Türklerde Terbiyenin Önemi
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türk kültüründe terbiye, yalnızca nasıl konuşulacağını, büyüğe nasıl hitap edileceğini veya toplum içinde hangi davranışların uygun görüldüğünü anlatan bir görgü kuralı değildir. Terbiyenin daha derinde duran tarafı, insanın kendisine verilen akıl, güç, imkân ve itibarı hangi sınırlar içerisinde kullanacağını bilmesidir. İnsan güçlü olabilir; fakat gücünün esiri olmamalıdır. Bilgili olabilir; fakat bilgisini başkasını küçültmek için kullanmamalıdır. Haklı olabilir; fakat haklılığını ölçüsüzlüğün mazeretine dönüştürmemelidir. Sözü geçebilir; fakat sözünün ağırlığını karşısındakini susturmak için kullanmamalıdır. Bu bakımdan terbiye, dışarıya gösterilen nezaketten önce insanın kendi nefsine karşı kurduğu disiplindir. İnsan kendisini ne kadar kontrol edebiliyorsa, elindeki imkânı ne kadar ölçülü kullanabiliyorsa ve kimsenin görmediği yerde bile doğru bildiğinden vazgeçmiyorsa, terbiyenin gerçek anlamına o kadar yaklaşır.
Türklerin tarihî ve kültürel birikiminde insanın yetişmesi, yalnızca bilgi sahibi olmakla tamamlanan bir süreç olarak görülmez. İnsan, davranışlarıyla olgunlaşır; çevresiyle kurduğu ilişkiler içerisinde ölçü kazanır. Aile içerisinde başlayan bu eğitim, büyüklere karşı tavırdan küçüklere gösterilen şefkate, misafire verilen değerden emanete sahip çıkmaya, verilen sözün arkasında durmaktan zor zamanda insanın yanında olmaya kadar uzanır. Bunların her biri görünüşte ayrı davranışlardır; fakat hepsinin altında aynı düşünce vardır: İnsan, yalnızca kendisi için yaşayan bir varlık değildir. Kendi davranışının başkasında meydana getireceği sonucu hesaba katmalıdır. Terbiye tam da burada başlar. İnsan, kendi isteği ile başkasının hakkı arasında bir sınır bulunduğunu kavradığı anda yalnızca büyümeye değil, olgunlaşmaya da başlar.
Terbiyenin asıl sınavı ise insanların baktığı yerde değil, kimsenin bakmadığı yerde ortaya çıkar. Bir insanı dürüst yapan şey yalnızca yalan söylediğinde yakalanacağını bilmesi değildir. Asıl mesele, yalan söyleyebileceği hâlde söylememesidir. Emanete sahip çıkmak, kimsenin kontrol etmediği bir anda da emaneti korumaktır. Verilen sözü tutmak, sözün yerine getirilmediğinde herhangi bir yaptırımla karşılaşılmayacağı durumda bile sözün arkasında durabilmektir. Haksız olduğunu fark ettiğinde geri adım atmak, insanın kendi egosuna karşı kazanabileceği en zor zaferlerden biridir. Çünkü insanın başkalarıyla mücadele etmesi kolaydır; asıl güç, gerektiğinde kendi nefsine “hayır” diyebilmektir. Terbiye, insanın kendisine koyduğu bu görünmez sınırda yaşar.
Bu nedenle terbiye ile töre arasında güçlü bir bağ kurmak mümkündür. Töre, ortak hayat içerisinde kabul edilen ölçülerin ve davranış anlayışının toplumsal hafızadaki karşılığıdır. Terbiye ise bu ölçünün insanın karakterinde yaşamasıdır. Töre yalnızca dışarıdan takip edilen bir düzen olsaydı, insanın iç dünyasında karşılığı bulunmazdı. Oysa gerçek anlamda bir kültür, kuralları ezberletmekten çok ölçüyü insanın davranışına yerleştirebildiği zaman kalıcı hâle gelir. Bu yüzden terbiye, törenin insan tarafıdır. Töre insanlara nasıl bir ortak hayat kurulacağını hatırlatırken terbiye, o hayatın içerisinde insanın kendisini nasıl taşıyacağını öğretir.
