TÜRK-YUNAN MESELESİ: TARİH DEĞİŞMEDİ, CEPHE DEĞİŞTİ!

TÜRK-YUNAN MESELESİ: TARİH DEĞİŞMEDİ, CEPHE DEĞİŞTİ!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 24, 2026 - 22:30

Bu yazıyı Türk-Yunan dostluğuna methiye düzmek için yazmıyorum. Ege'nin iki yakasında aynı yemeklerin yenildiğini, aynı denizin seyredildiğini, halkların birbirine benzediğini anlatan yazılardan da değil bu. Bunların hiçbiri benim tartıştığım meseleyi değiştirmiyor. Ben devletlerden, tarihten, topraktan, güçten ve Türk milletinin karşısına iki asırdır farklı şekillerde çıkarılan bir siyasî hesaptan söz ediyorum. Türkiye ile Yunanistan arasında her kriz çıktığında önümüze konulan “iki komşu yine anlaşamıyor” kolaycılığını da kabul etmiyorum. Çünkü benim gördüğüm mesele iki huysuz komşunun geçimsizliği değildir. Mora'dan İzmir'e, Kıbrıs'tan Ege'ye, Batı Trakya'dan Doğu Akdeniz'e uzanan bir tarih vardır ve bu tarihin içerisinde Yunan yayılmacılığı kadar onu besleyen Batı güç siyaseti de vardır. Bugünü anlamak istiyorsak işe bugünden başlamayacağız.

  Batı'nın Türk'e karşı siyasetini de birbirinden kopuk hadiseler yığını olarak okumuyorum. Haçlı zihniyetinden Şark Meselesi'ne, Navarin'den Sevr'e kadar uzanan tarihî çizgide Türk ve İslâm varlığını Avrupa'nın siyasî ve askerî tahakkümünün önündeki büyük engellerden biri olarak gören bir damar bulunduğuna inanıyorum. Şartlar değişmiştir; kullanılan dil ve vasıtalar da değişmiştir. Fakat Türk milletinin kendi iradesiyle kuvvetli, müstakil ve kendi medeniyet havzasında söz sahibi bir devlet hâline gelmesinden rahatsız olan güç merkezleri ortadan kalkmış değildir. Yunanistan meselesini de bu büyük hesabın dışında görmüyorum. Bunun için önce dört asır geriye gitmek gerekiyor.

Dört Asırlık Hâkimiyetten Mora İsyanına: Osmanlı'nın Rumları ve Avrupa'nın Yunanistan'ı

  Osmanlı Türkleri Balkanlara İstanbul'un fethinden önce geçti. Selânik 1430'da fethedildi; İstanbul 1453'te Türk hâkimiyetine girdi; Atina 1458'de, Mora'nın büyük kısmı 1460'ta Osmanlı topraklarına katıldı. Adaların ve bazı bölgelerin Osmanlı'ya katılış tarihleri farklıdır; dolayısıyla “dört yüz yıl” bütün Yunan coğrafyası için aynı gün başlayıp aynı gün sona eren  bir süre değildir. Fakat bu hakikati değiştirmiyor: Rumlar birkaç senelik değil, asırlar süren Türk-İslâm hâkimiyeti altında yaşadılar. Ben burada Batılı tarih anlatısının çok sevdiği “dört yüz yıllık Türk boyunduruğu” sözünü kabul etmiyorum. Çünkü insanın aklına basit bir soru geliyor. Dört asır boyunca Rumları millî ve dinî bakımdan yok etmeye çalışan bir Türk devleti vardıysa, XIX. yüzyıla geldiğimizde kilisesi, ruhbanı, dili, tüccarı, okulları ve kendi milliyetçi aydınları bulunan Rum toplumu nasıl hâlâ ayaktaydı? Dört asır, bir milleti ortadan kaldırmak isteyen kudretli bir devlet için pek kısa bir zaman değildir. Demek ki Batı’nın anlattığı hikâyede ciddi bir yanlışlık vardır.

  Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde Bizans İmparatorluğu'na son verdi ama Ortodoks Kilisesi'ni ortadan kaldırmadı. Georgios Scholarios, yani II. Gennadios, patriklik makamına getirildi; Patrikhane Türk hâkimiyeti altında varlığını sürdürdü. Burada bugünkü anlamıyla bir laiklik veya eşit vatandaşlık aramıyorum; XV. yüzyıldan bahsediyoruz. Osmanlı Müslüman bir Türk devletiydi ve hâkimiyetin sahibi olduğunu saklamıyordu. Fakat hâkimiyetini, karşısındaki dinin bütünüyle imhası şeklinde kurmadı. Ortodoksların kendi dinî hayatlarını devam ettirebilmeleri, İslâm'ın Ehl-i Kitap (İslâm inancında ilahî vahye dayanan kitapların mensupları kabul edilen Yahudi ve Hristiyan topluluklar) anlayışıyla da bağlantılıydı. Bunu bilhassa önemsiyorum. Çünkü daha sonraki Avrupa propagandası Türk'ü Hristiyanlığın tabiî düşmanı gibi gösterecek, fakat aynı Türk'ün fethettiği İstanbul'da Ortodoks Patrikhanesi'nin asırlarca yaşamaya devam ettiğini anlatmakta pek hevesli olmayacaktır.

  Üstelik Ortodoksların Katolik Batı'yla geçmişi hiç de öyle anlattıkları gibi bir kardeşlik masalı değildi. 1204'te Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis (bugünkü İstanbul) Latin Haçlılar tarafından işgal edilmiş ve yağmalanmıştı. Bizans'ın son yıllarında Roma'yla kiliseleri birleştirerek Batı'dan yardım alma teşebbüsü Ortodoks çevrelerde büyük tepki doğurmuştu. 1439 Floransa Konsili'nde (bugünkü İtalya'nın Floransa şehrinde toplanan ve Katolik-Ortodoks kiliselerini birleştirmeye çalışan dinî toplantı) varılan birlik teşebbüsü de geniş kabul görmedi. Yani daha sonra Rumların büyük hamiliğine soyunacak Katolik Avrupa'nın Ortodokslarla hesabı Türklerden çok önce başlamıştı. Osmanlı geldiğinde Ortodoksları Roma'ya bağlamadı, Katolikleştirmedi. Tarihin bu kısmını niçin hatırlatıyorum? Çünkü birkaç asır sonra aynı Avrupa, Yunan isyanını “Hristiyan medeniyetinin Türk barbarlığına karşı kurtuluşu” şeklinde pazarlayacaktır. Dün Konstantinopolis'i yağmalayan zihniyetin torunları, vakti geldiğinde Rumların hürriyetine gözyaşı dökecektir. Ben Avrupa'nın bu ahlâk gösterilerine tarih bilgisi olmadan bakılmasını büyük bir saflık sayıyorum.

