KENDİSİNE DUYULAN AŞKIN “TERAPİSİNİ” YAPAN PSİKİYATRİST: KAAN KORA
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir psikiyatrist, hastasının kendisine karşı geliştirdiği aşk duygusunu gerçekten “tedavi” edebilir mi? Yoksa böyle bir durumda yapılması gereken; duygusal aktarımı mesleki sınırlar içinde ele almak, hastayı açıkça bilgilendirmek ve gerekli görülüyorsa başka bir uzmana yönlendirmek midir?
Prof. Dr. Kaan Kora ile yaşadığım süreç nedeniyle üzerinde durduğum temel mesele tam olarak budur. Hastanın psikiyatristine karşı yoğun duygular geliştirmesi, psikiyatri bakımından bilinmeyen veya şaşırtıcı bir durum değildir. “Aktarım” olarak adlandırılan bu süreçte belirleyici sorumluluk, zaten kırılgan durumda bulunan hastada değil; bilgiye, mesleki yetkiye ve ilişkinin sınırlarını yönetme gücüne sahip olan psikiyatristtedir.
Psikiyatristin görevi, kendisine duyulan aşkı belirsizlikler içinde sürdürmek değildir. Hastanın umudunu beslemek, duygusal bağımlılığının derinleşmesine seyirci kalmak, bir yakınlık ihtimalini açık veya örtülü biçimde canlı tutmak ve sonra yaşananları “terapi” olarak açıklamak, bilimsel ve etik bakımdan ciddi biçimde sorgulanmalıdır. Çünkü adı konulmayan her uygulama terapi değildir. Bir davranışın muayenehanede gerçekleşmesi de onu kendiliğinden tedavi hâline getirmez.
Terapi; amacı, yöntemi, sınırları ve hastaya sağlayacağı yarar açıklanabilen profesyonel bir süreçtir. Hastanın neye maruz kaldığını anlayamadığı, duygusal bağlılığının giderek arttığı, iyileşmek yerine daha fazla bağımlı hâle geldiği bir uygulamanın “terapi” diye sunulması kabul edilemez. Hele bu sözde yöntem bilimsel bir temele dayanmıyor, hastaya açıklanmıyor ve hastanın özgür ve aydınlatılmış onamı alınmıyorsa ortada yalnızca etik bir tartışma değil, hukuki sorumluluk ihtimali de vardır.
Türk Tabipleri Birliğinin Hekimlik Meslek Etiği Kuralları açık bir ilke koymaktadır: “Hekim, hasta üzerindeki etkisini tıbbi amaçlar dışında kullanamaz.” Aynı kurallar; yararlılık, zarar vermeme ve hastanın özerkliğine saygı ilkelerini de hekimin temel yükümlülükleri arasında saymaktadır. Bu nedenle psikiyatristin hasta üzerindeki duygusal etkisi, kişisel ilgi alanına bırakılamaz. Bu güç yalnızca hastanın iyiliği amacıyla ve bilimsel sınırlar içinde kullanılabilir.
Psikiyatri ilişkisinde görünürde iki yetişkin bulunabilir; fakat taraflar arasında sıradan bir ilişkinin eşitliği yoktur. Bir tarafta hastasının geçmişini, travmalarını, korkularını, tanısını ve kırılganlıklarını bilen bir uzman; diğer tarafta ise yardım almak amacıyla kendisini o uzmana açmış bir insan vardır. Bu, açık bir bilgi ve güç asimetrisidir. Böyle bir ilişkide sınır koyma sorumluluğunu hastaya yüklemek, hekimin mesleki sorumluluğunu tersine çevirmektir.
Bir hasta psikiyatristine âşık olduğunu açıkça söylediğinde psikiyatristin görevi susmak, muğlak davranmak veya bu duyguyu yıllarca devam ettirecek bir alan oluşturmak değildir. Açık, anlaşılır ve koruyucu bir mesleki sınır çizilmesi gerekir. Hekim bu süreci sağlıklı biçimde yönetemiyorsa hastayı zarar görmeyeceği şekilde başka bir uzmana yönlendirmelidir. Hastanın duygusal bağlılığının sürmesinden maddi, manevi veya kişisel bir yarar sağlanması ihtimali ise meseleyi çok daha ağır hâle getirir.
Üstelik sessizlik her zaman tarafsız değildir. Mesleki konumu nedeniyle sözlerinin ve suskunluğunun hasta üzerinde nasıl bir etki oluşturacağını bilen bir psikiyatristin, belirsizliği devam ettirmesi de sonuç doğurabilir. Hastaya açıkça “Bu ilişkinin karşılığı yoktur, mesleki sınırlarımız bunlardır” denilmemesi; umut, beklenti ve bağımlılığın devam etmesine neden olabilir. Böyle bir sessizlik tedavi edici değil, yaralayıcı olabilir.
Burada sorulması gereken soru şudur: Hastanın aşk duygusu gerçekten tedavi mi edilmiştir, yoksa bu duygu kullanılarak hasta psikiyatristine daha bağımlı hâle mi getirilmiştir?
İkinci ihtimalin gerçekleşmesi durumunda konu yalnızca meslek etiğiyle sınırlı kalmaz. Somut olayın özelliklerine, davranışların niteliğine, sürekliliğine, kastına ve doğurduğu zarara göre kişilik haklarının ihlali, tıbbi kötü uygulama, maddi ve manevi tazminat sorumluluğu, disiplin sorumluluğu ve ceza hukuku bakımından değerlendirme gündeme gelebilir. Güven ilişkisinin ve hastanın ruhsal kırılganlığının bilinçli biçimde kullanıldığı kanıtlanırsa süreç, istismar iddiası yönünden de bağımsız ve tarafsız mercilerce incelenmelidir. Elbette hangi davranışın suç oluşturduğuna yalnızca yetkili adli makamlar karar verebilir.
Bu yazı bir mahkeme kararı değildir; yaşanan bir sürecin etik ve hukuki açıdan sorgulanmasıdır. Fakat “mahkeme karar vermedi” denilerek hasta anlatısının baştan değersizleştirilmesi de kabul edilemez. Bir iddianın henüz hükme bağlanmamış olması, onun konuşulamayacağı veya araştırılamayacağı anlamına gelmez. Tam tersine, güç sahibi olanın değil zarar gördüğünü söyleyenin de dinlenebilmesi, adaletin başlangıç noktasıdır.
Prof. Dr. Kaan Kora’ya yönelik temel soru bu nedenle son derece açıktır: Kendisine duyulan aşk karşısında hastayı koruyacak kesin mesleki sınırlar neden kurulmamış, bu duygusal bağlılığın derinleşmesini önlemek için hangi bilimsel yöntem uygulanmış ve “terapi” olduğu ileri sürülebilecek sürecin amacı, yöntemi, kaydı ve aydınlatılmış onamı nedir?
Bu sorulara bilimsel ve denetlenebilir yanıtlar verilemiyorsa, yaşananlara terapi denilmesi gerçeği değiştirmez. Çünkü terapi hastayı özgürleştirir; bağımlılaştırmaz. Terapi belirsizliği büyütmez; sınırları belirginleştirir. Terapi psikiyatristi ilişkinin merkezine yerleştirmez; hastanın iyiliğini merkeze alır.
Bir psikiyatrist, kendisine duyulan aşkın kahramanı değil; o duygunun hastaya zarar vermeden yönetilmesinden sorumlu meslek insanıdır. Bu sorumluluk yerine getirilmemişse tartışılması gereken, hastanın neden âşık olduğu değil, psikiyatristin bu aşk karşısında mesleki gücünü nasıl kullandığıdır.