Türk töresinde insanın değeri yalnızca sahip olduğu güçle ölçülmez. Gücün nasıl kullanıldığı, insanın karakterini ortaya çıkarır. Güçlü olmak kolay değildir; fakat gücü ölçülü kullanmak daha zordur. Çünkü güç, insana sınırlarının genişlediği hissini verebilir. İnsan kendisine tanınan imkânları zamanla bir hak gibi görmeye başladığında, sahip olduğu üstünlüğü başkaları üzerinde baskı kurmanın gerekçesine dönüştürebilir. Terbiye tam bu noktada insanın karşısına çıkar ve ona kendi sınırını hatırlatır. “Yapabilirim” ile “yapmalıyım” arasındaki farkı anlayabilen insan, gücünü kontrol etmeye başlamıştır. İşte karakter dediğimiz şey biraz da bu farkın içerisinde oluşur.
Büyüğe saygı, küçüğe sevgi ve misafire hürmet gibi davranışların kıymeti de yalnızca geleneksel nezaket biçimleri olmalarından kaynaklanmaz. Bu davranışların arkasında insanı kendi merkezinden çıkaran bir anlayış vardır. İnsan kendisinden yaşça büyük olana saygı gösterirken yalnızca yaşa değil, tecrübeye ve geçmişin birikimine de değer verir. Küçüğe şefkat gösterirken kendisinden daha savunmasız olana karşı sorumluluğunu hatırlar. Misafire ikram ederken kendi sahip olduklarını paylaşmanın ve karşısındaki insanı yalnızca bir yabancı olarak görmemenin anlamını taşır. Bu davranışların tamamında ortak bir ölçü vardır: İnsan, dünyayı yalnızca kendi ihtiyaçları ve çıkarları üzerinden okumamalıdır.
Terbiyenin bir başka önemli tarafı da insanın kendisinden güçlü olana gösterdiği tavır kadar kendisinden güçsüz olana karşı davranışıdır. Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman kendisine hiçbir fayda sağlamayacak kişilere karşı tavrında görünür. İtibarlı bir insanın karşısında nazik olmak kolaydır. Güçlü bir insanın yanında ölçülü davranmak bazen çıkar hesabının sonucu bile olabilir. Fakat hiçbir karşılık beklemediği hâlde bir insana saygı göstermek, güçsüz gördüğü birini küçümsememek ve kendisine hiçbir fayda sağlamayacak birine el uzatmak karakterin daha derin bir göstergesidir. Terbiye, “Bana ne kazandırır?” sorusunun yanına “Benim davranışım karşımdaki insana ne yapar?” sorusunu koyabilmektir.
İnsanın kendisini bilmesi de terbiyenin temel taşlarından biridir. Her şeyi bilmediğini kabul edebilmek, hata yaptığında özür dileyebilmek, gerektiğinde susabilmek ve başkasının sözünü dinleyebilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Özellikle günümüzde insanlara sürekli kendilerini göstermeleri, haklılıklarını ispatlamaları ve görünür olmaları telkin ediliyor. Her tartışmada son sözü söylemek, her meseleye yorum yapmak, her konuda hüküm vermek ve her itiraza karşılık yetiştirmek neredeyse bir güç göstergesi gibi algılanabiliyor. Oysa insanın her söze cevap vermemesi de bir olgunluk göstergesidir. Bazen susmak, söz söyleyememek değil; söylenecek sözün değerini korumaktır.
Öfke de terbiyenin en ağır sınavlarından biridir. Öfkelenmek insanîdir; fakat öfkenin insanı yönetmesine izin vermek bir irade problemidir. İnsan kızabilir, itiraz edebilir, sert bir tavır alabilir; ancak bütün bunların içerisinde aklını kaybetmemesi gerekir. Çünkü öfkeyle söylenen bir söz, söylendiği anda insanın kontrolünden çıkabilir. Sonradan geri alınsa bile bıraktığı iz kolayca silinmeyebilir. Bu nedenle güçlü insan, hiç öfkelenmeyen insan değildir. Güçlü insan, öfkelendiğinde bile kendisini yönetebilen insandır. Terbiye, insanın öfkesini yok etmez; öfkesinin direksiyonuna geçmesini engeller.
