Edebin Hazinesi
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir zamanlar, dağların arasına sıkışmış, sabahları sisin ağır ağır çatılardan çekildiği, akşamları ise evlerin pencerelerinden sarı ışıkların taştığı küçük bir kasaba varmış. Kasabanın ortasında, gövdesi yılların ağırlığıyla eğilmiş kocaman bir çınar ağacı dururmuş. Kimse bu ağacın yaşını bilmez, kimse ilk ne zaman oraya dikildiğini hatırlamazmış. Yaşlılar onun altında geçmişi konuşur, çocuklar köklerinin arasında oyun oynar, yolcular gölgesinde dinlenirmiş. Kasabada herkes birbirini tanırmış ama herkes birbirinin gönlünü bilmezmiş. Çünkü insanın yüzünü görmek kolay, gönlünü görmek zormuş. Bir gün uzak diyarlardan gelen ihtiyar bir yolcu, çınarın altında dinlenirken yanına on iki yaşlarında meraklı bir çocuk yaklaşmış. Çocuk, yolcunun eski heybesine, tozlanmış çarıklarına ve yılların çizgilerini taşıyan yüzüne bakıp, “Sen çok yer gördün mü?” diye sormuş. İhtiyar gülümsemiş. “Yolları saymadım evlat,” demiş, “ama insanların neleri kaybedip nelerin peşinden koştuğunu çok gördüm.” Çocuk biraz daha yaklaşmış. “Peki dünyanın en büyük hazinesi nedir?” diye sormuş. İhtiyar bir süre susmuş. Sonra çocuğun gözlerinin içine bakarak, “Bunu öğrenmek istiyorsan, yarın gün doğmadan dağın ardındaki eski değirmene git,” demiş. “Orada bir sandık bulacaksın. Ama unutma; bazı sandıklar açılınca içinden hazine çıkmaz, insanın kendisi çıkar.”
Çocuk o gece sabaha kadar uyuyamamış. Gün ağarmadan yola koyulmuş. Dağın ardındaki eski değirmen, yıllardır kimsenin uğramadığı, duvarlarını sarmaşıkların kapladığı, kapısı rüzgâr estikçe kendi kendine açılıp kapanan bir yermiş. İçeri girdiğinde toz kokusu yüzüne çarpmış. Eski değirmen taşının yanında, örümcek ağlarının arkasında küçük, demir bir sandık görmüş. Kalbi hızla çarpmaya başlamış. Sandığın kapağında tek bir kelime kazılıymış: “Edep.” Çocuk kilidi açmış. İçeride altın yokmuş, gümüş yokmuş, mücevher yokmuş. Yalnızca küçük, eski bir ayna duruyormuş. Çocuk aynayı eline alıp yüzüne bakmış ve hayal kırıklığıyla, “Bunun neresi hazine?” diye söylenmiş. Tam o sırada değirmenin karanlık köşesinden ihtiyar yolcunun sesi duyulmuş: “Çünkü sen hâlâ hazinenin dışarıda olduğunu sanıyorsun.” Çocuk şaşkınlıkla arkasını dönmüş. İhtiyar, “O aynaya bugün yalnızca yüzünü değil, davranışlarını da göstereceksin,” demiş. “Akşama kadar üç insanla karşılaşacaksın. Onlara nasıl davrandığını unutma. Sonra tekrar buraya gel.”
Çocuk yola koyulmuş. Önce elindeki odunları taşımakta zorlanan yaşlı bir kadına rastlamış. Bir an durup kadına bakmış, sonra yoluna devam etmek istemiş. Fakat birkaç adım sonra geri dönmüş ve kadının odunlarını evine kadar taşımış. Kadın teşekkür etmek istemiş ama çocuk utanıp başını eğerek uzaklaşmış. Biraz ileride küçük bir çocuğun yere düştüğünü görmüş. Çevresindeki çocuklar gülüyormuş. O da gülebilirmiş; hatta diğerlerine katılmak çok kolaymış. Fakat elini uzatmış, çocuğu yerden kaldırmış ve üstünü temizlemiş. Akşamüstü kasabaya dönerken kendisine daha önce kötü söz söylemiş, onu küçümsemiş bir adamla karşılaşmış. Adam yine alay etmiş. Çocuğun içinde öfke kabarmış. Söyleyecek çok şeyi varmış. Fakat bir an durmuş. Adamın yüzüne bakmış ve hiçbir şey söylemeden yoluna devam etmiş. O an çocuk, hayatında ilk kez bir şeyi fark etmiş: İnsanın söyleyebileceği her şeyi söylemesi, güçlü olduğu anlamına gelmiyordu. Bazen asıl güç, söyleyebileceği sözü içinde tutabilmekti.