                                                                  ***

  Osmanlı devrinde Rumların hiçbir sıkıntı yaşamadığını söylemiyorum; böyle bir iddiaya ihtiyacım da yok. Vergiler vardı, Müslim-gayrimüslim arasında hukukî statü farkları vardı, devletin zayıfladığı dönemlerde zulmeden yerel idareciler de çıktı. Fakat benim hükmüm başka: Osmanlı'nın siyaseti Rum'u etnik ve dinî bakımdan yok etmek değildi. Nitekim Rum tacirler zaman içerisinde büyük servetlere ulaştı, Fenerli Rumlar (İstanbul'un Fener semtinde yaşayan ve Osmanlı'nın özellikle tercüme, diplomasi ve Eflak-Boğdan idaresinde etkili olan Ortodoks Rum seçkinleri) devlet mekanizmasında önemli görevler üstlendi. Kilise yaşadı, cemaat yaşadı, dil yaşadı. Türk-İslâm hâkimiyetinin ne olduğunu anlamak isteyen bunu görmelidir. Balkanlardaki Osmanlı nizamı kusursuz değildi; fakat asırlarca farklı toplulukları aynı devlet çatısı altında tutabilecek bir siyasî düzen kurmuştu. Avrupa'nın daha sonra milliyetçilik ateşiyle parçaladığı coğrafyada, Müslümanıyla Hristiyanıyla insanlar yüzlerce yıl aynı imparatorluğun şehirlerinde yaşamışlardı.

  Sonra Avrupa'nın fikir iklimi değişti. Fransız İhtilali'nin ardından yayılan milliyetçilik, imparatorlukların bünyesindeki topluluklara ayrı millî devlet fikrini taşıdı. Rum tüccarlar Avrupa'yla temas hâlindeydi; Avrupa üniversitelerinde yetişen aydınlar vardı; antik Yunan'a duyulan Batılı hayranlık modern Rum milliyetçiliğini beslemeye başladı. Filhelenizm (Avrupa'da antik Yunan kültürüne duyulan hayranlığın XIX. yüzyılda modern Yunan bağımsızlık hareketine siyasî ve kültürel desteğe dönüşmesi fikri) giderek kuvvetlendi. 1814'te Odessa'da (bugünkü Ukrayna'nın Karadeniz kıyısındaki büyük liman şehri) Filiki Eterya (Osmanlı hâkimiyetine karşı Yunan bağımsızlığını hazırlamak amacıyla kurulmuş gizli örgüt) ortaya çıktı. Artık karşımızda yalnız bazı yerel hoşnutsuzluklar yoktu. Osmanlı'nın Rum tebaası içerisinde yeni bir milliyetçi hareket teşkilatlanıyor, Avrupa'nın fikir ve sermaye merkezleri de bu hareketin gelişeceği iklimi hazırlıyordu.

  1821'de Mora'da başlayan isyanın Türk hafızasındaki karşılığı bu sebeple Yunan tarih kitaplarındakinden farklıdır. Mora (bugünkü Yunanistan'ın güneyindeki Peloponez Yarımadası) yalnız Rumların yaşadığı boş bir coğrafya değildi. Türk ve Müslüman ahali de asırlardır oradaydı. İsyan sırasında bu insanlar ağır katliamlara uğradılar. Tripoliçe'nin (bugünkü Yunanistan'ın Mora bölgesindeki Tripoli şehri) 1821'de düşmesinden sonra Müslüman ahaliye yönelik büyük kıyım bunun en bilinen örneklerindendir. Avrupa ise Yunan isyanını romantikleştirirken Türklerin yaşadıklarını aynı iştiyakla anlatmadı. Bu seçiciliği tesadüf saymıyorum. Türk öldürüldüğünde hadise “bağımsızlık savaşının şiddeti”, Rum öldürüldüğünde ise “medeniyetin vicdan meselesi” hâline getiriliyorsa burada yalnız tarihçilik yoktur; siyasî hafıza inşa edilmektedir.

                                                                     ***

  İngiltere, Fransa ve Rusya'nın müdahalesi olmadan Yunan isyanının nasıl sonuçlanacağı ayrı bir tarih tartışmasıdır; fakat olan bellidir. 1827'de Navarin'de (Mora Yarımadası'nın güneybatısındaki bugünkü Pylos civarı) İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Osmanlı-Mısır donanmasını imha etti. Ardından Osmanlı-Rus Savaşı geldi. 1830 Londra Protokolü'yle Yunanistan'ın bağımsızlığı tanındı ve 1832 düzenlemeleriyle yeni krallık şekillendi. Başına Bavyeralı Otto getirildi.

  Navarin'i Osmanlı tarihinin münferit bir deniz faciası olarak görmüyorum. Türk'ün Balkanlardan sökülmeye başladığı Şark Meselesi'nin (Avrupalı büyük devletlerin zayıflayan Osmanlı Devleti'nin toprakları, mirası ve nüfuz sahaları üzerindeki rekabetine verilen tarihî ad) önemli safhalarından biridir.

