TOPRAĞIN HAFIZASI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
HARMAN YERİNDE KALAN ÇOCUKLUĞUMUZ
Eskiden harman zamanı geldiğinde sadece ekinler toplanmazdı; köyün insanı da bir araya gelirdi. Şimdi tarlalarda yine buğday yetişiyor ama harman yerlerinde eksilen yalnızca insan değil, bir zamanların sesi…
Yaz geldi mi köyün her tarafından patoz sesleri yükselirdi.
Harman sürmeyen ev yok gibiydi.
Köyün bir ucundan patozun sesi duyulur, öbür ucundan başka bir patoz cevap verirdi. O sesler bize göre sıradan değildi; yazın geldiğini, ekinlerin biçildiğini, harmanların başladığını anlatırdı.
Patozu, traktörü olmayanlar ise atların çektiği düvenle harmanlarını sürerlerdi.
Düven, altına çakmak taşları yerleştirilmiş ahşap bir araçtı. Harman yerine serilen buğdayın, arpanın ve diğer ekinlerin üzerinde atlarla dolaştırılır; taneleri saplarından ve başaklarından ayırırdı.
Patozla bir günde üç yığın sürülürken, düvenle bir yığın ancak sürülürdü.
Ama biz çocuklar için mesele ne hızdı ne de işin bitmesiydi.
Biz düveni severdik.
Düven sürülen komşuların harmanına gider, birkaç arkadaşımızla birlikte üzerine otururduk.
Atlar ağır ağır yürür, düven harmanın üzerinde döner, biz de onunla birlikte dönerdik.
O zamanlar bunun ne büyük bir zevk olduğunu anlatacak kelimemiz yoktu.
Şimdi bile o düvenin üzerinde oturmanın tadını anlatamam.
Bazen harman sahibi atların yönünü bize bırakırdı.
Küçücük ellerimizle atları yönlendirmeye çalışır, kendimizi dünyanın en büyük işini yapıyormuş gibi hissederdik.
Meğer o günlerde bize yalnızca düvenin üzerine oturma fırsatı vermiyorlarmış.
Bize güveniyorlarmış.
Harman sahibi birkaç çocuk düvenin üzerine bindiğinde ağırlığın sapları daha çabuk öğüttüğünü söyler, “Siz yine gelin.” derdi.
Biz bunu bir davet sanırdık.
Yıllar sonra anladık ki o sözün içinde biraz da çocuklara duyulan güven, onları hayatın içine katma anlayışı varmış.
Çünkü bizler o zaman hiçbir işimizi büyüklere yaptırmazdık.
Kendimiz yapmaya çalışırdık.
Hem de çoğu zaman becerirdik.
Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık.
Kış gelince kardan kaymak için kızak yapardık. Kızak yapacak bir şey bulamazsak naylon torbalara saman doldurur, onun üzerinde kayardık.
Lastik ayakkabılarımızın topukların da teker yapar kendimize başka bir eğlence çıkarırdık.
Topacımızı da kendimiz yapardık, topaç derneğimizi de.
Atı olan evlerden topladığımız at kuyruğu kıllarını kibrite bağlar, onu küçük bir çubuğun ucuna yerleştirip döndürürdük.
Çıkardığı ses bile bize ayrı bir eğlence verirdi.
Kışın ise kibrit kutularının etrafına toplanır, kendi aramızda kibrit oyunları oynardık.
Herkes iskambil kâğıtlarını bilirdi.
Bizim “Çorum üçlüsü” dediğimiz oyun da akşamların ayrı bir neşesiydi.
Sabah annelerimiz bulgurdak hediği kaynatırdı.
Akşama hazır olurdu.
Çayın yanında hediğin üzerine ceviz koyar, afiyetle yerdik.
Bugün sofralarda çeşit çok.
Ama o günlerin bir tas hediğinde bile başka bir bereket vardı.
Belki de lezzeti yiyeceğin kendisinden çok, onu paylaşmanın verdiği huzurdu.
O yıllarda evlerin çoğunda küçükbaş, büyükbaş hayvan bulunurdu.
Atı olanlar da vardı.
Hayatın kendisi zaten başlı başına bir uğraştı.
Elektriğin olmadığı, akşamların gaz lambalarının ışığına kaldığı zamanlardı.
Yedi numara, dokuz numara, on dört numara gaz lambaları vardı.
On dört numara daha iyi ışık verirdi.
