İsrail Terörsüz Türkiye'den Neden Rahatsız?

İsrail Terörsüz Türkiye'den Neden Rahatsız?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 7, 2026 - 07:12

Terörsüz Türkiye sürecinde önemli bir eşik daha aşıldı. Belki de bugüne kadarki en önemli eşik... Sürecin hukuki çerçevesini oluşturacak "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" başlıklı kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuldu.

Bu teklif, teknik bir kanun metninin çok ötesinde anlamlar taşıyor. Dikkatle bakıldığında bunun yalnızca bir yasa hazırlığı değil; yaklaşık iki yıldır adım adım inşa edilen stratejik bir devlet politikasının hukuk düzenine aktarılması olduğu görülebilir.

Hatırlayalım...

1 Ekim 2024'te TBMM'nin açılışında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin DEM Parti sıralarına yönelerek gerçekleştirdiği tokalaşma, o gün farklı yorumlara konu olmuştu. Fakat birkaç hafta sonra, 22 Ekim'deki grup toplantısında yaptığı konuşma bu adımın tesadüfi olmadığını ortaya koydu. Bahçeli, "Terörsüz bir siyaset, terörsüz bir ülke, terörsüz bir gelecek hususunda herkes ittifak hâlindeyse, değil elimizi taşın altına koymaya, gövdemizi koymaya varız." diyerek yeni dönemin siyasal iradesini ilan etti.

Ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sürece güçlü destek veren açıklamaları geldi. Meclis'te komisyon kuruldu. Bakanlıklar sürece dâhil edildi. Güvenlik bürokrasisi ile siyasi irade ortak bir koordinasyon içerisinde hareket etti. Bugün ise gelinen noktada, sahada oluşan yeni durum hukuki bir zemine kavuşturuluyor.

Bu kronoloji kuşkusuz tesadüf değil.

Devletler günlük siyasi reflekslerle değil, uzun vadeli stratejilerle hareket eder. Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de geçtiğimiz günlerde Türkgün Gazetesi'ne verdiği mülakatta, "Bir devlet politikası olan Terörsüz Türkiye'ye ilişkin çerçevenin sağlam şekilde oluşturulması hususunda yasa yapımı sürecinde önemli bir eşikte bulunmaktayız." ifadelerini kullandı.

Tam da üzerinde durmak istediğim nokta budur: "Bir devlet politikası."

Bu ifade, süreci seçim takvimiyle açıklamaya ve yıpratmaya çalışan yaklaşımları da boşa düşürüyor. Terörsüz Türkiye herhangi bir hükümet programı ya da dönemsel siyasi tercih değildir. Devlet aklının şekillendirdiği, uzun vadeli hedefleri bulunan stratejik bir yöneliştir.

Neden "Milli Dayanışma" ve neden "Toplumsal Bütünleşme"?

Çünkü bu süreç en başından beri yalnızca silahların susmasını hedeflemiyor. Silahların susması, stratejinin bir yüzüdür. Asıl amaç; kırk yılı aşkın süredir terörün istismar ettiği toplumsal fay hatlarını onarmak, millet olma şuurunu kuvvetlendirmek ve insanımızın ortak geleceğe duyduğu güveni yeniden tesis etmektir.

Başka bir ifadeyle Türkiye'nin yalnızca sınırları değil, iç cephesi de tahkim edilmek istenmektedir.

Zira terör yalnızca silahtan ibaret değildir. Ayrışmanın, kutuplaşmanın ve güvensizliğin büyüdüğü sosyolojik zeminlerde de kendisine hayat alanı bulur. Bu sebeple kalıcı çözüm, devlet ve millet olarak yeniden bütünleşmeyle mümkündür.

Dolayısıyla bütünleşme kavramı, farklılıkları inkâr etmek değil, ortak bir millî aidiyet etrafında buluşabilme amacı taşımaktadır.

Nitekim Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanı Mehmet Uçum da 30 Kasım 2025 tarihinde yayımladığı "Terörsüz Türkiye'ye Geçiş Süreci ve Bütünleşme Perspektifi" başlıklı yazısında aynı çerçeveyi çizmişti. Uçum, "Bu eşiğin aşılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletiyle Türkiye halkının bütün kesimlerinin bütünleşmesinin eksiksiz tamamlandığı 'Türkiye Yüzyılı'nda bayramımız gerçekleşecektir." ifadelerini kullanmıştı.

Kanunun isminde tercih edilen kavramlar da işte bu stratejik yaklaşımın kavramsal ifadesidir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde özellikle medyanın bunu öne çıkarması daha da anlamlı olabilir.

İsrail süreçten neden rahatsız?

