KAAN KORA’YA VEDA: SİSTEM SUSARSA…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Kamuoyuna taşınan iddialar karşısında tanısal gölgeleme, damgalama ve kurumsal sessizlik
Kaan Kora hakkında yaşadıklarımı kamuoyuna açıkladığım andan itibaren asıl tartışılması gereken konu giderek görünmez hâle getirildi. Başvurduğum hukuki yollar ve ileri sürdüğüm iddialar geri plana itilirken; mücadelem intikam, ısrarım saplantı, yaşananları anlatmam duygusal karşılık görme isteği, sürecin peşini bırakmamam ise kesilmiş bir iletişimi yeniden başlatma arzusu gibi yorumlandı.
Böylece ne anlattığımdan önce neden anlattığıma ilişkin hazır bir hikâye kuruldu.
Ortaya koyduğum iddialar, olaylar ve sorular tartışılacağı yerde ruhsal durumum tartışıldı. Hak arayan bir hukukçu olarak değil, eski psikiyatristinden duygusal karşılık bekleyen bir hasta olarak görülmem daha kolaydı. Çünkü bu kabul, anlatılanların içeriğiyle yüzleşme zorunluluğunu ortadan kaldırıyor; bütün süreci tek kelimeyle açıklamaya imkân veriyordu: “Hastalık.”
Oysa bir hukuk mücadelesinin uzun sürmesi, onu yürüten kişinin bir insana saplandığını kanıtlamaz. Bazen geçmişe takılıp kalan kişi değil, karşılıksız bırakılmış hak arayışıdır. İddialar gereği gibi incelenmediğinde ve sorular cevap bulmadığında mesele yalnızca takvim üzerinde değil, insanın adalet duygusunda da açık kalır.
Daha önce hukuki yollara başvurdum; dava açtım ve şikâyetim üzerine bir soruşturma süreci de başladı. Ancak çevremdeki ve kurumsal düzeydeki sessizlik devam edince, anlatımlarım yeterince ciddiye alınmayınca ve ihtiyaç duyduğum desteği kimseden göremeyince geri çekildim.
Davadan feragat etmemin ve şikâyet sürecini devam ettirmememin nedeni, ileri sürdüğüm iddiaların gerçek dışı olduğuna inanmam veya hak arayışımdan düşünsel olarak vazgeçmem değildi. İçinde bulunduğum koşullarda kendimi bu mücadeleyi tek başıma sürdürebilecek kadar güçlü ve desteklenmiş hissetmiyordum.
Dolayısıyla önceki geri çekilişim, uyuşmazlığın esasının yargısal makamlarca incelenerek iddialarımın haksız bulunduğu anlamına gelmez. Dava usulen sona erdi; soruşturma süreci de devam ettirilmedi. Fakat olayların etik, hukuki ve sistemsel boyutları hakkında yönelttiğim sorular cevapsız kaldı. Bir sürecin dosya üzerinde kapanmasıyla hakkın yerini bulması aynı şey değildir.
Kaan Kora defteri, Kaan Kora’ya ulaşma arzum nedeniyle değil; Kaan Kora’nın sorular karşısındaki tutumu ve sonrasında sistemin dinlemeyen, incelemeyen, yok sayan sessizliği nedeniyle yıllarca kapanmadı. Yaşadığım sürece ilişkin sorgulamalarımın karşısına açık ve nesnel bir değerlendirme yerine, bana yöneltildiğini düşündüğüm yansıtma ve damgalama çıktı. Bir süre sonra tartışılan, yönelttiğim sorular değil; benim neden hâlâ soru sorduğumdu.
Psikolojide “yansıtma”, kişinin kendisiyle ilişkilendirmekte zorlandığı duygu, düşünce veya çatışmaları karşı tarafa atfetmesi şeklinde açıklanan bir savunma mekanizmasıdır. Ancak güç asimetrisi bulunan ilişkilerde bu mekanizmanın etkisi sıradan bir kişilerarası anlaşmazlıktan daha ağır olabilir. Mesleki otoriteye ve psikiyatrik bilgiye sahip olan taraf, karşısındaki kişinin tepkilerini yalnızca yorumlamakla kalmaz; onları “hastalık”, “saplantı” veya “takıntı” kavramlarıyla açıklayabilecek toplumsal gücü de elinde bulundurur.
