ORMAN DEĞİL, CİĞERİMİZ YANIYOR

ORMAN DEĞİL, CİĞERİMİZ YANIYOR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 24, 2026 - 18:30

Bir orman yandığında gökyüzüne yükselen yalnızca duman değildir. Yılların emeği, toprağın hafızası, canlıların yaşam alanı, suyun dengesi ve geleceğe bırakılması gereken doğal miras da alevlerin arasında kaybolur. Bu nedenle orman yangınlarını birkaç saatlik bir felaket, birkaç günlük bir gündem veya yalnızca yaz aylarında konuşulan bir çevre meselesi olarak görmemeliyiz. Orman değil, ciğerimiz yanıyor. Yanan her ağaç, aslında nefes aldığımız ülkenin geleceğinden eksilen bir parçadır. Bu nedenle yangınlarla mücadeleyi yalnızca yangın söndürme uçaklarının, helikopterlerin ve ekiplerin sayısı üzerinden tartışmak yetersizdir. Asıl mesele, yangınların çıkmasını zorlaştıran, çıktığında hızla fark eden, büyümeden müdahale eden ve yangın sonrasında aynı kırılganlığı yeniden üretmeyen bir orman politikasını ortaya koyabilmektir.

Türkiye’nin özellikle Akdeniz ve Ege kuşağında orman yangınlarıyla karşı karşıya kaldığı gerçeğini artık görmezden gelemeyiz. Uzayan sıcak dönemler, kuraklık, düşük nem, kuvvetli rüzgâr ve insan faaliyetlerinin orman alanlarıyla iç içe geçmesi yangın riskini artırıyor. Fakat burada yalnızca iklim şartlarını suçlamak da doğru değildir. İnsan ihmali, dikkatsizlik, kontrolsüz ateş, anız yakılması, enerji altyapısındaki sorunlar, orman alanlarına yakın yapılaşma ve gerekli denetimlerin aksaması da yangın riskinin büyümesine neden olabilir. Kasıt varsa bunun ortaya çıkarılması ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesi elbette şarttır. Ancak her yangının sebebi kesinleşmeden farklı senaryolar üretmek de doğru değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, yangınların üzerine söylentilerle değil, bilimle, teknolojiyle, hukukla ve kararlılıkla gitmektir.

Bugün artık yangın çıktıktan sonra müdahale eden anlayışın yanına, yangın çıkmadan önce riskleri tespit eden yeni bir yaklaşım koymak zorundayız. Ormanlarımızı yalnızca yaz aylarında değil, yılın tamamında izlemeliyiz. İnsansız hava araçları, termal kameralar, uydu sistemleri, meteorolojik veriler ve erken uyarı teknolojileri çok daha geniş bir ağ içerisinde kullanılmalı; yüksek riskli bölgeler önceden belirlenmeli, yangın yolları ve su kaynakları sürekli hazır tutulmalı, ormanlık alanların çevresindeki insan faaliyetleri risk seviyesine göre düzenlenmelidir. Teknoloji burada gösteriş amacıyla değil, zaman kazanmak için kullanılmalıdır. Çünkü orman yangınlarında zaman yalnızca önemli değildir; çoğu zaman her şeydir. Küçük bir alevi ilk dakikalarda kontrol altına almakla, saatler sonra geniş bir cepheye dönüşmüş yangına müdahale etmek arasında çok büyük fark vardır.

Ancak asıl tartışmamız gereken mesele, yangın çıktıktan sonra ne yapacağımız kadar, yandıktan sonra ne yapacağımızdır. Türkiye’de bir alan yandığında kamuoyunun haklı olarak ilk beklentisi o alanın yeniden yeşile kavuşmasıdır. Fakat burada yıllardır kullandığımız “fidan dikmek” yaklaşımını daha geniş bir perspektifle değerlendirmemiz gerekiyor. Yanan alana binlerce, hatta milyonlarca fidan dikmek tek başına başarı ölçüsü

olamaz. Asıl soru, dikilen fidanların kaçının yaşayacağı, bölgenin toprağına ve iklimine uyup uymadığı, su ihtiyacının ne olduğu, çevredeki doğal bitki örtüsüyle nasıl bir bütün oluşturacağı ve ileride çıkabilecek yangınlara karşı ne kadar dirençli bir ekosistem meydana getireceğidir.

