Köyümüzü Kaybetmedik... Önce Birbirimizi Kaybettik
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazı köyler haritadan silinmez; insanın yüreğinde yaşamaya devam eder. Bizim köy de öyle bir köydü. Belki bugün evleri hâlâ yerinde duruyor ama onu köy yapan seslerin çoğu artık duyulmuyor.
Eskiden köy daha yeşildi. Suları daha gürdü. Karı bol, yağmuru bereketliydi. Kış gerçekten kış olurdu; yollar kapanırdı ama gönüller hiç kapanmazdı. Yaz geldi mi her tarafta patoz sesleri yükselirdi. Harman yerleri dolar, saman yığınları göğe meydan okurdu. Mercimek, nohut, buğday, arpa, şeker pancarı... Toprak, kendisine emek vereni hiçbir zaman eli boş göndermezdi.
Her evin bacası tüterdi. Kilitli kapı bilinmezdi. Pencerelere tahta çakılmaz, "Acaba biri girer mi?" korkusu yaşanmazdı. Çünkü hırsızlık önce akla gelmezdi. İnsan, komşusunun malına değil; derdine göz dikerdi.
Sokaklar çocuk sesleriyle dolardı. Köye bir taksi girdi mi, sanki bayram gelmiş gibi bütün çocuklar peşine takılır, misafirin ineceği eve kadar koşardı. Gelen sadece bir eve gelmezdi; bütün köye gelmiş sayılırdı. Herkes "Hoş geldin." der, misafir de gördüğü herkese selam verirdi. Büyüklenmek, kibirlenmek, kendini üstün görmek... Bunlar bizim köyün sözlüğünde yazmazdı.
Hastası olan yalnız bırakılmazdı. Cenazeye bütün köy omuz verirdi. Düğün, sadece bir evin değil bütün köyün düğünüydü. Bayram sabahı büyüklerin eli öpülmeden bayram tamamlanmış sayılmazdı. Örf vardı, edep vardı, anane vardı. En önemlisi de insan vardı.
Kimse "Komşum neden aldı?" demezdi. "Önce komşumun olsun." diyebilen insanlar vardı. Paylaşmak zenginlikten değil, gönül genişliğinden doğardı.
Boş geçen vakit yoktu. Herkesin yapacak bir işi vardı. İşini bitirenin yolu yine aynı yere düşerdi; caminin önü... Orası köyün gazetesi, meclisi, çay ocağı, hasret giderme yeri, selamlaşma durağıydı. Mecitözü'ne, yani bizim deyimimizle kasabaya gidecek olan da, dışarıdan gelen de önce oradan geçerdi. Traktörü olmayan beklerdi; mutlaka bir traktör durur, "Gel hemşerim." derdi. Kimse yolda bırakılmazdı.
Pazartesi sabahları ise bambaşkaydı. Çocuk yüreğimle en çok o günleri beklerdim. Traktörler caminin önünde sıraya dizilir, herkes bineceği traktöre oturur, sonra kasaba yoluna çıkılırdı. Yol boyunca tatlı yarışlar olurdu. Ama o yarışlarda bile edep vardı. Kimse kimsenin önünü kesmezdi. Gücü yeten geçer, diğerleri tebessüm ederdi. Rekabet vardı ama husumet yoktu.
Her evde tavuk, horoz, hindi, ördek bulunurdu. Yumurtanın köylüsü şehirlisi sorulmazdı; zaten hepsi köyündü. Yoğurt, çökelek, tereyağı, meyve... Hepsi dalından, bahçesinden, ahırından sofraya gelirdi. Şimdi ise pazarda "Köy ürünü mü?" diye soruyoruz. Demek ki sahiciliği kaybettik. Gerçek azaldıkça, sorular çoğaldı.
Eskiden perşembeyi cumaya bağlayan akşam başlayan düğünler vardı. Davullar susmaz, zurnalar yorulmazdı. Şimdi düğün salonlarının duvarlarına sığdırdık sevinçlerimizi.
Eskiden bayramlaşmak için kapılar çalınırdı. Şimdi telefon ekranları çalıyor.
Eskiden hastayı duyar koşardık. Şimdi sosyal medyada paylaşılınca haberimiz oluyor.
Eskiden cenazeye omuz verirdik. Şimdi başsağlığını birkaç kelimeyle geçiyoruz.
Eskiden davetler kapı kapı dolaşılarak yapılırdı. Ev sahibi günler öncesinden bütün köyü gezer, tek tek davet ederdi. Şimdi bir mesaj gönderiliyor; görev yapılmış sayılıyor.
Yokluğu da gördük, varlığı da... Ama hiçbir zaman elimizdekini övünç, olmayanı isyan sebebi yapmadık. Misafir umduğunu değil, bulduğunu yerdi. Kimse "Ben bunu yemem." demezdi. Çünkü sofrayı güzelleştiren yemek değil, birlikte oturan insanlardı.
İmece vardı... Bir ev yapılacaksa herkes eline bir şey alır gelirdi. Harman kaldırılacaksa herkes oradaydı. Birinin derdi, herkesin derdi olurdu. İşte köyü köy yapan da buydu.
Bugün köyümüz yine güzel... Bayramlarda dışarıda yaşayanların gelmesi, yaylada davul zurna eşliğinde buluşup halay çekmesi, aynı sofrada oturup eski günleri anması hâlâ içimizi ısıtıyor. Ama kabul edelim; o günler artık yılın sadece birkaç gününe sığdı.
Ben en çok evlerin eksilmesine değil, sohbetlerin eksilmesine üzülüyorum.
Çünkü köyü yaşatan evler değildir.
Köyü yaşatan; birbirinin kapısını çalmaktan çekinmeyen insanlar, selamı eksik etmeyen diller, paylaşmayı ibadet bilen gönüllerdir.
Belki eski günler geri gelmeyecek...
Ama çocuklarımıza o günleri anlatırsak, komşumuza yeniden selam verirsek, büyüklerimizin kapısını yeniden çalarsak, bayramı telefonla değil yüz yüze yaşarsak...
İşte o zaman köyümüzü değil, kaybettiğimiz kendimizi yeniden bulmuş oluruz.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.