Damgalama tam bu noktada başlar.
Psikiyatrik tanısı bulunan bir insanın hukuki girişimleri “intikam”, ısrarla cevap araması “saplantı”, kamuoyuna açıklama yapması “duygusal karşılık beklentisi” ve yaşananları kayda geçirmesi “iletişimi yeniden başlatma çabası” olarak yorumlanıyorsa artık yalnızca farklı bir değerlendirmeden söz edilemez. Kişinin hukuki iradesi psikiyatrik tanısına indirgenmekte, hak arama davranışı bir hastalık belirtisi gibi sunulmaktadır.
Oysa bir hukukçunun hukuki yollara başvurması iletişim arayışı değildir. Bir zarar iddiasının araştırılmasını istemek intikam değildir. Sorularına karşılık aramak duygusal beklenti değildir. Bir süreci kamuoyunun bilgisine sunmak da geçmişteki bir ilişkiyi yeniden başlatma girişimi olarak kabul edilemez.
Yaşananlar kamuoyuna yansıdıktan sonra karşıma yalnızca kişisel bir sessizlik değil, kurumsal bir suskunluk çıktı. Üniversitelerin, meslek örgütlerinin, bilimsel çevrelerin ve sistemin diğer unsurlarının iddiaların içeriğiyle ilgilenmesi beklenirken, asıl mesele büyük ölçüde cevapsız bırakıldı.
Ortaya çıkan sınırlı yaklaşım ise sorunu çözmekten çok üzerini örtmeye elverişliydi:
“Siz hastasınız. Ufak tefek hatalar olabilir. Psikiyatristler hayat kurtarır; size neden zarar versinler?”
Bu sözler ilk bakışta hekimlik mesleğini savunan iyi niyetli bir refleks gibi görünebilir. Fakat bilimsel ve hukuki bakımdan ciddi bir mantık hatası içerir. Psikiyatristlerin hayat kurtarması, hiçbir psikiyatristin hata yapmayacağı anlamına gelmez. Bir mesleğin toplumsal yararı, o mesleğin her mensubuna peşin masumiyet ve sorgulanamazlık kazandırmaz.
“Size neden zarar versinler?” sorusu da bir zarar iddiasının cevabı değildir. Hukuk yalnızca bir insanın neden zarar vermek isteyebileceğini araştırmaz; zararın meydana gelip gelmediğine, davranış ile sonuç arasındaki ilişkiye ve gerekli özenin gösterilip gösterilmediğine de bakar. Zararın ortaya çıkması için her zaman açık bir zarar verme niyetinin bulunması gerekmez.
Aynı şekilde, hasta üzerindeki etkisi araştırılmadan herhangi bir davranışın “ufak tefek hata” olarak nitelendirilmesi bilimsel bir değerlendirme değildir. Hatanın büyüklüğüne, yalnızca onu yaptığı ileri sürülen kişinin veya mensubu olduğu meslek grubunun bakış açısından karar verilemez. Bir tarafta küçük görülen davranış, diğer tarafta yıllarca süren ağır sonuçlar doğurmuş olabilir. Araştırılması gereken de tam olarak budur.
Fakat sonuçlar araştırılmak yerine sorun psikiyatrik tanıya bağlandığında “tanısal gölgeleme” ortaya çıkar. Tanısal gölgeleme, kişinin yaşadığı sorunun veya bildirdiği zararın yeterince incelenmeden mevcut psikiyatrik tanısıyla açıklanmasıdır. Tanı, bu noktada klinik değerlendirmeye yardımcı olan bir bilgi olmaktan çıkar; kişinin bütün anlatımını örten bir perdeye dönüşür.
