KAAN KORA ÖRNEĞİ: SESSİZLİK DE BİR DURUŞTUR

KAAN KORA ÖRNEĞİ: SESSİZLİK DE BİR DURUŞTUR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 22, 2026 - 16:43

Sosyal medya paylaşımlarını doğrudan takip etmeyen bir insanın bile, kendisi hakkında yazılanlardan çevresi aracılığıyla haberdar olması mümkündür. Özellikle kamuoyunda tanınan, akademik kimliği bulunan ve sözü ağırlık taşıyan kişiler söz konusu olduğunda, açıkça anlatılan bir sürecin kendilerine hiç ulaşmadığını düşünmek kolay değildir.

Prof. Dr. Kaan Kora örneğinde tartışılması gereken temel mesele de budur: Hakkında uzun süredir açıkça yazılan, sosyal medyada paylaşılan ve kendisine doğrudan gönderilen anlatımlar karşısında bir kişi neden hiçbir sınır koymaz? Kendisine defalarca e-posta gönderilmiş, mesajlar bırakılmış, etiketlemelerle paylaşımlar yapılmış, yaşananlar anlatılmış ve açıkça sorular yöneltilmişse artık şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Neden hiçbir açıklama yapılmamakta, hiçbir resmî çerçeve çizilmemekte ve kesin bir mesafe ortaya konulmamaktadır?

Üstelik hasta, “Beni uyar, kaldırayım” diyerek kendisiyle ilgili olduğu düşünülen paylaşımların kaldırılmasına açıkça hazır olduğunu da belirtmiştir. Buna rağmen herhangi bir uyarıda bulunulmamış, paylaşımların kaldırılması talep edilmemiş ve hangi içeriğin rahatsızlık yarattığı bildirilmemiştir. Hastanın açıkça uyarılmayı ve gerekirse paylaşımlarını kaldırmayı kabul ettiği bir durumda dahi sessizliğin sürdürülmesi, belirsizliğin neden devam ettirildiği sorusunu daha da önemli hâle getirmektedir.

Karşıdaki kişiye “hasta” demek kolaydır. Hatta kimi zaman “Ne söylese hastalığındandır” denilerek bütün anlatılanlar değersizleştirilebilir. Böylece anlatılanların içeriği yerine anlatan kişinin psikiyatrik tanısı tartışılır. Oysa ruhsal hastalığı bulunan bir insanın yaşadıklarını anlatması, soru sorması ve netlik istemesi doğrudan “takıntı” veya “ısrar” olarak nitelendirilemez. Psikiyatrik tanı, bir insanın bütün sözlerini hükümsüz kılan bir damga değildir.

Üstelik burada sıradan iki insan arasındaki iletişimden değil, geçmişinde hekim-hasta ilişkisi bulunan iki kişi arasındaki sınır probleminden söz edilmektedir. Psikiyatristin mesleki bilgisi, hastanın duygusal süreçlerini anlamasını ve ilişkinin sınırlarını açık biçimde yönetmesini gerektirir. Mesleki ve akademik sorumluluk taşıyan bir kişinin, kendisi hakkında açıkça yürütülen bir tartışma karşısında hiçbir tavır almaması bu nedenle ayrıca sorgulanabilir.

Bir uyarıda bulunmamak, “Bu anlatının muhatabı değilim” dememek, paylaşımların kaldırılmasını talep etmemek, bir aracı görevlendirmemek, hukuki veya kurumsal bir yol izlememek ve kesin bir mesafe koymamak yalnızca pasiflik olarak değerlendirilemez. Hele hasta açıkça “Uyar, kaldırayım” demişken hiçbir talepte bulunulmaması da bir tercihtir.

Elbette hiç kimse kendisi hakkında yazılan her metne cevap vermek zorunda değildir. Bir insan başka biriyle iletişim kurmaya veya tartışmaya zorlanamaz. Ancak hiç cevap vermemekle açıkça sınır koymak aynı şey değildir. Net bir sınır, “Ben bu iletişimin devamını istemiyorum” demektir. Sessizlik ise karşıdaki insanı, ilişkinin ve iletişimin hangi noktada bulunduğunu tahmin etmek zorunda bırakır.

