Dijital Ahlaksızlar: İdeolojik Maskeler ve Devlet Düşmanlığı
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ekranın arkasına geçince insanın yüzü görünmeyebilir; fakat karakteri daha görünür hâle gelir. Çünkü gerçek hayatta sosyal çevrenin, yüz yüze iletişimin ve toplumsal mahcubiyetin oluşturduğu sınırlar, dijital ortamda bir anda ortadan kalkabiliyor. Bazıları bu görünmezliği bir özgürlük alanı sanıyor. Söylenemeyecek sözler söyleniyor, doğrulanmamış iddialar gerçekmiş gibi dolaşıma sokuluyor, insanların itibarı birkaç cümleyle hedef alınabiliyor. Hakaret eleştiri, iftira bilgi, linç ise özgürlük zannediliyor. Daha vahimi, bütün bunlar bazen demokrasi, özgürlük, milliyetçilik, insan hakları veya başka bir ideolojik kavramın arkasına saklanılarak meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Oysa kullanılan kavram ne kadar büyük olursa olsun, kötü niyetli davranışı ahlâklı hâle getirmez.
İdeolojiler insanın düşünce dünyasını şekillendirebilir; fakat hiçbir ideolojik aidiyet insana ahlâk muafiyeti sağlamaz. Demokrasi adına konuşan bir kişinin hakaret etme hakkı olmadığı gibi, milliyetçilik adına konuşan bir kişinin iftira atma, insanları hedef gösterme veya gerçekle bağını koparmış ithamlar üretme hakkı da yoktur. İnsan haklarından söz eden birinin karşısındaki insanın temel onurunu yok sayması ne kadar çelişkiliyse, özgürlükten söz ederken başkasının söz hakkını linç kampanyalarıyla bastırmak da aynı ölçüde çelişkilidir. Kavramların büyüklüğü, onları kullanan kişinin davranışını otomatik olarak haklı çıkarmaz. Tam tersine, büyük kavramları taşıdığını iddia eden insanın kendi davranışına daha büyük bir sorumluluk yükler.
Devlet meselesinde ise bu ayrım çok daha dikkatli yapılmalıdır. Devlet, yönetenlerden ibaret değildir. Hükümetler değişir, yöneticiler değişir, bürokratlar değişir, politikalar değişir; fakat devlet, toplumun ortak hukuk ve düzen zemininin devamlılığını ifade eden daha geniş bir yapıdır. Bu nedenle herhangi bir kamu uygulamasını eleştirmek ile devlet fikrini sistematik biçimde itibarsızlaştırmak aynı şey değildir. Bir karar yanlış bulunabilir, bir uygulama sorgulanabilir, bir kurumun işleyişi eleştirilebilir. Bunlar demokratik hayatın doğal parçalarıdır. Fakat ortada somut bir gerekçe bulunmadan her kurumu peşinen kötü, her görevlendirmeyi şüpheli, her kararı hainlik veya kötülük göstergesi ilan etmek artık sağlıklı bir eleştiri zemini değildir. Eleştirinin amacı yanlışı göstermek ve doğruyu aramaktır; düşmanlaştırmanın amacı ise güven duygusunu parçalamaktır.
Devlete yönelik eleştirinin sınırı, devletin eleştirilemez olmasıyla değil, eleştirinin yönteminin niteliğiyle belirlenir. Hukuk içinde, delile dayanarak ve muhatabının insan onurunu koruyarak yapılan eleştiri demokratik bir kazanımdır. Fakat doğrulanmamış iddiaları kesin gerçek gibi sunmak, kişileri hedef göstermek, kurumlar hakkında sürekli şüphe üretmek ve vatandaşın bütün kamu yapısına karşı güvenini aşındırmayı bir siyasal mücadele yöntemi hâline getirmek başka bir meseledir. Devletin hatalarını konuşmak başka, devlet fikrini toplumun gözünde değersizleştirmeye çalışmak başkadır. Birincisi denetimdir; ikincisi toplumsal güven açısından yıkıcı bir sonuç doğurabilir.
Dijital dünyanın en tehlikeli taraflarından biri, kalabalığın insana verdiği sahte haklılık duygusudur. Bir iddianın binlerce kez paylaşılması onun doğru olduğunu göstermez. Bir kişinin binlerce takipçisinin bulunması, söylediği her sözün bilgi olduğu anlamına gelmez. Bir paylaşımın milyonlarca görüntülenmesi de hakikatin ölçüsü değildir. Buna rağmen sosyal medya düzeni çoğu zaman doğruluktan çok hızın, derinlikten çok öfkenin, bilgiden çok etkileşimin peşinden gitmektedir. Böyle bir ortamda insan, kendi öfkesini toplumsal gerçekliğin tamamı zannetmeye başlayabilir. Oysa kalabalık yanılabilir. Hatta kalabalık, aynı yanlışı tekrar ederek onu geçici bir “gerçeklik” gibi gösterebilir.