Bipolar bozukluğu bulunan bir kişinin her sözü hastalık belirtisi, her itirazı atak, her ısrarı takıntı ve her duygusal tepkisi gerçeklikten kopuş değildir. Psikiyatrik tanı, kişinin hak ehliyetini ortadan kaldırmadığı gibi yaşadıklarının tanığı olma niteliğini de kendiliğinden yok etmez.
Sorun yalnızca tanısal gölgeleme de değildir. Burada aynı zamanda “epistemik adaletsizlik” ortaya çıkar. Epistemik adaletsizlik, bir insanın anlatımına kimliği, toplumsal konumu veya psikiyatrik tanısı nedeniyle hak ettiğinden daha az güvenilirlik verilmesidir. “Zaten hasta” düşüncesi, ortaya konulan iddiaları çürüten bir delil değildir. Yalnızca o iddiaları dile getiren kişinin güvenilirliğini aşındıran bir önyargıdır.
Böylece sistem kendisine son derece kullanışlı bir kaçış yolu açar: İddiaların içeriği yerine anlatanın hastalığı konuşulur. Somut sorular yerine kişinin duyguları tartışılır. Bir süre sonra asıl sorun, kamuoyuna yansıyan olaylar olmaktan çıkar; onları dile getiren insanın neden hâlâ susmadığı hâline gelir.
Ben yalnızca cevapsız bırakılmadım. Yok sayılarak susmamın, sessizliğin ağırlığı altında yorulmamın ve zamanla kendi sesimden vazgeçmemin beklendiği izlenimine kapıldım. Fakat sessiz kalmamam, bir insana ulaşma çabası değildir. Yok saymak, bir insanı veya onun anlattıklarını ortadan kaldırmaz; yalnızca cevaplandırılmamış soruları daha görünür hâle getirir.
Bilimsel literatürde “kurumsal ihanet”, güven duyulan veya kişiyi koruması beklenen kurumların zarar iddialarını önlememesi ya da bunlara uygun karşılık vermemesiyle ortaya çıkan ikinci bir incinme alanını anlatır. Kurumsal kayıtsızlık ve yetersiz tepki, mevcut ruhsal sıkıntıyı ağırlaştırabilir; destekleyici ve şeffaf kurumsal davranışlar ise olumsuz etkilerin azalmasında rol oynayabilir.
Bu kavram, somut bir olayda herhangi bir kişinin hukuki sorumluluğunu tek başına kanıtlamaz. Ancak kurumsal sessizliğin bir süreci neden sona erdirmek yerine uzatabileceğini açıklamaya yardımcı olur. Kişi yalnızca yaşadığını ileri sürdüğü olayın etkileriyle değil, aynı zamanda dinlenmemenin, ciddiye alınmamanın ve sistem tarafından görünmez kılınmanın yarattığı ikinci bir yükle karşı karşıya kalır.
Dolayısıyla mücadelenin yıllarca sürmesi, duygusal bir bağın devam ettiği biçiminde kolayca açıklanamaz. Hak yerini bulmadığı, iddialar gereği gibi incelenmediği ve sistem dinlemek yerine yok saydığı için süreç uzadı. Kapanmayan iletişim değildi; cevaplandırılmamış sorulardı. Sürdürülen, bir insana ulaşma çabası değil; hukuki ve etik bir sonuca ulaşma mücadelesiydi.
Korktuğum, yıldığım veya yorulduğum düşünülmesin. Yok sayılarak geri çekilmemin, olası hukuki süreçlerden çekinerek susmamın ya da zamanla mücadeleden vazgeçmemin beklenmiş olması mümkündür. Ancak bugün, daha önce bulunduğum yerde değilim.
Hakkımda dava açılırsa davaya, şikâyette bulunulursa soruşturmaya ve hukuk sınırları içinde karşıma çıkabilecek her türlü sürece hazırım. Anlatımlarımın sorumluluğunu taşıyor; ileri sürdüğüm iddiaları ve dayandığım delilleri yetkili makamlar önünde savunmaya hazır olduğumu açıkça ifade ediyorum.