  Yunanistan kuruldu fakat Yunan milliyetçiliğinin iştahı yeni devletin sınırlarında durmadı. Asıl mesele bundan sonra başlayacaktı. Çünkü bağımsızlık fikri kısa zamanda genişleme ülküsüne dönüşecekti. İstanbul, Ege adaları, Teselya, Epir, Makedonya, Trakya ve Batı Anadolu yeni Yunan tahayyülünün içine alınacaktı. Mora'da Avrupa'nın yardımıyla kurulan devlet, ilerleyen yıllarda Osmanlı'nın her zayıflamasını yeni bir genişleme fırsatı olarak görecekti. İşte bunun siyasî adı Megali İdea olacaktı.

Megali İdea: Mora'dan İzmir'e Uzanan Büyük Yunanistan Hayali

  Megali İdea (kelime anlamıyla “Büyük Ülkü”; Yunan devletini Osmanlı hâkimiyetindeki Rumların yaşadığı ve tarihî Helen-Bizans mirası sayılan bölgelere doğru genişletme düşüncesi) benim gözümde romantik bir milliyetçilik hikâyesi değildir. Türk toprağı üzerinde kurulmuş bir genişleme mefkûresidir. 1844'te Yunan siyasetinde açık bir programa dönüşen bu düşüncenin önünde İstanbul'dan Batı Anadolu'ya kadar uzanan büyük bir coğrafya vardı. Yunanistan'ın büyüyeceği saha neresi olacaktı? Osmanlı toprağı. Yunan haritasına eklenecek şehirler kimin elinden çıkacaktı? Türk devletinin. Meseleyi bu kadar açık görmek gerekiyor. Bir devlet bağımsızlığını kazandıktan sonra komşusunun şehirlerini kendi tarihî ülküsünün parçası hâline getiriyorsa artık karşımızda bağımsızlık mücadelesi değil, yayılmacı bir siyaset vardır.

  Yunanistan gerçekten de büyüdü. İyon Adaları 1864'te, Teselya'nın büyük bölümü 1881'de Yunanistan'a geçti. Girit meselesi yıllarca Osmanlı'nın önünde tutuldu. 1897 Osmanlı-Yunan Harbi'nde Türk ordusu Yunan kuvvetlerini mağlup ettiği hâlde büyük devletlerin müdahalesi yine masanın üzerindeydi ve sonucu o günün güçlü devletleri belirledi. Türk askerinin meydanda kazandığını siyasetin masasında tam karşılığa çeviremeyen bir devlet yapısı ortaya çıkıyordu.

  Osmanlı'nın son asrı bizim büyük zaaflarımızın da tarihidir. Sanayide geri kalmış, maliyesi yabancı sermayenin baskısına girmiş, borçlanmış, askerî teknolojide dışarıya bağımlı bir devletin yalnız kahraman imanlı askeriyle ayakta kalması mümkün değildi. Millî istiklâl dediğiniz şey sadece askerle, orduyla muhafaza edilmez. Gelişmiş sanayin, teknolojin, tüm dünyayla rekabet edebilecek güçlü bir ekonomin yoksa çökersin.

                                                                      ***

 1912 Balkan Harbi'yle felaket büyüdü. Selânik kaybedildi; Ege adalarının önemli bölümü Türk hâkimiyetinden çıktı; Rumeli Türkleri ve Müslümanları büyük bir göç ve ölüm dalgasıyla Anadolu'ya sürüldüler. Avrupa'nın “Balkan milletlerinin kurtuluşu” dediği sürecin Türk tarafında muhacir kafileleri, terk edilmiş köyler ve kaybedilmiş bir vatan vardı. Bunu unutan Türk milletinin hafızası eksiktir.

  Selânik, Manastır, Üsküp yalnız eski Osmanlı şehirleri değildir; Türk tarihinin koparılmış parçalarının hatırasını taşırlar. Balkan bozgunu bize devletin zayıflığının bedelini gösterdi. İçeride siyasî kavga, dışarıda ittifaklar, ekonomide bağımlılık ve orduda zaaf birleştiğinde düşman sizin toparlanmanızı beklemiyor.

  Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Yunanistan önüne çıkan fırsatı sonuna kadar kullanmak istedi. Venizelos yönetimi Batı Anadolu üzerindeki taleplerini Paris Barış Konferansı'na taşıdı ve galip devletlerin desteğiyle Yunan ordusu 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıktı. Burada kelimeleri eğip bükmeye gerek görmüyorum: İzmir işgal edildi. Yunan askeri Anadolu'ya turistik gezi için çıkmadı; Türk vatanını ele geçirmek üzere geldi. Üstelik arkasında Birinci Dünya Savaşı'nın galiplerinin siyasî iradesi vardı. Paris'teki Müttefik Yüksek Konseyi Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılmasını kararlaştırmıştı. Türk milletine sorulmamıştı; çünkü mağlup edilmiş bir milletin iradesinin artık hesaba katılmayacağı düşünülüyordu.

  Fakat hesapta Anadolu Türkü vardı. Millî Mücadele'nin büyüklüğünü yalnız askerî zaferlerin toplamında görmüyorum. Esas büyüklük, çöktüğü düşünülen bir milletin yeniden siyasî irade ortaya koyabilmesidir. Sevr'in önüne konulduğu, başkentin işgal edildiği, ordunun dağıtılmaya çalışıldığı bir zamanda Anadolu “bitti” denilen Türk devletini yeniden kurdu. Sakarya'da Yunan ilerleyişi kırıldı, Büyük Taarruz'da işgal ordusu çözüldü ve 9 Eylül 1922'de Türk ordusu İzmir'e girdi. Megali İdea'nın Anadolu macerası burada kırıldı. Yunan ordusunun Anadolu'dan çıkarılması yalnızca bir cephe zaferi değildi; Batı'nın Türk milletine biçtiği siyasî gelecek gömleğinin yırtılıp atılmasıydı.

 Ancak Yunan yayılmacılığının Anadolu'da kırılması Türk-Yunan hesabını bitirmedi. Çünkü coğrafya yerinde duruyordu. Ege yerindeydi, Kıbrıs yerindeydi, Batı Trakya Türkleri oradaydı. Lozan yeni bir hukuk düzeni kuracak, nüfus mübadelesi Anadolu ile Yunanistan arasındaki demografik yapıyı büyük ölçüde değiştirecek, fakat birkaç on yıl sonra aynı tarihî ihtilaf başka bir adada yeniden karşımıza çıkacaktı: Kıbrıs.