26 Temmuz 2026 tarihinde İsrail merkezli The Jerusalem Post'ta bir görüş yazısı yayımlandı. Bu yazıya dönüp bakmak istiyorum.

Suzan Quitaz imzasını taşıyan yazı, İsrail'in bölgeye nasıl baktığını göstermesi bakımından oldukça dikkat çekici. Yazar, "İsrail'in Doğu ve Güneydoğu sınır hatlarındaki Kürt grupları doğrudan silahlandırması ve desteklemesi gerekmektedir." ifadelerini kullanıyor.

Bununla da yetinmiyor... Bu politikanın İsrail'e "jeopolitik kaldıraç" sağlayacağını savunuyor ve bağımsız bir Kürdistan'ın desteklenmesi gerektiğini açıkça dile getiriyor.

Dahası şu değerlendirmeyi yapıyor: "İsrail'in, onların yıkıcı planlarına karşı, onlara karşı kullandıkları stratejilere paralel stratejiler kullanarak karşılık vermesi çoktan gecikmiş bir durum."

Yazının devamında ise şu ifadelerle yaklaşımını ortaya koyuyor: "Kürt nüfusu yaklaşık 50 ila 60 milyon civarındadır ve atalarının vatanı olan Kürdistan, Irak, İran, Türkiye ve Suriye sınırları içinde yer almaktadır."

Ardından şu iddiayı ileri sürüyor: "Sadece son on yıllarda bile, Kürdistan'ı işgal eden dört devlet tarafından yarım milyona yakın Kürt katledildi ve milyonlarcası yerinden edildi."

Bu ifadeler, meselenin yalnızca bir köşe yazısından ibaret olmadığını gösteriyor. Burada ortaya konulan yaklaşım; etnik fay hatlarını jeopolitik bir araç olarak gören, Türkiye'nin ve bölgenin mevcut sınır düzenini tartışmaya açan stratejik bir bakış açısını aksettiriyor. Ve belki de en mühimi, bölgedeki silahlı grupların desteklenmesini açıkça stratejik bir tercih olarak telakki ediyor.

İşte karşımızdaki iki strateji...

Bir tarafta millî dayanışmayı güçlendirmeyi, toplumsal bütünleşmeyi sağlamayı ve terörü tarih sahnesinden çıkarmayı hedefleyen bir Türkiye bulunuyor.

Diğer tarafta ise etnik ayrışmaları jeopolitik araç olarak gören ve bunları bölgesel nüfuz üretmenin vasıtası hâline getirmek isteyen bir anlayış...

Esasen bugün karşı karşıya bulunan iki farklı bölge tasavvuru da budur.

Terörsüz Türkiye bu nedenle yalnızca Türkiye'nin iç güvenlik meselesi değildir. Aynı zamanda bölgemizde oluşan yeni jeopolitik dengenin de önemli bir parçasıdır.

Uzun yıllar boyunca bölgeyi etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden şekillendirmeye çalışan jeopolitik anlayış zayıflarken, bölge ülkeleri güvenliklerini daha fazla kendi inisiyatifleriyle kurmaya yönelmektedir.

Türkiye de bu yeni dönemin edilgen bir nesnesi değil; kurucu aktörlerinden biri olma iddiasındadır.

Üstelik unutmayalım; bunun sonuçları yalnızca güvenlikle sınırlı değildir.

Güvenlik nedeniyle atıl kalan tarım arazilerinin yeniden üretime açılması, hayvancılık potansiyelinin değerlendirilmesi, maden sahalarının iktisadî hayata kazandırılması, enerji yatırımlarının hızlanması ve Kalkınma Yolu ile Orta Koridor projelerinin emniyet içerisinde işletilebilmesi, Türkiye'nin iktisadî kapasitesini de kayda değer ölçüde tahkim edecektir.

Başka bir ifadeyle Terörsüz Türkiye; güvenlikten ekonomiye, toplumsal bütünleşmeden dış politikaya kadar uzanan çok katmanlı bir dönüşümdür.

Belki de tam bu yüzden, içeride atılan her adım dışarıda da yakından takip edilmektedir.

Özetle, Terörsüz Türkiye'yi yalnızca silahların bırakılması olarak okumak, yürütülen büyük stratejiyi eksik okumaktır.

Türkiye, bugün sadece kırk yıllık bir güvenlik sorununu çözmeye çalışmıyor. Aynı zamanda toplumsal bütünleşmesini güçlendirecek, devlet kapasitesini tahkim edecek ve bölgesel jeopolitiğini yeniden şekillendirecek yeni bir dönemin hukukunu inşa ediyor.

Elbette bu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Lakin bugün atılan her adım, Türkiye'nin gelecek tasavvuruna, devlet kapasitesine ve bölgesel iddiasına hizmet etmektedir.