KAYBOLDUM KİTAP FUARINDA
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
UZUNKÖPRÜ KİTAP GÜNLERİNE DAİR
Geçtiğimiz haftada Edirne’nin pirinç diyarı Uzunköprü’ye uzandım, bir Kitap Günleri etkinliği nedeniyle. Kitapları, okuma sevdalılarıyla buluşturmayı hedefleyen kitap etkinliği için bir pazar günü ikindiden sonra yola koyuldum. Bursa Karacabey’den gelen Harun Kaya dostumla Tekirdağ’ın Hayrabolu ilçesi üzerinden geçerek Uzunköprü’ye ulaştık. Hayrabolu’dan geçerken ilçede yeni kurulmuş olan OSB’yi görünce heyecanlandım ve çok sevindim. Birçok firmanın fabrikasını buraya kurmuş olması son derece kıymetli. Ülkemiz nüfusu büyükşehirlerde kümelendikçe büyük şehirlerde hayat çekilmez bir hal almaya başladı. İnsanlar büyükşehirlere ekmek kapısı için gidiyor. Dolayısıyla da büyükşehirlerde gereksiz bir nüfus şişmesi oluşuyor. Nüfusu büyükşehirlere akıtmak yerine her yerde ölçeğine göre OSB’ler kurulsa, insanlara ekmek kapısı açılsa çok daha verimli olur. Bu minvalde Hayrabolu’da OSB kurulması oldukça yerinde bir karar olmuş.
Hayrabolu’dan yola devam ediyoruz. Trakya’nın geniş verimli arazilerini seyrede seyrede. Bir süre sonra Çöpköy adında bir yerleşim yerine ulaştık. Bir dönem belde imiş ve belediyesi varmış. Şimdilerde ise Uzunköprü’ye bağlı bir köy durumunda. Yol kenarında yaşı yetmişin üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir köylüye rastladık. Ona burası belediyesi olan bir belde mi? Yoksa köy mü? diye sordum. Köylü amca “eskiden belediyemiz vardı, şu anda belediye kapandı ve köy konumunda” diye cevap verdi. Bu arada gözüm dut ağacına ilişti. Ağaçtaki dutlar beni ye dercesine bana bakıyor ben de dutlara bakıyorum. Gayri ihtiyari amcaya “dutlardan yiyebilir miyiz?” dedim. Elbette dedi. Ve bizi evinin bahçesine davet etti. Harun Kaya ile daldık dutlara. Dutlar öylesine lezzetliydi ki yemeğe doyamadık. Adının Mehmet olduğunu öğrendiğimiz köylü amca bize bir poşet getirdi ve poşete dutlardan doldurmaya başladık. Mehmet amca “arka bahçede erik ağacı var, erikler yere dökülüyor. Gelin biraz da erik toplayın” dediğinde biz kendimizi erik ağacının başında bulduk. Erik ağacının dalları erikleri taşıyamaz haldeydi. Birçoğu da yerlere dökülmüştü. Elimize tutuşturulan poşetleri erikle doldurduk.
Mehmet amca nereden gelir nereye gidersiniz diye sordu. İstanbul’dan geliyoruz, Uzunköprü’ye gidiyoruz. Kaymakam bey orada bir “Kitap Günleri” organize ediyor oraya gidiyoruz dedik. Kaymakam deyince bizim Muammer Bey mi? diye sordu.
- Evet dedik.
“Muammer Bey çok iyi bir insan, beni de ziyarete geldi. O zaman ona da bir poşet erik götürün” dedi.
Elimizdeki poşetleri erikle doldururken bir yandan Mehmet amcayı dinliyoruz. Koskocaman tarlanın içindeki büyükçe evde yalnız yaşadığını söylüyor. Geleni gideni pek yokmuş. Biz gelince çok mutlu oldu. Sevindi. Hanemi şenlendirdiniz diye bize dua etmeye başladı. Biz de kendisine teşekkür ederek yolumuza devam etmek üzere izin istedik.
Yol boyunca Harun Kaya ile birbirimize bakıyoruz. Hayat işte bu kadar dedik. Kocaman arazi içinde yapayalnız bir hayat. Sese muhtaç bir kimse, bolluk içinde ama sesten mahrum. Mehmet amca yalnız yaşıyordu. Yalnızlık gerçekten zor bir şey. Bunu ancak yaşayanlar bilir, yaşamayanlar bilmez. Gündüz belki bir şekilde sokaktan geçenlerin sesini duyuyorsun, belki birisi selam veriyor ve onunla konuşuyor. Ama gece öyle mi? Akşamın karanlığı belirmeye başladığında yapayalnızsın. Bir yandan karanlık çöküyor, bir yandan da sessizlik. Karanlığı bastırırcasına çöken sessizliğin bir an evvel son bulmasını istiyorsun. Bu durum bir gün değil, üç beş gün değil, her gün böyle.
Mehmet amcanın bu durumu bizi son derece üzüntüye gark etti ama yapacak bir şeyimiz de yoktu. Kendisiyle vedalaştık ve tekrar yola koyulduk.