Bugün bu mesele yalnızca yüz yüze ilişkiler açısından değil, dijital hayat açısından da büyük önem taşıyor. İnsanların birbirlerine saniyeler içerisinde ulaşabildiği bir dünyada sözün sorumluluğu daha da ağırlaşmıştır. Bir insan hakkında doğruluğu araştırılmadan yazılan tek bir cümle, binlerce kişiye ulaşabilir. Bir öfke anında yazılan söz, yıllarca dijital ortamda kalabilir. Hiç tanımadığı insanlar hakkında hüküm veren, karşısındaki insanın hayatını bilmeden onu aşağılayan veya sırf kalabalığın alkışını almak için ağır sözler kullanan kişi, aslında yalnızca karşısındakini değil, kendi karakterini de ortaya koymaktadır.
Dijital dünyanın insana sunduğu sınırsız konuşma imkânı, sınırsız konuşma hakkının sınırsız sorumluluktan muaf olduğu anlamına gelmez. Klavyenin arkasında olmak, insanı söylediği sözün sonuçlarından kurtarmaz. Tam tersine, sözün daha geniş bir kitleye ulaşmasını sağladığı için sorumluluğu büyütür. Bugünün insanı için terbiye belki de en yalın biçimde şu soruda yeniden anlam buluyor: “Bunu söyleyebiliyor olmam, söylemem gerektiği anlamına gelir mi?” Bu soruyu kendisine sorabilen insan, dijital kalabalığın içinde bile kendi ölçüsünü koruyabilir.
Terbiye aynı zamanda haklılıkla ilişkilidir. İnsan haklı olduğuna inanabilir; fakat haklı olmak, karşısındaki insanı küçük düşürme hakkı vermez. Bir düşünceyi savunmak başka, o düşünceye katılmayan herkesi aşağılamak başkadır. İtiraz etmek başka, hakaret etmek başkadır. Sert olmak başka, ölçüsüz olmak başkadır. İnsan bazen haklı olduğu bir konuda kullandığı yöntemle kendi haklılığını zayıflatabilir. Çünkü sözün yalnızca içeriği değil, taşıdığı üslup da insanın karakteri hakkında fikir verir. Terbiye, insanın haklılığını korurken karşısındaki insanın onurunu da koruyabilmesidir.
Aile, bütün bu ölçülerin ilk öğrenildiği yerdir. Çocuklar çoğu zaman kendilerine söylenenlerden çok, büyüklerinin yaptıklarını hatırlar. Saygıyı anlatan fakat evde sürekli hakaret eden, dürüstlüğü öğütleyen fakat kendi davranışlarında doğruluğu önemsemeyen veya başkasına karşı merhamet isteyen fakat güçsüz gördüğü insanı küçümseyen yetişkin, sözleriyle değil davranışlarıyla eğitim verir. Terbiye önce yaşanır, sonra anlatılır. Bir çocuğun gördüğü küçük bir davranış, kendisine söylenmiş uzun bir nasihatten daha kalıcı olabilir. Büyüklerin küçüğe karşı tavrı, küçüğün de ileride başkasına nasıl davranacağını belirleyen görünmez bir mirastır.
Bu yüzden terbiye yalnızca bireysel bir meziyet değildir; nesilden nesile aktarılan bir karakter mirasıdır. Bir toplumun ahlâkî hafızası, kitaplarda yazan kurallardan çok günlük hayatta tekrar edilen davranışlarla korunur. Verilen sözün tutulması, büyüğün dinlenmesi, küçüğün korunması, misafirin ağırlanması, komşunun gözetilmesi, emanete sahip çıkılması ve zor zamanda insanın yanında olunması; zaman içerisinde bir toplumun davranış hafızasını oluşturur. Bunlar yalnızca geçmişin alışkanlıkları değildir. Her neslin kendi şartları içerisinde yeniden anlamlandırması gereken ahlâkî ölçülerdir.