Löküsler ise öyle her akşam yakılmazdı.
Misafir geldiğinde çıkarılır, evin ışığı birden değişirdi.
Herkes aynı evin içinde, aynı ışığın altında otururdu.
Akşam olduğunda herkes yatardı.
Sabah ise önce annemiz kalkardı.
Sonra evde herkes yavaş yavaş ayağa kalkardı.
“Ben bugün öğlene kadar uyuyacağım.” diye bir şey yoktu.
Çünkü kimse uzun uyumaya alışık değildi.
Sokak ise bizim dünyamızdı.
Top oynardık.
Körebe oynardık.
Saklambaç oynardık.
Çelik çomak oynardık.
Kırık kiremitleri üst üste koyar dalya oynardık.
Oyuncağımız azdı ama oyunumuz çoktu.
Belki de bizim neslimizin en büyük şansı buydu.
Yokluğun içinde yokluk hissetmeden büyüdük.
Harman zamanı geldiğinde ise bütün bu hayatın merkezinde yine toprak vardı.
Köyün her yerinden patoz sesleri gelir, harman yerlerinde günlerce süren bir telaş yaşanırdı.
Harman yığınlarına bakılır, mahsulün iyi olup olmadığı daha harman bitmeden anlaşılırdı.
Köyün buluşma yeri olan caminin önünde herkes birbirine:
“Benim bu yıl şu kadar yığınım var.”
“Benim şu kadar.”
diye anlatır, adeta tatlı bir yarışa girerdi.
Kimsenin derdi komşusunun elindekine göz dikmek değildi.
Herkes kendi bereketiyle övünürdü.
Çünkü o yığınların içinde yalnızca buğday yoktu.
Alın teri vardı.
Bekleyiş vardı.
Yağmur duası vardı.
Güneş vardı.
Bir yıl boyunca verilen emek vardı.
Harman bittiğinde çiftçinin yaz işi de büyük ölçüde bitmiş olurdu.
Sonra başka bir telaş başlardı.
Bizim “Kocabaş” dediğimiz şeker pancarı…
Köyün büyük bir bölümü Kocabaş ekerdi.
Toprak yeniden işlenir, başka bir mevsimin emeği başlardı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o yıllarda bizim için sıradan olan şeylerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorum.
Bir düvenin üzerinde dönmek…
Bir havuzun iki günde dolmasını beklemek…
Horuzpınar’a topluca gidip yüzmek…
Havuzu temizleyip suyunun dolmasını beklemek…
Saman doldurulmuş bir naylon torbayla karda kaymak…
Kendi oyuncağımızı kendimiz yapmak…
Gaz lambasının altında hediği cevizle yemek…
Caminin önünde harman yığınlarını konuşmak…
Bunların hiçbiri o zaman bize büyük bir hayat hikâyesi gibi gelmiyordu.
Biz sadece yaşıyorduk.
Ama şimdi anlıyoruz ki çocukluğumuz, hayatın en güzel harmanıymış.
Bugün imkânlarımız çoğaldı.
Oyuncaklarımız çoğaldı.
Evlerimiz büyüdü.
Sofralarımız çeşitlendi.
Ama insan bazen düşünüyor:
Biz çoğalırken neyi eksilttik?
Belki de kaybettiğimiz şey yalnızca eski harmanlar değildi.
Birbirimizi beklemeyi…
Birlikte gülmeyi…
Bir işi kendi elimizle yapmanın gururunu…
Komşunun çocuğuna sahip çıkmayı…
Yokluk içinde mutluluğu bulmayı…
Ve en önemlisi, hayatın kendisiyle iç içe yaşamayı kaybettik.
Şimdi tarlalarda yine ekinler büyüyor.
Harmanlar yine yapılıyor.
Ama bizim çocukluğumuzun patoz sesleri artık çok uzaklardan geliyor.
Düvenin ağır ağır dönen sesi ise sanki toprağın altında kalmış bir hatıra gibi…
Bizim neslimiz o seslerin arasında büyüdü.
Ve belki de bugün geriye dönüp baktığımızda anlıyoruz:
Harman yalnızca ekinin ayrıldığı yer değildi; çocukluğumuzun, komşuluğumuzun, emeğimizin ve paylaşmanın da harmanlandığı yerdi.
Çocukluğumuzun en güzel yığınları tarlalarda değil, hafızamızda kaldı.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.