İSRAİL’İN 86 YILLIK ZULMÜ, VAHŞETİ, SOYKIRIMI VE CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN TEPKİSİ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Filistin topraklarında yaşanan dramın kökleri bugünlere değil, yaklaşık bir buçuk asır öncesine uzanıyor.
Siyonist Yahudilerin Filistin topraklarını satın alma girişimleri Osmanlı döneminde, 1880’li yıllarda başladı. Özellikle 1882 yılında Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden Edmond James de Rothschild’in finansal desteğiyle gerçekleştirilen toprak alımları, tarımsal yatırım görüntüsü altında yürütüldü.
O dönemde Osmanlı Devleti yabancı Yahudilere doğrudan toprak satışını yasaklamıştı. Ancak çeşitli yöntemlerle ve Osmanlı vatandaşı Yahudiler üzerinden gerçekleştirilen alımlar sayesinde Filistin’deki Yahudi yerleşimleri giderek genişledi.
1918 yılına kadar yaklaşık 650 bin dönüm arazi satın alındı. Ancak asıl büyük değişim Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının ardından yaşandı.
1920-1948 yılları arasında İngiliz Mandası döneminde Yahudilere yönelik toprak satışları yasal zemine oturtuldu. Bu süreçte Filistin’deki Yahudi yerleşimleri hızla arttı. 1946 yılına gelindiğinde Yahudiler Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 6’sına sahip olmuştu.
Siyonist hareketin hedefi ise açıktı:
Bir devlet kurmak.
Bu hedef, 1948 yılında İngiltere ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin desteğiyle gerçekleştirildi ve İsrail Devleti kuruldu.
Filistin halkı açısından ise asıl kırılma noktası bu tarihten sonra başladı.
İşgalin Genişlemesi
İsrail Devleti’nin kurulmasının ardından Filistin topraklarında işgal, zorla yerinden etme, çatışmalar ve güvenlik operasyonları yeni bir dönemin kapısını açtı.
Aradan geçen onlarca yıl boyunca Filistin topraklarının önemli bölümü İsrail kontrolüne geçti.
Bugün Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetleri ve Gazze’de yaşanan gelişmeler uluslararası kamuoyunun en çok tartıştığı konular arasında yer alıyor.
Özellikle Gazze’de son yıllarda yaşanan çatışmalar, binlerce sivilin hayatını kaybetmesine, yüz binlerce kişinin evlerini terk etmek zorunda kalmasına ve büyük bir insani krizin ortaya çıkmasına neden oldu.
Birleşmiş Milletler başta olmak üzere birçok uluslararası kuruluş, bölgede yaşanan insani tabloya ilişkin ciddi uyarılar yapmaya devam ediyor.
Türkiye’nin Filistin Politikası
Türkiye, uzun yıllardır Filistin meselesinde iki devletli çözüm modelini savunan ülkeler arasında yer alıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da uluslararası platformlarda Filistin halkının haklarını savunan açıklamalarıyla dikkat çekiyor.
AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in Filistin politikalarına sert tepki göstererek şu ifadeleri kullandı:
"İsrail kurulduğu günden bu yana Filistin’e yönelik işgal ve soykırım sistematik bir şekilde devam ediyor. Bu soykırım halen hem katliam boyutuyla hem de insanlık dışı tecrit boyutuyla sürmektedir."
Erdoğan konuşmasında ayrıca İsrail hükümetinin politikalarını eleştirerek, bölgede kalıcı barışın ancak adalet temelinde sağlanabileceğini vurguladı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle Gazze’de yaşanan sivil kayıplar karşısında uluslararası toplumun daha etkin tavır alması gerektiği yönündeki çağrıları, Türkiye’nin Filistin konusundaki diplomatik duruşunun temel unsurlarından biri olarak öne çıkıyor.
Ortadoğu’nun En Büyük Sorunlarından Biri
Filistin meselesi yalnızca bölgesel bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda uluslararası hukukun, insan haklarının ve küresel siyasetin en önemli sınavlarından biri olarak görülüyor.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insan Gazze’de yaşanan gelişmeleri yakından takip ederken, kalıcı barışın nasıl sağlanacağı sorusu hâlâ cevabını bekliyor.
Aradan geçen onlarca yıla rağmen Filistin’de akan kanın durmaması, bölgedeki insani krizin derinleşmesi ve çözüm umutlarının zayıflaması uluslararası toplum açısından önemli bir sorumluluk alanı oluşturmaya devam ediyor.
Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanabilmesi için adalet, uluslararası hukuk ve insan hakları temelinde sürdürülebilir çözümlerin hayata geçirilmesi gerektiği yönündeki çağrılar ise her geçen gün daha yüksek sesle dile getiriliyor.