İzmir'in Kurtarılmasından Kıbrıs'a…

  Lozan Antlaşması'yla savaşın hukukî hesabı büyük ölçüde kapatıldı. Lozan (İsviçre'nin batısında, Cenevre Gölü kıyısındaki şehir) yalnız yeni Türk devletinin milletlerarası tanınmasının değil, Türk-Yunan ilişkilerinin de temel metinlerinden biri oldu. Nüfus mübadelesi (Türkiye'deki Rum Ortodokslarla Yunanistan'daki Müslümanların büyük bölümünün karşılıklı ve zorunlu yer değiştirmesi) iki ülkenin demografik yapısını değiştirdi; İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları kapsam dışında bırakıldı. Cumhuriyet'in ilk döneminde Atina ile Ankara arasında yakınlaşma yaşandı. Ben bunu geçmişin unutulması olarak değil, savaşlardan çıkmış iki devletin nefes alma ihtiyacı olarak okuyorum. Türkiye'nin asıl işi Anadolu'yu ayağa kaldırmak, devletini sağlamlaştırmak ve bir daha Sevr masasına oturtulamayacak kudrete ulaşmaktı.Ancak düşmanın hesabı hiç bitmeyecekti…

  Kıbrıs'ta Yunan milliyetçiliğinin eski ülküsü yeni bir adla tekrar karşımıza çıktı: Enosis (Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını hedefleyen siyasî hareket ve ülkü). Ada 1571'de Osmanlı hâkimiyetine girmiş, 1878'den itibaren İngiliz idaresine bırakılmıştı. Türkler orada dört asra yaklaşan bir tarihî varlığın mensuplarıydı. Buna rağmen Enosis düşüncesi Kıbrıs'ı yalnız Rumların millî meselesi gibi sundu. Adadaki Türkler ne olacaktı? Bu sorunun cevabı Yunan milliyetçiliğinin öncelikleri arasında değildi. 1950'lerde EOKA (Kıbrıs'ı İngiliz idaresinden çıkarıp Yunanistan'a bağlamayı hedefleyen silahlı Rum örgütü) faaliyete geçtiğinde mesele artık yalnız siyasî propaganda olmaktan çıkmıştı.

                                                                     ***

  1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Türklerle Rumların ortaklığına dayanıyordu; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devlet olmuştu. Fakat ortaklık kısa sürede çöktü. 1963'ten itibaren Kıbrıs Türklerinin devlet mekanizmasından dışlanması, toplumlararası çatışmalar ve Türk yerleşimlerinin uğradığı saldırılar Türkiye'nin önüne meselenin gerçek yüzünü koydu. Kıbrıs'ı hiçbir zaman Türkiye'den uzakta küçük bir ada meselesi olarak görmemek gerekir. Ada, Anadolu'nun güney sahillerinin karşısındadır; Doğu Akdeniz'in merkezindedir ve üzerinde Türk yaşamaktadır. Kıbrıs'ı kaybederseniz yalnız Kıbrıs Türkünü kaderine terk etmiş olmazsınız; Türkiye'nin güneyden çevrelenmesine de kapı açarsınız.

  1974'te Yunanistan'daki cuntanın desteklediği darbe ile Nikos Sampson'un iktidara getirilmesi Enosis yolunu açmaya yönelik açık bir teşebbüstü. Türkiye 20 Temmuz'da askerî harekât başlattı. Bu müdahaleyi Türkiye'nin Kıbrıs'taki tarihî sorumluluğunu yerine getirmesi olarak görmeliyiz. Ankara seyretseydi ne olacaktı? Enosis gerçekleştiğinde diplomatik protesto mu yayınlayacaktık? Kıbrıs Türkünün başına gelecekleri Birleşmiş Milletler kürsüsünden mi takip edecektik? Devlet dediğimiz yapı bazı günler karar vermek ve uygulamak zorundadır. 1974 o günlerden biriydi.

  Kıbrıs bize başka bir şeyi de öğretti. Türkiye'nin Batılı müttefikleriyle aynı askerî teşkilatta bulunması, millî meselelerinde Batı'nın Türkiye'nin yanında duracağı anlamına gelmiyordu. ABD'nin Kıbrıs’a düzenlediğimiz harekatı bahane ederek 1975'te uyguladığı silah ambargosu Türk devlet aklının hafızasına kazınması gereken hadiselerden biridir.

  Bir ülke silahını, motorunu, mühimmatını, parasını ve teknolojisini başkasından bekliyorsa dış politikasında tam bağımsız olduğunu söylemesi zordur. Türkiye kendi silahını yapacak, kendi sanayisini kuracak, kendi iktisadî kudretini büyütecek. Millî siyaset bunun üzerine oturmalıdır. Tersi düşünülemez, azı da kabul edilemez.

                                                                     ***

  Kıbrıs'taki hesap bu mesele ile kapanmadı; Ege ve Doğu Akdeniz'e yayıldı. Türkiye'nin bundan sonra karşısında karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, adaların askerî statüsü ve Batı Trakya gibi birbirine bağlı meseleler bulunacaktı. Cumhuriyet'in ikinci yarısında Türk-Yunan ihtilafının ağırlık merkezi giderek Ege'ye kaydı.

12 Mil, Adalar, Batı Trakya ve Unutturulan Türkler

  Türkiye'yi kendi batı kıyılarında dar bir deniz sahasına sıkıştıracak hiçbir tek taraflı tasarruf kabul edilemez. Bunun adına ister deniz hukuku densin ister uluslararası teamül. Coğrafya ortadadır. Yunanistan'ın çok sayıdaki adası Anadolu kıyılarının önüne kadar uzanıyor. Bugün Ege'de her iki ülkenin karasuları 6 deniz milidir. Türkiye Dışişleri Bakanlığının hesabına göre Yunanistan'ın Ege'de 12 mile çıkması hâlinde Yunan karasularının oranı yüzde 70'in üzerine çıkacak, Türkiye'nin payı yüzde 10'un altında kalacak ve açık deniz yaklaşık yüzde 19'a inecektir. Türk devletinden böyle bir neticeye razı olması beklenemez.