Elbette Kaan Kora’nın da cevap verme, iddiaları reddetme, dava açma veya şikâyette bulunma hakkı vardır. Onun hukuki yollara başvurması beni susturacak bir tehdit olarak görülemez. Aksine, hukuk önünde kurulacak bir süreç; iddiaların, savunmaların ve delillerin nihayet suskunluğun değil, usulün hâkim olduğu bir zeminde değerlendirilmesini sağlar. Ben imtiyaz değil inceleme, peşin hüküm değil hukuki değerlendirme talep ediyorum.
Bu kararlılık tehdit, kişisel husumet veya hukukun dışında bir meydan okuma değildir. Tam tersine, herkesin iddiasını ve savunmasını hukuk önünde ortaya koymasını kabul eden bir duruştur. Ben de herkes gibi söylediklerimden sorumluyum; fakat unvan sahibi olanlar da davranışları hakkında yöneltilen sorulardan yalnızca susarak bağışık hâle gelmez.
Daha önce sessizlik ve desteksizlik içinde geri çekildim. Bugün ise aynı sessizliğin beni susturmasına izin vermeyeceğim.
Bugün gelinen noktada kişiyle sistem birbirinden kesin biçimde ayrılmıştır.
Kaan Kora, bu mücadelede görünür hâle gelen somut bir örnekti. Ortaya çıkan sorun ise tek bir kişiye, tek bir psikiyatriste veya tek bir hasta-hekim ilişkisine indirgenemeyecek kadar sistemseldir. Mesele yalnızca Kaan Kora’nın bireysel tutumu değildir; psikiyatrik tanısı bulunan insanların anlatımlarının nasıl değersizleştirilebildiği, hak arama davranışlarının nasıl “saplantı” veya “intikam” etiketiyle açıklanabildiği ve kurumların meslek mensupları hakkındaki iddialar karşısında nasıl sessiz kalabildiğidir.
Kaan Kora defterini kapatmamın mantığı da burada yatmaktadır. Kişiye odaklanmayı sürdürmek, yapısal sorunu tek bir isim etrafında hapsetmek ve sistemin geri kalanını görünmez kılmak anlamına gelir. Oysa kişi bir örnektir; asıl tartışılması gereken, böyle bir örneğin ortaya çıkmasına, sürmesine ve sonuçlarının yok sayılmasına imkân tanıyan düzendir.
Bu nedenle mücadele kişiden vazgeçildiği için değil, kişiyi aşacak kadar büyüdüğü için başka bir aşamaya geçmiştir. Artık cevap beklenen yer tek bir insanın sessizliği değil; hukuk, tıp etiği, adli bilimler ve kurumsal denetim mekanizmalarıdır.
Psikiyatrik tanının damgalama aracına dönüştürülmemesi, hak arama davranışının hastalık belirtisi gibi sunulmaması ve sistemin benzer iddialar karşısında susmaması için yürütülen mücadele devam edecektir.
Çünkü kurumların sessiz kalması, hakkında inceleme yürütülmeyen kişiyi kendiliğinden aklamaz. Aynı şekilde konuşmaya devam etmek de anlatanı saplantılı veya intikamcı yapmaz. Gerçek bilim, kişileri unvanları ya da tanıları üzerinden peşinen sınıflandırmaz; iddiaları, delilleri ve sonuçları inceler. Gerçek hukuk ise hakkını arayan insanın neden susmadığını değil, ileri sürdüğü iddiaların neden hâlâ karşılıksız kaldığını sorar.
Daha önce açtığım dava ve şikâyetim üzerine başlayan soruşturma sürecinde, kurumsal sessizlikle karşılaşmam ve ihtiyaç duyduğum desteği görememem nedeniyle geri çekildim. Bugün ise dava olursa davaya, şikâyet olursa soruşturmaya; hukuk içinde karşıma çıkabilecek her sürece hazırım. Kaan Kora defteri kapanmıştır; çünkü kişi bir örnekti. Fakat o örneği mümkün kılan sistemle hukuk ve düşünce mücadelem devam edecektir.