Holding Mi? STK Mı?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Sivil toplum kuruluşları—eski tabirle demokratik kitle örgütleri—demokratik toplum düzeninin ve çağdaş devlet yapısının temel unsurlarından biridir. Toplumsal, siyasal, kültürel ya da mesleki ortaklıklar etrafında örgütlenen bu kuruluşlar, kişilerin tek başına ifade etmekte zorlanabileceği taleplerin, ihtiyaçların ve menfaatlerin kolektif bir irade biçiminde ortaya konulmasına imkân sağlar. Dernekler, meslek kuruluşları, sendikalar, düşünce kuruluşları, vakıflar, gençlik örgütleri ve farklı toplumsal amaçlar doğrultusunda faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlar bu alanın başlıca örnekleridir.
Elbette örgütlü toplumun varlığı, sadece toplumun devlete karşı kendisini ifade edebilmesi bakımından değil; bireylerin ortak sorunlar etrafında örgütlenme, sorumluluk üstlenme ve kamusal yaşama katılma kültürünün gelişmesi bakımından da önem taşır. Bu yönüyle güçlü ve bağımsız bir örgütlü toplum, demokratik hayatın tamamlayıcı unsurlarından biri olduğu kadar, devlet ile toplum arasındaki iletişim kanallarının açık tutulmasını sağlayan önemli bir mekanizmadır.
Fakat öyle hadiselerle karşılaşıyoruz ki, sivil toplum kuruluşlarının isimlerinin geçtiği her yeni haber, ister istemez zihnimizde yeni sualler doğuruyor.
“Bu kadarı da olmaz”, “Bunu da yapmış olamazlar” derken, şaşkınlıktan ne düşüneceğimizi şaşırıyor; bir müddet neye hayret edeceğimizi bilemez hâle geliyoruz.
Özellikle son dönemde AHBAP hakkında gündeme gelen deprem yardımlarının hiç edilmesi, bazı dini yapıların vakıf ve dernekler üzerinden ekonomik imkânlarını genişlettikçe genişletmesi ve kamuoyunda dolaşıma giren benzer nitelikteki çeşitli iddialar, meselenin salt birkaç münferit hadiseden ibaret olmadığını düşündürüyor. Elbette iddiaların varlığı, tek başına bir suçun veya usulsüzlüğün kanıtı değil. Lakin bu tür tartışmaların tekrar tekrar vuku bulması, sivil toplum kuruluşlarının sahip oldukları ekonomik kaynakların nasıl elde edildiği, nasıl kullanıldığı ve kim tarafından denetlendiği sorularını daha önemli hâle getiriyor.
Bilhassa toplumsal güven üzerine inşa edilen yapıların ekonomik gücü arttıkça, şeffaflık ve hesap verebilirlik ihtiyacının da aynı ölçüde artması gerekir. Peki, toplum adına faaliyet gösteren ve çoğu zaman kamu yararı iddiasıyla hareket eden kuruluşların ekonomik faaliyetleri konusunda yalnızca “güven” ilkesini kâfi görmek mümkün müdür? Yoksa kamuoyunun güvenini muhafaza edebilmek için daha güçlü, açık ve etkin bir mali denetim mekanizmasına mı ihtiyaç vardır?
Dernekler, vakıflar, sendikalar, odalar, yardım kuruluşları ve çeşitli toplumsal yapılanmalar, kuruluş amaçlarını sürdürebilmek için ekonomik işletmeler kurabiliyor, taşınmaz edinebiliyor ve ticari faaliyetlerde bulunabiliyor. Ancak günümüz gerçekliğinde, kimi yapıların ticari faaliyetlerinin örgütün asli amaçlarını destekleyen bir araç olmaktan çıkarak, yapının kendisinden daha büyük bir ekonomik ve kurumsal güce dönüştüğünü de görmezden gelemeyiz.
Oysa kitle örgütlerinin varlık nedeni neydi? Ortak bir amaç etrafında örgütlenen insanların toplumsal güçlerini kamusal alana taşımaları ve kendi taleplerini ifade etmeleri değil miydi? Ekonomik kaynak ise bütün bunların sürdürülebilmesi için gerekli bir araçtan ibaret değil miydi? Ne var ki araç, amacın önüne geçtiğinde sadece yapının faaliyet alanı değil, yapının mahiyeti de değişmeye başlıyor. Asli amacı ekonomi olmayan bir yapının ekonomik faaliyetleri bütün yapıyı belirlemeye başladığında, artık ekonomik kaynak kuruluşun amacına hizmet eden bir araç olmaktan çıkıp, kuruluşun kendisini tanımlayan temel unsura dönüşüyor. Dolayısıyla toplumsal bir amaç etrafında örgütlenmiş bir STK değil, ekonomik gücüyle varlık gösteren başka bir yapı ortaya çıkıyor.
Nitekim yaşananları neoliberalizmin toplumsal ilişkileri de dönüştüren zihniyetinden ayrı düşünemeyiz kuşkusuz. Piyasa mantığı hayatın her alanına yayıldığında insanların dayanışma biçimleri, gönüllülük ilişkileri, üyelik yapıları ve hatta toplumsal güven de ekonomik bir kaynağa dönüşüyor.
Piyasa ilişkilerinin hayatın bütün alanlarına nüfuz ettiği bir düzende, dayanışmanın dahi bir “sektör” hâline gelmesi şaşırtıcı mıdır?
Zira ekonomik güç öyle basit bir şey de değildir. Ekonomik yapıların önü alınmaz bir hâle gelmesi, beraberinde bürokratik bağlantıları ve siyasal ilişkileri de kopmaz bağlar ve çarpık ilişkiler hâline getirir. Dolayısıyla mesele artık toplum adına söz söylemek değil, sahip olunan ekonomik güç üzerinden siyasete ağırlık koymak, siyasal karar mekanizmaları üzerinde nüfuz tesis etmektir. Bir başka ifadeyle ekonomik güç pazarlık gücü olmaktadır.
Kitle örgütlerinin hükümetleri eleştirmesi, karar alma süreçlerini etkilemesi ve kendi üyelerinin veya temsil ettikleri kesimlerin taleplerini siyasal alana taşıması demokrasinin tabii bir parçasıdır. Hatta örgütlü toplumun gücü, demokratik düzenin önemli güvencelerinden biridir. Fakat ekonomik gücü sınırsız hâle gelmiş, kaynakları ve ilişkileri yeterince şeffaf olmayan yapılar söz konusu olduğunda mesele farklı bir nitelik kazanmaktadır. Burada artık demokratik temsil ve meşru siyasal katılımın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği sorusu gündeme gelmelidir.
Üstelik ekonomik güç büyüyüp ekonomik kaynaklar merkezileştikçe, karar alma gücü de belirli ellerde toplanacaktır ki bunun emarelerini görmek mümkündür. Böyle bir durumda üyelerin örgüt üzerindeki tesiri azalırken, yöneticilerin ve ekonomik yapıyı kontrol edenlerin nüfuzu artmaktadır.
Türkiye yeni bir anayasa tartışmasının eşiğine gelirken, bu hususların da gündeme alınması gerekiyor. Belki yeni anayasada bu anlamda bir düzenleme yapılabilir.