  Yunanistan'ın Ege'de karasularını 12 mile çıkarması, Türkiye tarafından hayatî menfaatlerini doğrudan ilgilendiren bir mesele olarak görülmektedir. Atina buna casus belli (Latince “savaş sebebi”; bir devletin belirli bir eylemi savaş nedeni sayacağını bildirmesi) diyor ve Türkiye'yi saldırganlıkla suçluyor. Ülkemizin Ege'deki varlık sahasını tek taraflı olarak daraltmaya kalkıp sonra Ankara'nın itirazını saldırganlık diye sunamazsınız. Türk devleti kendi kıyısının önünde başkasının iznine muhtaç hâle getirilemez.

  Adaların askerî statüsü de aynı hesabın parçasıdır. Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşması'nın farklı ada grupları için oluşturduğu statüler vardır. Türkiye, Doğu Ege adaları ve On İki Ada'nın belirli antlaşma hükümleri çerçevesinde gayri askerî statüye tâbi olduğunu ve Yunanistan'ın bu yükümlülükleri ihlal ettiğini savunmaktadır. Türkiye bu görüşünü 2026'da da resmen tekrarladı. Ben Anadolu sahillerinin birkaç kilometre karşısındaki adaların silahlandırılmasına “Yunanistan kendisini güvende hissetmek istiyor” rahatlığıyla bakmam. Devlet güvenliği iyi niyet üzerine kurulamaz. Karşı kıyıda askerî kapasite varsa Ankara bunu hesaba katacaktır. Aksini yapmak barışseverlik değil, gaflettir.

    Batı Trakya'ya geldiğimizde mesele daha da şahsîleşiyor. Çünkü orada Türk vardır. Atina'nın resmî belgelerinde yalnız “Müslüman azınlık” denmesi bu gerçeği benim nazarımda değiştirmez. Gümülcine (Yunanistan'ın kuzeydoğusundaki Batı Trakya şehri), İskeçe (Batı Trakya'nın yine kuzeydoğu Yunanistan'da bulunan önemli merkezi) ve çevresindeki Türklerin kimliğini Atina tayin edemez. Türk adını taşıyan dernekler, azınlık okulları, müftülükler, vakıflar ve Türkçe eğitim yıllardır tartışma konusudur. Burada Ankara'nın görevi de açıktır. Batı Trakya Türkü bir kriz çıktığında hatırlanacak diplomatik koz değildir. Türk devletinin tarihî mesuliyet sahasındaki soydaşıdır.

                                                                  ***

  Karamanlı Ortodoks Türkleri de bu sebeple unutmak istemiyorum. Türkçe konuşan, Türkçeyi Yunan harfleriyle yazan bu Anadolu Ortodoksları 1923 mübadelesinin din esaslı sistemi içinde Yunanistan'a gönderildiler. Onların tarihini otomatik biçimde Yunan millî anlatısına teslim etmek bana doğru gelmiyor. Türk milleti ile İslâm'ın tarihî beraberliği benim dünya görüşümde tartışma konusu değildir; Türk-İslâm medeniyetinin bu toprakların ana karakterini oluşturduğuna inanıyorum. Fakat Türk tarihini yalnız din hanesine bakarak okumak da Anadolu'nun bazı gerçeklerini görünmez hâle getirir. Karamanlıların Türkçe eserleri, kitabeleri ve Anadolu hayatı araştırılmalı, bu miras unutulmamalıdır.

  Ege'de Türkiye'nin ihtiyacı romantik komşuluk nutukları değildir. Güçlü donanma, güçlü hava kuvvetleri, millî savunma sanayii, üretken ekonomi ve kararlı devlet siyaseti gerekir. Türkiye'nin resmî kayıtlarında bugün de karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası, FIR (Flight Information Region; sivil hava trafiğinin emniyetli yönetimi için belirlenmiş uçuş bilgi bölgesi), adaların askerî statüsü ve egemenliği antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş coğrafi oluşumlar gibi birbiriyle bağlantılı Ege meseleleri bulunmaktadır. Bunları tek tek konuşup büyük resmi unutmak istemiyorum. Çünkü Ege'nin güneyine indiğimizde aynı hesap bu defa çok daha büyük bir deniz sahasında karşımıza çıkıyor: Doğu Akdeniz.

Mavi Vatan'a Karşı Kuşatma: Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Yeni İttifaklar

  Doğu Akdeniz meselesinin yalnız doğalgaz arama ruhsatlarıyla başladığını sananlar yakın tarihe fazla dar bakıyor. Türkiye'nin Kıbrıs'taki varlığı, Anadolu'nun uzun Akdeniz kıyıları, deniz ticaret yolları, enerji kaynakları ve bölgenin askerî coğrafyası birlikte düşünüldüğünde burada büyük bir güç mücadelesi bulunduğu açıktır. Mavi Vatan (Türkiye'nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz'deki deniz yetki alanları ile bu alanlardaki egemenlik hak ve menfaatlerini bütüncül biçimde ele alan jeopolitik yaklaşım) benim için sadece bir slogan değildir. Türkiye'nin denizlerde de vatan ve istiklâl şuuruyla hareket etmesi gerektiğini söyleyen bir devlet anlayışıdır.

  Yunanistan'ın adalara geniş deniz yetki alanları tanınması gerektiği yönündeki yaklaşımı Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin karşısına çok ağır bir harita çıkarıyor. Münhasır Ekonomik Bölge-MEB (bir kıyı devletinin deniz kaynaklarını araştırma ve işletme konusunda belirli egemen haklara sahip olduğu, kıyıdan itibaren şartlara göre 200 deniz miline kadar uzanabilen deniz alanı) ile kıta sahanlığı (kıyı devletinin kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısında deniz yatağı ve toprak altı kaynakları üzerinde hak sahibi olduğu alan) tartışmaları bu sebeple doğrudan Türkiye'nin gelecekteki iktisadî ve stratejik hareket sahasını ilgilendiriyor. Anadolu'nun yüzlerce kilometrelik kıyısını karşıdaki küçük adalar üzerinden daraltan hiçbir haritayı makul bulmuyorum.

