı? Gıda güvenliğini birlikte sağlayabiliyorlar mı? Enerji kaynaklarını ortak politikalarla değerlendirebiliyorlar mı?

Filistin meselesinde ortak ve etkili bir siyasi irade oluşturabiliyorlar mı?

İşte D-8'in asıl önemi burada ortaya çıkıyor.

Erbakan Hoca'nın ortaya koyduğu vizyon, yalnızca sekiz ülkenin ekonomik iş birliği yapması değildi. Aynı zamanda adil bir uluslararası düzenin kurulması ve gelişmekte olan ülkelerin kendi gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olmasıydı.

D-8 bugün etkin biçimde çalıştırılabilseydi:

Ekonomik alanda: Üye ülkeler arasında ticaret artırılabilir, ortak yatırım bankacılığı ve finansman mekanizmaları geliştirilebilirdi.

Savunma sanayisinde: Ortak araştırma merkezleri, teknoloji transferi, savunma elektroniği ve sivil havacılık projeleri geliştirilebilirdi.

Enerjide: Petrol, doğal gaz, güneş enerjisi ve nükleer enerji alanlarında ortak projeler yürütülebilirdi.

Tarımda: Gıda üretimi, tohum geliştirme, sulama ve tarımsal teknoloji alanlarında ortak yatırımlar yapılabilirdi.

Diplomaside: Filistin, Kudüs, uluslararası hukuk ve bölgesel çatışmalar konusunda daha güçlü ortak diplomatik girişimler gerçekleştirilebilirdi.

Teknolojide: Üniversiteler, araştırma merkezleri ve özel sektör arasında ortak bilimsel projeler hayata geçirilebilirdi.

Bugün D-8'in yeniden canlandırılması, yalnızca geçmişte kurulmuş bir teşkilatın hatırlanması değildir. Geleceğe yönelik stratejik bir zorunluluktur.

Erbakan Hoca'nın yıllar önce ortaya koyduğu ekonomik ve siyasi dayanışma düşüncesi, bugünün çok kutuplu dünyasında yeniden değerlendirilmelidir. D-60 vizyonu hayata geçirilmelidir.

TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ, SAVUNMA SANAYİSİ KADAR EĞİTİM, ADALET VE EKONOMİ

Bir ülkenin dünya siyasetinde güçlü olabilmesi için yalnızca ordusunu güçlendirmesi yeterli değildir.

Savunma sanayisi kadar eğitim sistemi, adalet düzeni, üretim kapasitesi ve toplumsal yapısı da güçlü olmalıdır.

Bugün Türkiye'nin önündeki en önemli meselelerden biri ekonomik bağımsızlıktır. Denk bütçeye geçilerek faizsiz sistem, Enflasyonla mücadele, üretimin artırılması, sanayinin teknoloji seviyesinin yükseltilmesi, genç işsizliğinin azaltılması ve gelir dağılımındaki adaletsizliklerin giderilmesi devlet politikalarının temel başlıkları olmalıdır.

Diğer taraftan aile yapısının korunması, nüfusun yaşlanması, doğurganlık oranlarının düşmesi(10 Nisan 1965 te çıkarılan 557 sayılı kanun ve  devamı2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında, kaldırılması), uyuşturucu ve sanal kumar gibi toplumsal tehditler de millî güvenlik meselesi olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü devlet yalnızca bugünün sınırlarını korumakla görevli değildir. Gelecek nesillerin de güvenliğini sağlamak zorundadır.

Bir ülkenin en büyük sermayesi ahlaklı ve şuurlu nesilleridir.

Nitelikli eğitim alan, ahlaklı, üretken, teknolojiyi geliştiren ve millî değerlerine sahip çıkan gençler yetiştiremeyen bir ülke, gelecekte büyük sorunlarla karşılaşır.

Türkiye'nin güçlü devlet hedefi, refah toplum hedefiyle birlikte yürütülmelidir.

Kıymetli dostlar,

Unutulmamalıdır ki büyük devlet olmak yalnızca güçlü görünmek değildir. Büyük devlet olmak, krizleri önceden görmek, doğru zamanda doğru adımları atmak ve milletinin geleceğini güvence altına almaktır.

Bütün bu gelişmeleri bir arada değerlendirdiğimizde Türkiye'nin önünde büyük sorumluluklar bulunduğunu görüyoruz. Bizler sıcak yuvamızda hiçbir şeyden habersiz hayatımızı yaşarken Devletimiz gece gündüz bizler için dünyanın her yerinde çalışıyor. İsimsiz kahramanlara selam olsun.

Hükûmetler değişir, liderler değişir, siyasi dönemler sona erer. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet hak yolunda kalacaktır.

Devletimiz var olsun!

Allah'a ısmarladık, hoşça kalın.