Gece olduğunda değirmene geri dönmüş. İhtiyar onu kapıda bekliyormuş. Çocuk aynayı çıkarmış. “Hiçbir şey anlamadım,” demiş. “Sandıkta altın yoktu. Ayna var. Gün boyunca da üç sıradan şey yaptım.” İhtiyar gülümsemiş. “Sıradan mı?” demiş. “Bir yaşlının yükünü hafiflettin, düşeni kaldırdın, sana kötülük edene kötülükle karşılık vermedin. İnsanların çoğu bunların üçünü de yapabilecek güce sahip olduğu hâlde yapmaz.” Sonra aynayı çocuğun elinden almış ve ona tekrar uzatmış. “Edep budur. İnsanların seni görmediği yerde de nasıl biri olduğunu belirleyen şey. Alkış beklemeden iyilik yapmak, üstün olduğun hâlde incitmemek, haklı olduğun hâlde karşıdakini ezmemek, konuşabileceğin hâlde susmayı bilmek… Edep, insanın başkasına gösterdiği bir süs değil, kendi içinde taşıdığı bir ölçüdür.”
Çocuk büyümüş. Yıllar geçmiş. Hayat ona para da vermiş, makam da, itibar da, güç de. İnsanların önünde konuştuğu, insanların onu dinlediği günler olmuş. Bir zamanlar kendisini küçümseyenlerin önünde söz sahibi olduğu zamanlar da… Fakat her defasında cebindeki o küçük aynayı hatırlamış. Çünkü hayat ona şunu öğretmiş: İnsan yükseldikçe çevresindeki insanların sayısı artar ama kendisine gerçeği söyleyenlerin sayısı azalır. Güç büyüdükçe insanın hata yapma ihtimali değil, hatasını fark etmeme ihtimali büyür. İşte tam o noktada edep devreye girer. Edep, insanın kendisini herkesten üstün görmesini engelleyen son kapıdır. O kapı kapanırsa bilgi kibire, makam gurura, güç zulme, söz ise yaraya dönüşebilir. İnsan çok şey öğrenebilir, çok şey kazanabilir, çok insanı etkileyebilir; fakat kendisine sınır koymayı öğrenememişse bütün kazandıkları bir gün kendi ağırlığının altında ezilebilir.
Aradan uzun yıllar geçmiş. Çocuk artık yaşlı bir adama dönüşmüş. Bir gün kasabaya geri dönmüş ve eskiden altında oturduğu çınarın gölgesine oturmuş. Yanına küçük bir çocuk gelmiş. Tıpkı yıllar önce onun yaptığı gibi, ihtiyarın yüzüne bakıp sormuş: “Dede, dünyanın en değerli hazinesi nedir?” Yaşlı adam cebinden o eski aynayı çıkarmış. Camı çizilmiş, kenarları eskimiş ama arkasındaki kelime hâlâ duruyormuş: Edep. Aynayı çocuğa vermiş ve uzun süre hiçbir şey söylememiş. Çocuk aynaya bakmış. Önce kendi yüzünü görmüş. Sonra yaşlı adamın gözlerine bakmış. O gözlerde yılların öğrettiği bir hakikat varmış. İhtiyar sonunda konuşmuş: “Evlat, dünyada çok insan göreceksin. Kimi zengin olacak, kimi güçlü, kimi bilgili, kimi güzel konuşacak. Kimi senden daha çok kazanacak, kimi senden daha yüksekte duracak. Ama şunu unutma: İnsanların değeri, ellerinde tuttuklarıyla değil, ellerindekini nasıl kullandıklarıyla anlaşılır.”
Sonra aynayı çocuğun elinden alıp toprağın üzerine bırakmış. Çınarın dallarından bir yaprak düşmüş ve aynanın üzerine konmuş. İhtiyar yaprağı kaldırırken şöyle demiş:
“Edep, insanın başkasına gösterdiği nezaket değil; kimse görmezken kendisine koyduğu sınırdır. Çünkü insanı asıl ele veren, yaptıkları değil, yapabilecekleri hâlde yapmadıklarıdır.”
Ve o gün çocuk anladı ki dünyanın en büyük hazinesi sandıklarda saklanmıyordu. Çünkü altın kaybolabilir, makam elden gidebilir, güzellik solabilir, güç tükenebilir, hatta insanın adı bile zamanla unutulabilir. Fakat edep, insan öldükten sonra bile arkasında bıraktığı en sessiz mirastır.
Çünkü insanın mezarına ne kadar servet koyduğu değil, dünyadan ayrılırken kaç gönlü incitmeden geçtiği kalır. Ve bazen bir insanın bütün ömrünü anlatmaya tek bir cümle yeter: “Gücü vardı, fakat incitmedi.” İşte gerçek hazine budur.
Onlar erdi muradına siz çıkacaksanız kerevetine; sakın düşürmeyin aynayı elinizden !
Düşürmeyin ki, hâddi aşmayın. “ÇINARIN GÖLGESİ SİZE HARAM OLMASIN!”