  Kıbrıs da burada yeniden karşımıza çıkıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin adanın tamamını temsil ettiği kabulünden hareketle yaptığı deniz yetki alanı anlaşmaları, Kıbrıs Türklerinin haklarını görmezden gelen bir düzen meydana getiriyor. Türkiye'nin buna itiraz etmesi bazen Avrupa'da “sorun çıkaran Ankara” şeklinde sunuluyor. Ben bu dili artık tanıyorum. Türk hakkını aradığında gerginlik çıkarmış oluyor; karşı taraf fiilî durum oluşturduğunda uluslararası hukuk konuşuluyor. Türkiye bu psikolojik baskıya teslim olmamalıdır. Kıbrıs Türklerinin deniz kaynaklarındaki hakkı Ankara'nın pazarlıkta vazgeçebileceği bir teferruat değildir.

                                                                  ***

  Doğu Akdeniz'deki enerji projeleri etrafında Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail arasında gelişen işbirliğini de Türkiye'den bağımsız okuyamam. Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı enerji ve güvenlik düzenlemeleri Ankara açısından bir çevreleme problemi doğuruyorsa buna karşı siyaset geliştirmek meşrudur. Türkiye-Libya deniz yetki alanı mutabakatının ortaya çıkışı da bu mücadelenin içindedir.

  Türkiye Batı'nın kendisine biçtiği “NATO'nun güneydoğu kanadındaki sadık müttefik” rolüne razı olduğu müddetçe fazla problem çıkarmayan ülke olarak görülüyor. Fakat kendi savunma sanayiini kurduğunda, Doğu Akdeniz'e gemi gönderdiğinde, Kıbrıs'taki varlığından vazgeçmediğinde, başka coğrafyalarda müstakil siyaset yürüttüğünde aynı merkezlerin dili değişiyor. Tesadüf saymıyorum. Türk milletinin yeniden kendi kudretini kurması Batı merkezli düzenin Türkiye için çizdiği sınırlarla çatışıyor. Meselemiz biraz da budur.

  Türkiye'nin cevabı yalnız askerî olmamalıdır. Mavi Vatan'ı koruyacak donanmayı kurarken o donanmanın motorunu, füzesini, radarını ve elektronik sistemini de mümkün olduğunca kendisi üretmelidir. Enerjide dışa bağımlılığı azaltmalı, limanlarını büyütmeli, deniz ticaret filosunu kuvvetlendirmeli, bilim ve teknolojide kendi insanına yatırım yapmalıdır.

 Siyasî bağımsızlıkla iktisadî bağımsızlığı birbirinden ayırmıyorum. Borç verenin, silah satanın, enerji sağlayanın karşısında sürekli izin arayan bir devlet tam bağımsız dış politika yürütemez. Türk-İslâm dünyasında güçlü bir merkez olmak isteyen Türkiye önce kendi ayakları üzerinde durmalıdır ve de duracaktır.

  Fakat Doğu Akdeniz'deki tablonun bir sonraki safhası daha dikkat çekicidir. Yunanistan'ın ABD ile genişleyen askerî ilişkileri, Dedeağaç'ın (Yunanistan'ın kuzeydoğusunda, Türkiye sınırına ve Meriç'e yakın Aleksandrupoli şehri) askerî lojistik bakımından artan önemi, Yunanistan-İsrail savunma ilişkileri, Fransa'nın bölgede artan askerî ilgisi ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin bu ağ içerisindeki konumu ayrı ayrı dosyalar gibi okunabilir ancak ben bunlara ayrı ayrı bakmıyorum. Haritayı açıp hepsini birlikte okuyorum. Çünkü bundan sonraki mesele artık yalnız Yunanistan değildir. Türkiye'nin çevresinde şekillenen daha geniş jeopolitik hattı konuşmak gerekiyor.

Dedeağaç'tan İsrail'e: Türkiye'nin Çevresinde Kurulan Yeni Jeopolitik Hat

  Doğu Akdeniz'deki kuşatmanın bir sonraki halkası artık haritada daha açık görünmektedir. Dedeağaç yalnızca bir Yunan liman şehri değildir; son yıllarda Amerikan askerî lojistiğinin önem kazandığı bir noktadır. Türkiye'nin hemen yanı başında giderek daha fazla askerî hareketlilik yaşanırken Ankara'ya bunun başka tehditlere karşı olduğu anlatılıyor. Bu izahları ihtiyatla değil, açık bir şüpheyle karşılıyorum. Çünkü devletler güvenliklerini kendilerine söylenen niyet cümleleriyle kurmazlar. Haritaya bakarlar, kuvvetin nerede toplandığına bakarlar, üslerin hangi ulaşım hatlarına bağlandığını ve hangi coğrafyayı kontrol edebileceğini hesaplarlar. Türkiye'nin batı sınırının hemen ötesinde Amerikan askerî varlığının güçlenmesi Türk devlet adamının gözünden kaçacak bir ayrıntı değildir.

 Mesele Dedeağaç'tan ibaret de değildir. Yunanistan'ın ABD ile askerî bağlarını genişletmesi, Fransa ile savunma ilişkilerini derinleştirmesi ve İsrail'le stratejik işbirliğini artırması kesinlikle birbirinden kopuk gelişmeler değildir. Türkiye güçlendikçe çevresinde yeni askerî ve siyasî hatların kurulmasını basit bir tesadüfle açıklamak mümkün değildir. Batı'nın Türkiye'ye yaklaşımındaki tarihî karakteri bilen biri için bu tablo fazlasıyla tanıdıktır. Dün Osmanlı'nın önünü Balkanlarda kesmeye çalışan güç dengesi başka adlarla kurulmuştu; bugün ise NATO, savunma anlaşmaları, enerji ortaklıkları ve askerî üsler üzerinden yeni bir çevreleme dili kurulmaktadır.