Bu sebeple terbiyeyi geçmişe ait değişmez bir davranış listesi olarak görmek doğru değildir. Zaman değişir, hayatın araçları değişir, insanlar birbirleriyle farklı biçimlerde iletişim kurar; fakat ölçü ihtiyacı değişmez. Dün yüz yüze söylenen ağır bir söz insan onurunu incitiyorsa bugün aynı sözün binlerce insanın önünde paylaşılması da aynı sonucu doğurur. Dün emanete ihanet karakter meselesiyse bugün güveni kötüye kullanmak da karakter meselesidir. Dün gücü elinde bulunduranın kendisini başkasından üstün görmesi ölçüsüzlükse bugün bilgi, takipçi sayısı veya dijital görünürlüğü başkalarını ezmek için kullanmak da aynı ölçüsüzlüğün yeni biçimidir.
Değişen araçlardır; insanın sınavı değişmez.
İnsan hâlâ gücü karşısında sınanmaktadır. Hâlâ öfkesiyle sınanmaktadır. Hâlâ kendisine yapılan iyiliği unutup unutmayacağıyla, hata yaptığında özür dileyip dilemeyeceğiyle, başkasının hakkını gözetip gözetmeyeceğiyle sınanmaktadır. Hâlâ kendisinden güçlü olana nasıl davrandığı kadar kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığıyla ölçülmektedir. Bu nedenle terbiye, geçmişte bırakılabilecek bir kavram değil; insan var olduğu sürece ihtiyaç duyulacak bir karakter meselesidir.
Türklerde terbiye kavramının derinliği de tam burada ortaya çıkar. Terbiye, insanın başkalarına nasıl göründüğünden önce kendi vicdanında nasıl bir insan olduğuyla ilgilidir. İnsan herkesin önünde saygılı görünüp yalnız kaldığında zalimleşiyorsa, sözü güzel olup davranışı çirkinleşiyorsa, gücünü ölçüsüz kullanıyor ve haklılığını kibirle taşıyorsa görünüşteki nezaket karakterin yerini tutmaz. Gerçek terbiye, insanın kendisine tanınan imkân arttıkça daha ölçülü hâle gelmesidir.
Bu nedenle terbiye, “herkese hoş görünmek” değildir. Gerektiğinde hayır diyebilmektir. Yanlış karşısında durabilmektir. Haksızlığa itiraz ederken haksızlığın dilini kullanmamaktır. Güçlü olduğu hâlde ezmemektir. Haklı olduğu hâlde hakaret etmemektir. Kendisinden farklı düşüneni dinleyebilmektir. Hata yaptığında bunu kabul edebilmektir. Bazen geri çekilmenin, bazen susmanın, bazen özür dilemenin ve bazen de sözüne sahip çıkmanın hangi durumda gerekli olduğunu anlayabilmektir.
Sonunda mesele yine aynı yere gelir: İnsan ne kadar güçlüdür?
Bu sorunun cevabı yalnızca sahip olduğu imkânlarda aranamaz. Gerçek güç, insanın kendisine “Yapabilirim” dediği anda bir başka soru sorabilmesidir: “Peki, yapmalı mıyım?”
Terbiye işte o ikinci soruda başlar.
Güç insanın eline geçtiğinde karakteri görünür hâle gelir. Bilgi arttığında kibirlenip kibirlenmediği, makam yükseldiğinde insanlara nasıl baktığı, imkânları çoğaldığında paylaşmayı bilip bilmediği, öfkelendiğinde kendisini kontrol edip edemediği ve haklı olduğunda karşısındakinin onurunu koruyup korumadığı insanın gerçek ölçüsünü ortaya çıkarır.
Türklerde terbiyenin asıl mirası da belki burada aranmalıdır: İnsan, sahip olduğu güç kadar değil; o gücü kullanırken koruyabildiği ölçü kadar değerlidir.
Çünkü terbiye insanı küçültmez; gücünü anlamlı hâle getirir. Terbiye insanın sesini kısmaz; sözünün ağırlığını artırır. Terbiye insanı pasifleştirmez; iradesini güçlendirir. Ve en önemlisi, insana başkalarına hükmetmeden önce kendisine hükmetmeyi öğretir.
İnsan kendisine hükmedebildiği gün, elindeki gücün gerçekten sahibi olur.