İşte tam bu noktada Türkiye’nin yanan alanlar için yeniden planlama yapması gerektiğini düşünüyorum. Burada mesele “çam dikmeyelim” demek değildir. Çam Türkiye’nin doğal ormanlarında bulunan, birçok bölgenin ekolojik yapısının parçası olan bir ağaçtır. Mesele, herhangi bir ağacı kötü ilan etmek de değildir. Mesele, tek tip orman anlayışından bölgenin özelliklerine göre çeşitlendirilmiş ve daha dirençli orman anlayışına geçmektir. Aynı türün geniş alanlarda yoğunlaşması, yangının yayılma davranışı bakımından bazı bölgelerde risk oluşturabilir. Bu nedenle yanan alanların tamamına tek bir reçeteyle yaklaşmak yerine, her alanın toprağı, yükseltisi, su durumu, iklimi, doğal bitki örtüsü ve yangın riski ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Özellikle uygun bölgelerde meşe, zeytin, keçiboynuzu, ahlat, alıç, defne, incir, dut, badem gibi geniş yapraklı ve ekonomik veya ekolojik değeri bulunan türlerin değerlendirilmesi üzerinde daha fazla düşünülmelidir. Fakat burada da önemli bir sınır vardır: Her meyve ağacını her orman alanına dikmek doğru değildir. Orman alanını tarım arazisine çevirmek gibi bir yaklaşım hiçbir şekilde savunulamaz. Önerilen şey, doğal ekosistemi bozmayacak şekilde, bölgenin şartlarına uygun tür çeşitliliğinin artırılmasıdır. Bazı bölgelerde ekonomik değeri olan türler orman köylüsüne katkı sağlayabilirken, başka bölgelerde tamamen doğal türlerin korunması çok daha doğru olabilir. Bunun kararını masa başında tek bir reçeteyle değil, sahadaki bilimsel veriler belirlemelidir.

Yanan alanlara bakarken bir başka gerçeği de kabul etmemiz gerekiyor: Bir orman sadece ağaçlardan oluşmaz. Orman, ağaçla birlikte çalıların, otların, mantarların, böceklerin, kuşların, memelilerin, mikroorganizmaların ve toprağın oluşturduğu canlı bir sistemdir. Bu nedenle yangından sonra yalnızca ağaç sayısına bakmak, ormanın gerçek durumunu anlamamıza yetmez. Bir hektara kaç fidan dikildiği kadar, o alanda doğal yenilenmenin mümkün olup olmadığı da araştırılmalıdır. Bazı alanlarda doğa kendi kendisini yenileyebilir. Böyle bir durumda gereksiz müdahale yerine doğal sürecin desteklenmesi daha doğru olabilir. Başka bir bölgede ise toprak erozyonu ve yeni yangın riski nedeniyle aktif rehabilitasyon gerekebilir. Her alanın kendi hikâyesi vardır.

Bu nedenle Türkiye’nin yanan ormanlar için ulusal bir ekolojik yeniden yapılanma haritası oluşturması gerektiğine inanıyorum. Yanan her bölge kayıt altına alınmalı; yangından önceki bitki örtüsü, toprak yapısı, su durumu, yangının şiddeti ve doğal yenilenme kapasitesi belirlenmeli; ardından o bölge için uzun vadeli bir rehabilitasyon planı hazırlanmalıdır. Bu plan yalnızca “şu kadar fidan dikilecek” dememeli. Hangi türlerin kullanılacağını, hangi alanların doğal yenilenmeye bırakılacağını, nerelerde yangın emniyet şeritleri oluşturulacağını, nerelerde su kaynaklarının geliştirileceğini,

orman köylüsünün nasıl destekleneceğini ve alanın beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir ekosisteme dönüşmesinin hedeflendiğini ortaya koymalıdır.

Ayrıca yanan alanların geleceği konusunda toplumun güveninin korunması da son derece önemlidir. Yangından sonra kamuoyunun aklına gelen ilk endişelerden biri, “Bu alanın başına ne gelecek?” sorusudur. Bu soruya açık ve anlaşılır cevap verilmelidir. Yanan orman alanlarının rehabilitasyon süreci şeffaf biçimde takip edilmeli, yapılan çalışmalar kamuoyuyla paylaşılmalı, dikilen fidanların yaşama oranları belirli aralıklarla açıklanmalı ve başarı yalnızca dikim günü çekilen fotoğraflarla ölçülmemelidir. Asıl başarı, yıllar sonra ayakta kalan ormandır. Bir milyon fidan dikmek kolayca haber olabilir; o fidanların yıllar sonra sağlıklı bir ekosisteme dönüşmesini sağlamak ise gerçek başarıdır.