  Yunanistan'ın İsrail'le yakınlaşmasını da sıradan bir ikili ilişki olarak görmemiz mümkün değildir. İsrail, Doğu Akdeniz'de enerji, güvenlik ve askerî teknoloji bakımından giderek daha etkili olmaya çalışan bir aktördür; Yunanistan ise Türkiye'yle yaşadığı tarihî ve güncel ihtilafları kendi lehine çevirebilmek için bölgedeki her güçlü aktörle bağ kurmaya çalışan bir devlet aklı taşımaktadır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi de bu çizginin doğal parçası hâline gelmiştir.

                                                                      ***

  Ortaya çıkan Yunanistan-GKRY-İsrail hattının Türkiye açısından ne ifade ettiğini görmek zor değildir. Bu üçlü yapı enerji projelerinde, askerî tatbikatlarda, güvenlik görüşmelerinde ve Doğu Akdeniz'in geleceğine ilişkin diplomatik zeminlerde yan yana geliyorsa Ankara'nın bunu yalnız “bölgesel işbirliği” diye seyretmesi beklenemez. Bu yakınlaşmanın, apaçık şekilde Türkiye'yi Akdeniz'de daha dar bir alana hapsetme ve savaşa sürükleme gayretiyle kesiştiğini düşünüyorum.

 İsrail'in bölgede kendi güvenliğini ve enerji çıkarlarını öne sürerek yürüttüğü Türkiye karşıtı saldırgan tutumundan; Yunanistan'ın, İsrail'in Türkiye'ye karşı bu stratejisini kendisi için avantaja çevirmeye çalışmasından ve Rum yönetiminin Kıbrıs'ın tamamını temsil etme iddiasıyla aynı hatta yer almasından oluşan bir denklemden söz ediyoruz. Türkiye'nin burada yapacağı en büyük hata, kendisine karşı şekillenen bu ilişkiler ağını “diplomasinin tabii akışı” diye küçümsemek olur. Türk milleti tarihte en ağır bedelleri çoğu zaman kendisine karşı kurulan ittifakları geç fark ettiğinde ödedi.

  Fransa'nın bu denkleme dâhil olması da tesadüf değildir. Paris, Doğu Akdeniz'de askerî ve siyasî nüfuzunu artırmak istiyor; Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise Türkiye'ye karşı Avrupa içinden güçlü bir destek arıyor. Bu tabloyu gördüğümde aklıma ister istemez eski Şark Meselesi geliyor. Şark Meselesi (Osmanlı Devleti'nin zayıflamasıyla birlikte Avrupa büyük güçlerinin Türk toprakları ve nüfuz sahaları üzerinde yürüttüğü paylaşım ve denge siyaseti) tarih kitaplarında kalmış bir kavram değildir; zihniyeti bugün de başka biçimlerde yaşamaktadır.

    Batı'nın Türk'ü kendi medeniyet dairesinin eşit bir ortağı olarak gördüğüne hiçbir zaman inanmadım. Türkiye ne zaman güçlü, müstakil ve kendi kararını veren bir ülke olmaya çabalasa Batı'nın rahatsızlığı artıyor; zayıf, borçlu, dışa bağımlı ve askerî bakımdan başkasına muhtaç olduğunda ise “uyumlu müttefik” olarak alkışlanıyor. Bu ölçünün tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Yunanistan'ın da tarih boyunca bu Batı siyasetinden istifade etmeye çalıştığı kanaatindeyim. Mora'da Avrupa desteğini arkasına alan Yunan milliyetçiliği, bugün de Türkiye'yle olan ihtilaflarında Washington'dan Paris'e, Brüksel'den Tel Aviv'e kadar uzanan bir dış destek ağı kurmaya çalışıyor. Araçlar değişti; siyaset aynı coğrafyada dönmeye devam ediyor.

                                                                   ***

  Türkiye aleyhindeki terör yapılanmaları ve örgüt mensuplarının Yunanistan'daki faaliyetleriyle ilgili uzun yıllardır ortaya atılan iddiaları da bu büyük resmin dışında görmüyorum. Lavrion kampı (Yunanistan'ın başkenti Atina'nın güneydoğusundaki Lavrio bölgesinde uzun yıllar tartışmalara konu olmuş kamp) Türkiye kamuoyunda yıllarca PKK ve DHKP-C gibi Türkiye karşıtı yapılanmalarla ilişkilendirildi. Yunan makamları farklı dönemlerde bu suçlamaları reddetti veya başka biçimlerde izah etti. Burada  tabii ki resmî açıklamaların arkasına sığınmayı yeterli bulmuyorum. Türk devletinin güvenliğini hedef alan örgütlere doğrudan veya dolaylı biçimde nefes alanı sağlayan her yapı Ankara için düşmanca bir faaliyet olarak değerlendirilmelidir. Türkiye'nin burada “müttefiklik ruhu”, “Avrupa hukuku” veya “sığınma hakkı” gibi kavramların arkasına gizlenen siyasî sonuçları görmezden gelme lüksü yoktur. Bir ülke sizin askerlerinizi, polislerinizi, vatandaşlarınızı hedef alan örgüt mensuplarına alan açıyorsa bunun diplomatik dilde hangi kelimeyle tanımlandığından önce millî güvenlikte ne anlama geldiğine bakarsınız. Türk devletinin bu konuda daha sert, daha takipçi ve daha sonuç alıcı bir siyaset yürütmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü terörle mücadele yalnız dağda silahlı örgüt mensubunu vurmak değildir; ona para, propaganda, lojistik, siyasî koruma veya güvenli alan sağlayan ağları da dağıtabilmektir.