Dijital ahlaksızlık tam da burada ortaya çıkar. İnsan, karşısındaki kişinin bir ekran adı, bir profil fotoğrafı veya bir kullanıcı hesabından ibaret olmadığını unuttuğu anda sınırlarını kaybetmeye başlar. Oysa ekranın öte tarafında bir insan vardır; bir ailesi, itibarı, mesleği, hayatı ve onuru vardır. Bir cümleyi yazmak birkaç saniye sürer, fakat o cümlenin oluşturduğu zararı ortadan kaldırmak bazen yıllar alabilir. Hele ki bir yalan binlerce kişiye ulaştıysa, gerçeğin sonradan ortaya çıkması bile ilk zararı tamamen telafi etmeyebilir. Bu nedenle dijital ortamda söylenen sözün ağırlığı, gerçek hayattaki sözden daha az değil; bazı durumlarda çok daha fazladır.
Terbiye kavramı bu noktada yalnızca geleneksel bir görgü kuralı olmaktan çıkar ve doğrudan karakter meselesine dönüşür. Terbiyeli olmak sadece büyüğe saygılı konuşmak, sofrada nasıl davranacağını bilmek veya toplum içinde ses tonunu ayarlamak değildir. Bugünün insanı için terbiyenin yeni sınav alanlarından biri dijital dünyadır. İnsan ekranın arkasında da ölçüsünü koruyabiliyor mu? Bilmediği konuda konuşmadan önce araştırıyor mu? Bir iddiayı paylaşmadan önce doğruluyor mu? Kendisine yapılmasını istemediği bir ithamı başkasına yöneltmekten kaçınıyor mu? Karşısındaki insanı aşağılamadan fikirlerini savunabiliyor mu? Gerektiğinde cevap vermemeyi, susmayı ve geri adım atmayı başarabiliyor mu? İşte gerçek terbiye biraz da bu soruların cevaplarında saklıdır.
Üstelik güçlü olmak, her saldırıya aynı sertlikle karşılık vermek değildir. Bazen en büyük güç, insanın kendi öfkesine hükmedebilmesidir. Klavyenin başında herkes cesur olabilir; fakat ölçülü kalabilmek karakter ister. Kalabalığın alkışladığı bir linçe katılmamak, herkes aynı iddiayı tekrar ederken “kanıt nerede?” diye sorabilmek, kendi fikrine aykırı bir insanın da onurunu koruyabilmek gerçek bir zihinsel disiplin gerektirir. İnsan, başkasını susturabildiği ölçüde değil, kendisine güç veren ortamın içinde bile adaletten ayrılmadığı ölçüde değerlidir.
Bugün dijital alanda en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri de bu ölçüdür. Çünkü devlet kurumları, toplum ve bireyler yalnızca fiziksel tehditlerle değil, güvenin aşındırılmasıyla da karşı karşıya kalabilir. Sürekli korku üretmek, sürekli öfke pompalamak, her gelişmeyi bir komplo olarak sunmak ve insanları birbirine karşı kışkırtmak toplumun ortak aklını zayıflatır. Elbette yanlış varsa söylenecektir. Elbette kamu kurumları hukuk içinde denetlenecektir. Elbette vatandaşın soru sorma ve hesap isteme hakkı vardır. Fakat bunların hiçbiri hakareti, iftirayı, manipülasyonu veya düşmanlaştırmayı meşru hâle getirmez.
Sonuçta ekran yalnızca bir araçtır. Klavye yalnızca bir araçtır. Sosyal medya yalnızca bir iletişim alanıdır. Asıl belirleyici olan, bu araçların başındaki insandır. İnsan isterse bilgiyi yayar, isterse yalanı; isterse toplumu sakinleştirir, isterse kışkırtır; isterse eleştirir, isterse düşmanlaştırır. Bu nedenle bugün insanları yalnızca hangi ideolojiye mensup olduklarıyla değil, sahip oldukları gücü nasıl kullandıklarıyla değerlendirmek gerekir.
Çünkü ideolojik maskeler değişebilir. Kullanılan sloganlar değişebilir. Profil fotoğrafları, hesap adları ve siyasi etiketler değişebilir. Fakat insanın karakteri, ekranın karşısında da kendisini ele verir.
Ekran değişti, iletişim hızlandı, insanın elindeki güç büyüdü. Değişmeyen tek şey ise sorumluluktur.
Ve bazen bir insanın ne söylediğinden önce, söylediği sözün arkasında nasıl bir karakter bulunduğuna bakmak gerekir. Çünkü gerçek terbiye, insanın kimse görmezken de sınırını bilmesidir.