Burada orman köylüsüne de özel bir yer açmak gerekiyor. Ormanın hemen yanında yaşayan, o coğrafyayı yıllardır bilen insanlar yangınla mücadelede yalnızca yardım bekleyen vatandaşlar olarak görülmemelidir. Onlar aynı zamanda erken uyarı zincirinin önemli bir parçasıdır. Köylerde ve orman çevresindeki yerleşimlerde yangın farkındalığı artırılmalı, ilk ihbar mekanizmaları güçlendirilmeli, riskli dönemlerde vatandaşların bilinçlendirilmesi sistematik hâle getirilmelidir. İnsanların ormanı sahiplenmesi için yalnızca “ormanı koruyun” demek yetmez; ormanın onların hayatındaki ekonomik, sosyal ve kültürel değerini de güçlendirmek gerekir.

Bir başka önemli konu da orman ile yerleşim alanları arasındaki sınırdır. Türkiye’nin birçok bölgesinde evler, turizm tesisleri ve diğer yapılar orman alanlarının hemen yanında bulunuyor. Bu bölgelerde yangın yalnızca ağaçları değil, doğrudan insan hayatını da tehdit ediyor. Dolayısıyla imar kararları, yangın risk haritalarıyla birlikte değerlendirilmelidir. Yangın riski yüksek bir bölgede yapılaşma kararı alınırken yalnızca ekonomik değer veya turizm potansiyeli hesaplanmamalıdır. Yangın anında itfaiyenin ve orman ekiplerinin ulaşımı, tahliye yolları, su kaynakları ve güvenli toplanma alanları da hesaba katılmalıdır.

Medyanın ve sosyal medyanın sorumluluğu da unutulmamalıdır. Yangın görüntüleri saniyeler içerisinde milyonlarca kişiye ulaşıyor. Bu durum doğru bilgi açısından önemli bir imkân sağladığı gibi ciddi bir dezenformasyon riski de yaratıyor. Eski görüntülerin yeniymiş gibi paylaşılması, farklı yangınların birleştirilmesi veya sebebi kesinleşmemiş olaylar hakkında kesin hükümler verilmesi toplumsal kaygıyı artırıyor. Yangınla mücadele eden ekiplerin işini zorlaştıracak bilgi kirliliğinden kaçınmak gerekir. Alevin yanına bir de dezenformasyon ateşi eklememeliyiz.

Bütün bunların sonunda mesele gelip aynı yere dayanıyor: Türkiye ormanlarını korumak zorundadır. Bunun için güçlü bir hava ve kara müdahale kapasitesi gerekir. Erken uyarı sistemleri gerekir. İHA’lar, uydu teknolojileri ve bilimsel analiz gerekir. Denetim gerekir. Hukuk gerekir. Fakat bunların yanında uzun vadeli bir orman planlama anlayışı da gerekir. Yanan her alanın yeniden aynı biçimde ağaçlandırılması yerine, geleceğin iklim

şartları ve yangın riski dikkate alınarak daha çeşitli, daha dirençli ve bölgesine uygun orman yapıları oluşturulmalıdır.

Artık başarıyı yalnızca “kaç yangın söndürüldü?” diye ölçmemeliyiz. “Kaç yangının büyümesi önlendi?”, “Kaç riskli alan önceden tespit edildi?”, “Yanan alanların ne kadarı doğal olarak yenilendi?”, “Dikilen fidanların ne kadarı hayatta kaldı?”, “Kurulan yeni ormanlar gelecekteki yangınlara karşı ne kadar dirençli?” sorularını da sormalıyız.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla fidan dikmek değildir.

Daha doğru fidanı, daha doğru yere, daha doğru yöntemle dikmektir.

Bazen bir ormanı kurtarmanın yolu daha fazla ağaç dikmekten değil, o ormanın nasıl bir ekosistem olması gerektiğini doğru anlamaktan geçer. Geleceğin ormanını bugünün alışkanlıklarıyla değil, yarının şartlarını düşünerek kurmalıyız.

Ve artık şunu çok daha güçlü biçimde söylemeliyiz:

Orman değil, ciğerimiz yanıyor.

Ciğerimizi korumak ise yangın çıktığında kahrolmakla değil, yangın çıkmadan önce hazırlık yapmakla başlar.

Yananı yeniden yeşertmek görevimizdir.

Ama bundan daha büyük görevimiz, yeniden yeşerttiğimiz ormanı bir sonraki yangına karşı daha güçlü bırakmaktır.

Çünkü biz bu toprakların sahibi değiliz.

Gelecek nesillere teslim etmek üzere emanetçisiyiz.