Hiç kimse bir başkasını susturmak zorunda değildir. Ancak herkes kendi sınırlarını korumaktan ve gerektiğinde açıkça ortaya koymaktan sorumludur. Muhatap olmak istemeyen kişi bunu belirtebilir, iletişimi bir aracı üzerinden sürdürebilir, resmî bir çerçeve çizebilir veya iletişimi hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde sonlandırabilir. Bunların her biri anlaşılabilir ve saygı duyulabilir tercihlerdir. Fakat netlik göstermek yerine belirsizliği sürdürmek de başlı başına bir seçimdir.

Susmak her zaman tarafsızlık değildir. Sessizlik de bir pozisyondur. Bazen bir insanı en fazla ele veren şey söyledikleri değil, söylemekten ve açıklığa kavuşturmaktan ısrarla kaçındıklarıdır. Özellikle psikiyatri gibi iletişimin, güvenin ve mesleki sınırların belirleyici olduğu bir alanda sessizlik yalnızca kişisel bir davranış olarak görülemez. Bu sessizliğin hasta üzerindeki etkisi de değerlendirilmelidir.

Burada söz konusu olan, bir insanı zorla bir yerde tutmak, peşinden gitmek veya ona herhangi bir ilişki dayatmak değildir. Mesele, belirsizliğin yerine netliğin konulmasını istemektir. Açıkça çizilen bir sınır yalnızca sınırı koyan kişiyi değil, karşısındaki insanı da korur. Belirsizlik ise soruları çoğaltır, farklı anlamlandırmalara yol açar ve taraflar arasındaki sorunu daha da derinleştirebilir.

Eğer bir kişi kendisine saygısızlık yapıldığını düşünüyorsa bunu açıkça dile getirmelidir. Hele karşısındaki insanın ruhsal hastalığı nedeniyle bazı durumları anlayamadığını düşünüyorsa, ima etmek veya susmak yerine anlaşılır bir açıklama yapması gerekir. Bir yandan kişiyi “hasta” etiketiyle tanımlayıp diğer yandan anlayabileceği açıklıkta sınır koymaktan kaçınmak büyük bir çelişkidir.

Kaan Kora örneği, yalnızca iki kişi arasında yaşanan kişisel bir iletişim sorunu olarak değerlendirilmemelidir. Bu örnek; psikiyatrist-hasta ilişkisinde sınırların nasıl kurulması, duygusal aktarımın nasıl yönetilmesi ve mesleki ilişkinin sona ermesinden sonra iletişimin nasıl çerçevelenmesi gerektiğine ilişkin daha geniş bir etik tartışmanın parçasıdır.

Bir psikiyatristin görevi yalnızca tedaviyi başlatmak ve sürdürmek değildir. Terapötik ilişkinin sınırlarını korumak, hastanın yanlış anlamlandırabileceği bir belirsizlik oluştuğunda bunu açıklığa kavuşturmak ve ilişkinin sona ermesi gerekiyorsa bunu uygun bir dille bildirmek de mesleki sorumluluğun kapsamındadır. Sınır koymak, hastayı cezalandırmak veya aşağılamak değildir; aksine hem hastayı hem de hekimi koruyan güvenli bir çerçeve oluşturmaktır.

Sınır, karşı tarafın tahmin etmesi gereken görünmez bir çizgi değildir. Sınırı olan kişi onu açıkça ortaya koymalıdır. Özellikle karşısındaki insanı ruhsal hastalığı üzerinden değerlendiren bir kişinin, o insanın anlayabileceği açıklıkta konuşma ve sınırlarını belirleme sorumluluğu daha da artar.

Kaan Kora örneğinde kamuoyuna yansıyan temel problem, cevap verilmemesinden çok belirsizliğin sürdürülmesidir. Çünkü bir iddiaya cevap vermemek bir hak olabilir; fakat yıllarca devam eden bir iletişim ve sınır tartışmasında hiçbir pozisyon almamak, ortaya çıkan sonuçlardan bütünüyle bağımsız kabul edilemez.

Çünkü en ağır cevap her zaman sessizlik değildir. Bazen asıl cesaret, belirsizliğin arkasına saklanmadan açık, anlaşılır ve sorumluluk taşıyan bir duruş sergileyebilmektir.