LEHİ'DEN GÜNÜMÜZE ORTADOĞU'DA TERÖRÜN GENETİĞİ VE TÜRKİYE'NİN STRATEJİK İSTİHBARAT DOKTRİNİ
cumha.com.tr, tamamen tarafsız ve bağımsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ortadoğu'da terörün tarihini yalnızca dinî radikalizm üzerinden okumak, bölgenin son yüzyılda yaşadığı siyasi ve jeopolitik dönüşümü eksik anlamaktır. Rus diplomat ve eski Dışişleri Bakanı Yevgeni Primakov, Ortadoğu Terörünün Genetiği başlıklı değerlendirmesinde bu tarihsel yanılgıya dikkat çekiyor. Primakov'a göre modern Ortadoğu'da örgütlü siyasi şiddetin öncü örneklerinden biri, 1940 yılında Filistin'de kurulan Yahudi yeraltı örgütü Lehi'dir.
Avraham Stern tarafından kurulan Lehi, İngiliz Mandası yönetimini sona erdirmeyi ve Filistin'de Yahudi egemenliği kurmayı hedefliyordu. Örgütün 1944 yılında Kahire'de İngiltere'nin Ortadoğu Bakanı Lord Moyne'a düzenlediği suikast ve 1948'de BM arabulucusu Kont Folke Bernadotte'nin öldürülmesi, siyasi amaçlarla örgütlü şiddetin uluslararası sonuçlarını ortaya koyan tarihsel örneklerdir. Aynı dönemin bir başka yapılanması Irgun'un 1946'da King David Oteli'ne düzenlediği bombalı saldırı da bu tarihin önemli parçalarındandır.
Buradaki mesele, Lehi ile bugünkü örgütler arasında doğrudan bir örgütsel soy bağı kurmak değildir. Asıl mesele, siyasi şiddetin farklı ideolojiler altında nasıl yeniden üretilebildiğini anlamaktır.
1960'lı yıllardan itibaren Filistinli silahlı örgütlerin uluslararasılaşan faaliyetleri, 1970'lerde uçak kaçırma ve diplomatik hedeflere yönelik saldırılarla yeni bir boyut kazandı. 1979 Sovyet-Afgan savaşı ise uluslararası militan ağların gelişmesine zemin hazırladı. 1988'de El Kaide'nin ortaya çıkışı, yerel çatışmaların sınır aşan ideolojik ve örgütsel yapılara dönüşebildiğini gösterdi. DEAŞ ise 2014 sonrasında toprak kontrolü, ekonomik kaynak yönetimi, propaganda ve paralel idare mekanizmalarıyla farklı bir model ortaya koydu.
Bugün Hizbullah, Husiler, Irak'taki silahlı milis yapılanmaları ve Suriye'deki farklı silahlı aktörler, Ortadoğu güvenlik mimarisinin devletlerle sınırlı olmadığını gösteriyor. Ancak bu yapıların tamamını aynı kategoriye koymak da doğru değil. Kimi siyasi temsil kapasitesine, kimi fiilî yönetim gücüne, kimi ise dış destek ilişkilerine sahip. Her birinin kendi tarihsel ve siyasi bağlamında incelenmesi gerekiyor.
İşte tam bu noktada istihbarat anlayışının niteliği önem kazanıyor. Bir örgütün yalnızca silahlı gücünü, lider kadrosunu veya operasyonel kapasitesini izlemek yeterli değildir. Onu yaşatan finansman ağlarını, siyasi bağlantılarını, ekonomik kaynaklarını, toplumsal tabanını ve uluslararası ilişkilerini birlikte değerlendirmek gerekir. Finansal istihbarat (FININT), insan istihbaratı (HUMINT), sinyal istihbaratı (SIGINT), coğrafi istihbarat (GEOINT) ve açık kaynak istihbaratı (OSINT), bu bütünsel yaklaşımın temel bileşenleridir.
Türkiye açısından bu tablo, terörle mücadeleyi yalnızca sınır güvenliği ve askerî operasyonlar üzerinden değerlendiremeyeceğimizi gösteriyor. AESA radarlarından elektro-optik sistemlere, uydu görüntülemeden elektronik harbe ve yapay zekâ destekli veri analizine kadar uzanan teknolojik kapasite, bağımsız istihbarat üretiminin önemli araçlarıdır. Ancak teknolojik egemenlik, kurumsal koordinasyon ve stratejik analiz yeteneğiyle birleştiğinde gerçek anlamını kazanır.
Bir diğer önemli alan ise vekâlet savaşlarıdır. Devletlerin doğrudan çatışmaya girmeden bölgesel aktörler üzerinden nüfuz oluşturabildiği bir jeopolitik ortamda, her silahlı yapının arkasında tek bir devlet aramak yerine, çıkar ilişkilerini, destek mekanizmalarını ve karar alma bağımsızlığını analiz etmek gerekir. Dış destek almak, tek başına vekil aktör olmak anlamına gelmez.
Bunun yanında kamu diplomasisi ve anlatı egemenliği de güvenlik politikasının ayrılmaz parçasıdır. Çünkü modern mücadele yalnızca sahada değil; algılarda, uluslararası kamuoyunda, dijital platformlarda ve tarihsel hafızada da yürütülüyor. Bir devletin kendi güvenlik tezlerini belgeye, bilgiye ve hukuki meşruiyete dayalı biçimde anlatabilmesi stratejik bir kapasitedir.
Primakov'un tarihsel değerlendirmesinden çıkarılacak temel sonuç şudur: Ortadoğu'da terörün genetiğini anlamak için yalnızca silahlı örgütlere değil, onları ortaya çıkaran ve yaşatan siyasi, ekonomik ve uluslararası ilişki sistemlerine bakmak gerekir.
Türkiye'nin ihtiyacı, yalnızca tehditleri takip eden değil; tehditleri doğuran koşulları önceden okuyabilen, kendi bilgisini üreten ve kendi stratejik anlatısını oluşturabilen bir istihbarat doktrinidir. Çünkü geleceğin güvenlik üstünlüğü, yalnızca sahayı kontrol edenlerin değil, sahayı ve arkasındaki sistemi doğru okuyabilenlerin olacaktır.