  Tüm bunlarla birlikte bu noktada mesele artık yalnız Yunanistan değildir; daha geniş bir medeniyet ve güç mücadelesidir. Türkiye'nin önünde iki yol vardır. Birincisi, Batı'nın kendisi için çizdiği sınırlara razı olmak, Ege'de sürekli taviz baskısıyla karşılaşmak, Doğu Akdeniz'de başkalarının kurduğu enerji düzenine eklemlenmek, savunma sanayiinde dışarıya bağımlı kalmak ve her kritik meselede Washington'un yahut Brüksel'in onayını aramaktır. İkinci yol ise kendi sanayisini, ordusunu, teknolojisini, enerji siyasetini, iktisadî kudretini ve diplomatik ağırlığını kuran müstakil Türkiye'dir. Türk milliyetçiliğinin, İslâmî şuurun ve millî bağımsızlık fikrinin birleştiği yer burasıdır. Türkiye yalnız bir NATO ülkesi değildir; yalnız Avrupa'nın doğu sınırında duran bir devlet de değildir. Balkanlardan Kafkasya'ya, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Türk dünyasından İslâm coğrafyasına uzanan büyük bir tarihî ve jeopolitik sahanın merkezindedir. Bu hakikati unutup kendimizi yalnız Batı sisteminin içinde tanımlarsak daha baştan kendi gücümüzü küçültmüş oluruz. Türkiye'nin İsrail'le, ABD'yle, Fransa'yla veya Yunanistan'la ilişkisi olabilir; fakat bu ilişkilerin hiçbirisi Türk devletinin bağımsız karar verme kudretinin önüne geçemez.

  Nihayetinde Türkiye'nin çevresinde gelişen askerî ve siyasî hattı iyi niyetle veya sessizce seyretmek bir devlet politikası olamaz. Dedeağaç'taki askerî hareketlilik, Yunanistan'ın silahlanması, Fransa'nın Doğu Akdeniz'deki rolü, İsrail-Yunanistan-GKRY yakınlaşması, Ege'deki 12 mil baskısı, adaların askerî durumu, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları aynı büyük mücadelenin birbirine temas eden parçalarıdır. Bunların hepsine ayrı ayrı cevap vermek yetmez; Türkiye kendi büyük stratejisini kurmak zorundadır. Güçlü donanma, güçlü hava ve füze savunması, tam bağımsız savunma sanayii, enerji güvenliği, üretim ekonomisi, Türk dünyasıyla daha sıkı siyasî ve iktisadî bağlar, İslâm ülkeleriyle gerçek dayanışma ve dış politikada Batı'nın tasdikine ihtiyaç duymayan bir devlet iradesi olmadan bu kuşatma yarılamaz. Türkiye'nin birilerinden merhamet veya adalet bekleyerek kaybedecek vakti yoktur. Tarih bizimle yeterince açık konuştu. Türk milleti kendisini ancak kendi kudreti koruduğu müddetçe hür kalmıştır. Bundan sonrası da farklı olmayacaktır.

Çıkış Yolu: Bağımsız ve Kudretli Türkiye

  Türkiye'nin önündeki çıkış yolu bana göre ne Yunanistan'la sürekli savaş aramaktır ne de “gerilimi düşürmek” adına millî haklardan vazgeçmektir. Asıl mesele, savaşın da barışın da şartlarını başkalarının tayin edemeyeceği kadar güçlü bir Türkiye kurmaktır. Bunun için savunma sanayiinde dışa bağımlılık mümkün olan en düşük seviyeye indirilmeli, deniz ve hava gücü sürekli büyütülmeli, Doğu Akdeniz'de kalıcı askerî ve ekonomik varlık oluşturulmalı, KKTC'nin siyasî ve iktisadî gücü artırılmalı, Batı Trakya Türklerinin hakları devlet politikası seviyesinde takip edilmeli ve Ege'de geri dönüşü mümkün olmayan hiçbir tavize izin verilmemelidir. Türk dış politikasının günlük hükümet hesaplarından çıkarılıp uzun vadeli millî hedeflere bağlanması gerekir.

  Ama yalnız silahla da olmaz. Türkiye üretmeden, sanayileşmeden, kendi teknolojisini geliştirmeden, enerjide bağımlılığını azaltmadan ve maliyesini dış merkezlerin baskısından kurtarmadan tam bağımsız davranamaz. Batı'nın siyasî tahakkümü çoğu zaman ekonomik bağımlılığın kapısından girer. Silahınızı başkası veriyorsa, kredinizi Yahudilerin kontrolündeki kuruluşlardan alıyorsanız, enerjinizi başkası sağlıyorsa dış politikada ne kadar bağımsız olduğunuz tartışmalıdır. Türkiye'nin millî iktisat anlayışına dönmesi, yüksek teknoloji üretmesi, kendi sermayesini güçlendirmesi ve milletin kaynaklarını üretime yöneltmesi bu sebeple bir ekonomi tercihi değil, doğrudan istiklâl meselesidir.

  Aynı zamanda Türkiye yalnızlaşmamalıdır; fakat ittifak anlayışını Batı'ya mahkûm da etmemelidir. Türk Devletleri Teşkilatı'nın siyasî ve iktisadî kapasitesi büyütülmeli, İslâm ülkeleriyle savunma ve teknoloji işbirlikleri artırılmalı, Balkanlar, Kafkasya, Afrika ve Asya'da bağımsız diplomatik hatlar kurulmalıdır. Türkiye kendi medeniyet coğrafyasıyla yeniden bağ kurmadan Batı'nın çevreleme siyasetini dengeleyemez. Bizim tarihimiz yalnız Avrupa'nın kapısında başlamadı; geleceğimiz de oranın onayına bağlı değildir.

 En başından beri anlatmaya çalıştığım da aslında unuttuğumuz kudretimiz ve şanlı tarihimizdir. Mora'dan İzmir'e, Kıbrıs'tan Ege'ye, Dedeağaç'tan Doğu Akdeniz'e uzanan çizgi  tek bir şey anlatıyor: Türk milleti zayıf olduğunda başkaları onun geleceği hakkında konuşmaya başlıyor, kaderini güçlü olanlar yazıyor; güçlü olduğumuzda ise irademizi koyabildiğimiz ve geleceğimizi kendimiz belirleyebildiğimiz için bunu hesaba katmak zorunda kalıyorlar.

 Yapmamız gereken, kimin dost kimin düşman olduğunu her kriz çıktığında yeniden tartışmak değil; tarihimizi doğru okumak, kudretimizin yeniden farkına varmak ve merkezinde yer alacağımız kendi düzenimizi kurmaktır. Bu kadar açık.