Sessiz Zarafetin Gürültülü Yenilgisi: İyilik Gerçekten Kaybeder mi?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan ilişkilerinin birer satranç tahtasına, nezaketin ise zayıflık göstergesine dönüştüğü bir çağda yaşıyoruz. Etrafımıza baktığımızda; kusurları örten, alçak gönüllülüğü bir yaşam felsefesi haline getiren ve hoşgörünün sınırlarını zorlayan insanların sıklıkla hırpalandığına şahit oluyoruz. Diğer yanda ise kazanma hırsıyla gözü dönmüş, başkalarının kalbini kırmayı "başarıya giden yolda mubah" gören o hoyrat kimlikler duruyor. Ve biz, vicdanımızın sesini dinleyenler, ister istemez o yakıcı sorunun kıyısına vuruyoruz: İyi niyetli insanlar bu dünyada hep kaybetmek zorunda mı?
Bu soruya alelacele "evet" yanıtını vermek, hırsın ve bencilliğin zaferini ilan etmek olur. Oysa gerçek çok daha derindir. Modern dünya, "kazanmayı" sadece görünür olanla; unvanla, parayla ve güçle ölçer. Bu sığ ölçü birimine göre, bir başkası incinmesin diye geri adım atan mütevazı insan elbette "kaybetmiş" görünür. Onun gösterdiği hoşgörü safgöllük, kusurları görmezden gelişi ise cesaretsizlik olarak yaftalanır. Hırsı pusula edinmiş karakterler, bu naifliği kendi çıkarları için bir basamak olarak kullanmaktan çekinmezler.
Asıl trajedi, bu hırslı kimliklerin yarattığı tahribatın toplumsal bir norm haline gelmesidir. İnsanları inciterek yükselenler, sadece kendi yollarını açmakla kalmaz; arkalarında güvensiz, şüpheci ve soğuk bir toplum bırakırlar. Onların estirdiği bu sert rüzgar yüzünden, yeni yetişen nesiller de "ezmezsen ezilirsin" yanılgısına düşüyor. Oysa bir toplumun çimentosu, kazanma hırsıyla gözü dönmüşlerin hırçınlığı değil; kusurları örtenlerin, incitmekten korkanların o sessiz zarafetidir. Bu zarafet çekildiğinde, geriye sadece mekanik ve ruhsuz bir kalabalık kalır.
Ancak bu, hırslıların kazandığı bir zafer değil, sadece gürültülü bir illüzyondur. İnsanları üzen, ezerek yükselen o kimlikler aslında hiçbir zaman kazanamazlar. Çünkü hayatın ödülü sadece vitrinlerde sergilenenlerden ibaret değildir. Sürekli bir yarış, hep daha fazına sahip olma arzusu ve arkada bırakılan kırık kalpler, o insanların ruhunda derin bir huzursuzluk yaratır. Onlar hiçbir zaman samimi bir sevginin, çıkarsız bir dostluğun ve en önemlisi temiz bir vicdanın tadını bilemezler. Sürekli tetiktedirler, çünkü herkesi kendileri gibi hırslı ve tehlikeli görürler. Günün sonunda, alkışlar sustuğunda ve ışıklar söndüğünde, inşa ettikleri o sahte zirvede yapayalnız kalmaya mahkumdurlar.
İyi niyetli insanların "kaybedişi" ise kalıcı bir kader değil, bir sınır çizememe sorunudur. İyilik, her haksızlığa göz yummak veya kendini feda etmek demek değildir. Gerçek alçak gönüllülük, kendi değerinin farkında olup başkalarını ezmemektir; kendini ezdirmek değil. Kusurları görmezden gelmek bir erdemdir, evet; ancak bu hoşgörü, karşı tarafın arsızlığına zemin hazırlıyorsa orada durmalıdır. İyi niyetli insan, kalbinin temizliğini korurken, suistimal edilmeye karşı güçlü bir "dur" çizgisi çekebildiğinde, asıl büyük zaferini ilan eder. Bilgece çizilmiş bir sınır, iyiliğin zafiyeti değil, en güçlü kalkanıdır.
Nefret ettiğimiz o bencil hırs dalgası, günü kurtarsa da geleceği inşa edemez. Dünya bizi ne kadar zorlarsa zorlasın, iyi niyetimizden vazgeçmek yerine onu koruyacak zırhlar edinmeliyiz. Unutmayalım ki, insanlık tarihi hırsıyla dünyayı yakıp yıkanları değil, zarafetiyle ve iyiliğiyle dünyaya iz bırakanları bağrına basmıştır. Ruhun kazandığı yerde, maddiyatın kaybetmesi sadece küçük bir teferruattır.