Kısa bir süre sonra da Uzunköprü’ye ulaştık. Uzunköprü’ye bu ismi veren ilçede bulunan ve 1424 yılında yapımına başlanıp 3 yılda bitirilen 360 gözlü ilk köprünün Sultan 2. Murat tarafından yeterli bulunmayıp yıktırılıp yerine yeniden yaptırılan, günümüzde hâlâ ayakta kalan Uzunköprü.
1.392 metre uzunluğunda, 6,80 metre genişliğinde ve 174 kemeri bulunan Uzunköprü, Osmanlı’nın Balkanlar'a yapacağı fetihlerde tabii bir engel olarak karşılarına çıkan Ergene Nehri’ni aşmak için kurulmuş.
Uzunköprü Osmanlı Devleti tarafından Rumeli'de kurulan ilk Türk şehridir. Sultan 2. Murat tarafından 1427 yılında Ergene şehri adıyla kurulmuştur. Gelibolu'ya sefere çıkan Sultan 2. Murat, ordusunun yağan yoğun yağmurlar yüzünden yaşanan taşkınlardan Ergene Nehri'ni geçememesi ve ahşaptan yapılan geçici köprülerin sellere karşı dayanıksız olması nedeniyle nehrin üzerine taştan bir köprü yaptırmaya karar vermesiyle bugünkü köprü ortaya çıkmıştır. Bu köprü dillere destan bir köprüdür. Hâlâ dünyanın en uzun köprüsü konumundadır. Bugünlerde köprü bir restorasyon geçiriyor. Yıllar önce de Uzunköprü’ye gelmiştim. O zaman ilçede İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden dönem arkadaşım Kemal Yıldız kaymakam idi. O zaman Uzunköprü açıktı ve üzerinden geçmiştim. O dönemde köprünün UNESCO Dünya Kültür Geçici Miras Listesi’ne kaydedilmesi gündemdeydi. 2015’teki girişimler olumlu sonuç verince UNESCO Dünya Kültür Geçici Mirası’na dahil edilen dönemin baş mimarı Muslihiddin tarafından yapılan Uzunköprü, yıllara meydan okumaya devam ediyor.
Bu sefer restorasyonda olduğundan göremediğimiz ve üzerinde yürüyemediğimiz köprü umarım en kısa zamanda tekrar açılır.
Harun Kaya ile Meriç Nehri’ni görebilir miyiz diye Meriç Nehri kıyısındaki Eskiköy’e gittik. Ancak Jandarma engeliyle karşılaştık. Tarım ile uğraşanlar ile balıkçılık yapanların belgeleriyle geçiş yapabildikleri Meriç Nehri kıyısına biz geçiş iznimiz olmadığı için ulaşamadık. Meriç Nehri Yunanistan ile sınırımızı belirliyor. Meriç Nehri’ni çok yakından göremedik ancak Ergene Nehri havzasında gözün görebildiği her yere ekilmiş çeltikleri görebildik. Sular içinde çeltik tarlaları Edirne’nin, Uzunköprü’nün pirinç ambarı olduğunu gösteriyordu.
Türkiye’de çeltik tarımı Orta Anadolu’da Kızılırmak ve Yeşilırmak havzalarında yapıldığı gibi Balıkesir Gönen’de ve Ergene havzasında Edirne ili sınırlarında yapılıyor. Daha önce hem Uzunköprü’de hem de Tosya’da çeltik fabrikasını gezerek tarladan hasat edilen çeltiklerin pirince dönüşünü izlemiştim.
Çeltik tarımı gerçekten zor ve zahmetli. Aslında kolay olan pek bir şey yok. Kitap Etkinliği açılışında ilçe kaymakamı Muammer Köken yaptığı konuşmada bugün artık teknoloji kullanılarak çeltik ekimi ve ilaçlamasının droneler ile yapıldığını söyleyince çok sevindim. Tarım alanında makineleşmenin de ötesinde teknolojik imkânlar da kullanılmaya başlanmış olması ülkemiz açısından son derece kıymetli ve anlamlı bir durum.
Artık teknoloji çağındayız ve bizler de teknolojinin bütün imkânlarını günümüz şartlarında en iyi şekilde kullanarak her türlü üretimimizi maksimum seviyeye çıkarmamız gerekir. Dünya ile rekabet edebilmemiz için bu şart.
İlçede beş gün boyunca süren Kitap Günleri etkinliği öğrenciler ve halktan büyük ilgi gördü. Yazarların gün boyu kitaplarını da imzaladığı kitap günleri okuyucuyu birçok yayınevinin eserleriyle buluşturdu. Farklı etnik kökenler ile ekonomik statüsü farklı olan insanların yaşadığı Uzunköprü’de bu yıl ikinci defa bir kitap etkinliği organize edilmiş olması ilçe halkının kitaba olan ilgisini ortaya koyuyor.
Kitap sevdalısı ilçe kaymakamı Muammer Köken ve ilçe milli eğitim müdürü Erdem Mısırlı’yı ilçede organize ettikleri böylesi anlamlı bir etkinlik için kutluyor ve tebrik ediyorum.
Yazımı Türk edebiyatının önemli kalemlerinden “Yedi Güzel Adam”dan biri olan şair ve yazar Nuri Pakdil’in bir sözü ile tamamlıyorum.
“Okumadığın gün karanlıktasın.”