Muhalif Seçmenin Terörize Edilmesi
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Muhalefetin uzunca bir süredir hem siyasal hem de zihinsel bir kriz yaşadığı kuşkusuz herkesin gündeminde. Bunun temelinde, programın, ilkenin ve uzun vadeli siyasi hedeflerin yerini popülizme bırakması; siyasetin ise memleket meselelerine dair sahici çözümler üretmekten ziyade gündelik çıkışlar ve oy hesabı üzerinden yürütülmesi yatıyor.
Elbette bunun doğal sonucu, muhalif seçmen kitlesinde de kendisini gösteriyor. Bu vaziyetin toplumsal ve siyasal bir tezahürü olarak, muhalefet kendi seçmenini korku ve kırılganlık üzerine kurulu bir psikolojik iklim içerisinde tutuyor. Muhalif siyasi merkezler bu iklimi sürekli yeniden üretiyor.
Bu korku siyaseti neden bu kadar işlevsel ve muhalif seçmenin akıl tutulması içinde olması kimin işine yarıyor?
Korku ve kırılganlık, siyasetin en eski araçlarındandır…
Neticede korkunun kaynağında, bilinmeyen ve kontrol edilemeyen karşısında duyulan acziyet vardır. Öyle ki, korkutulan insan güvensizleşir; güvensizleşen insan ise zamanla muhakeme kabiliyetini yitirerek refleksleriyle hareket etmeye başlar. Bu, iradenin zayıfladığı noktadır. Yeteri kadar korkuttuğunuz insana istediğinizi yaptırabilirsiniz. Muhalefet de kendi seçmenini böyle bir psikolojik zeminde tutuyor.
Böyle bir zeminde iktidar karşıtlığı da başlı başına bir siyasi kimliğe evrilmiştir. İktidarın attığı adımın mahiyeti ve sonucu tartışılmadan, sırf iktidardan geldiği için reddedilmesi normalleşmiştir. Dolayısıyla mesele, iktidarın ne yaptığı olmaktan çıkıp, yaptığı her şeyin neden yanlış kabul edilmesi gerektiğine indirgenmiştir.
Elbette, toplumsal bir temeli bulunmayan ve terörize edilmeye elverişli bir sosyo-psikolojik zemine sahip olmayan bir toplumu, salt söylenti ve propagandayla istediğiniz kıvama getiremezsiniz. Bunun ardında, muhalefet tabanında giderek kökleşen “İktidarı bize vermeyecekler” düşüncesi bulunuyor. Fakat bu kanaatin altında daha derin ve asıl nesnel zemin ise “İktidar olsak bile bir şey değiştiremeyeceğiz” inancıdır.
Zira bu inancın kökleri, hem tarihsel tecrübelerde hem de mevcut koşulların ortaya çıkardığı muhalefetin yönetimsel zaaflarında aranmalıdır. Siyasal iradenin aşındığı yerde çaresizlik kök salar; çaresizliğin hâkim olduğu yerde ise mücadele azmi giderek yerini mağduriyet psikolojisine bırakır.
Peki, bu psikoloji hangi somut gelişmeler üzerinden besleniyor? Muhalif seçmen hangi hadiseler üzerinden manipüle ediliyor?
Türkiye’nin son dönemde attığı adımlara bakalım. Terörsüz Türkiye süreciyle, kırk yılı aşkın bir güvenlik sorununun devlet aklı temelinde tasfiyesi hedefleniyor. FETÖ yapılanmasına karşı mücadele hâlâ sürüyor; suç ve yolsuzluk mekanizmalarının, kara para ağlarının, yasa dışı bahis organizasyonlarının ve sokak çetelerinin üzerine gidiliyor. Türkiye’ye yönelik yabancı istihbarat faaliyetleri takip ediliyor, savunma sanayii kapasitesi büyütülüyor, devletin güvenlik alanındaki bağımsız hareket kabiliyeti tahkim ediliyor. Süleymancılar örgütüne yönelik operasyon da bu tablonun son halkalarından biri.
Siz bunları birbirinden kopuk mu sanıyorsunuz? Kesinlikle değil.
Türkiye, gündelik sorunlarını çözmenin ötesinde devlet kapasitesini yeniden tahkim ederek, milli devlet yapısını güçlendirerek yeni dönemin şartlarına hazırlanıyor.
Nitekim Türkiye, bugünlere acı tecrübeler yaşayarak ve yer yer hatalar da yaparak geldi. Bu süreç kolay olmayacak; yer yer inişler ve çıkışlar da yaşanacak.
İşte bütün bu gelişmeler ve hedefler ortadayken, muhalif seçmen kitlesi özellikle terörize ediliyor. Muhalefet, Türkiye’nin attığı bu adımları kendi siyasal aidiyetinin filtresinden geçirerek seçmenine bambaşka bir hakikat olarak sunuyor.
Bunun en çarpıcı örneği, şehitlerimiz üzerinden kurulan siyasal dildedir. Terörsüz Türkiye sürecinin, şehitlerimizin uğruna mücadele ettiği Türkiye’nin geleceğine zarar vereceği, hatta onların fedakârlıklarını boşa çıkaracağı ileri sürüldü. Oysa bilakis, bugün o mücadelenin ulaştığı stratejik sonuçlardan birini yaşıyoruz.
Ne var ki, şehitlerimizin kanı üzerinden siyasal duygular devşiriliyor. Sabahtan akşama kadar milli hassasiyetleri harekete geçirecek bir sosyal medya dili kuruluyor. Şehitlik makamı, göz göre göre muhalif seçmeni etkilemenin aracına, hatta siyasi bir örtüye dönüştürülüyor.
Şehitlerimizin fedakârlığını, Türkiye’nin terör sorununu sona erdirme iradesinin karşısına dikmek nasıl bir siyasal akıldır?
Hele halkın duygularını okşayarak kendi stratejik zaaflarını ve yönetim hatalarını görünmez kılmaya çalışmak… Maalesef, bu söylemlerin peşine takılan bilinçsiz kitleler de şehitlerimizin aziz hatırasını, başarısız siyasal liderlikleri aklamanın bir vesilesine dönüştüren bu anlayışın hizmetine giriyor.
Üstelik bunu yapanların bir kısmı sözümona Atatürkçü. Mustafa Kemal’in kurmaylık anlayışından dahi bihaberler. Biraz Kurtuluş Savaşı tarihi okusalar, dönemin yönetim aklının daha fazla insan kaybetmeden milletin bağımsızlığını ve geleceğini güvence altına almak için her imkânı değerlendirdiğini; toplumu birleştirecek yolların defaatle denendiğini görürler.
Buradaki mesele aslında daha derin bir siyasal sığlığa da işaret ediyor. Somut mekanizmalar, güç ilişkileri ve devlet kapasitesi üzerine kafa yorulmadığında, siyaset sloganlara mahkûm olur. “Söz konusu vatansa...” diye söze başlamayı sevenler dahi emperyalizm karşıtlığını “her çeşit sömürüye karşı olmak” gibi bir tutumla sınırladığında, bunu tutarlı ve bütünlüklü bir programa dönüştüremez.
Süleymancılara yönelik operasyona “iktidar muhaliflerine operasyon”, kara para mekanizmalarının üzerine gidilmesine “siyasi hesaplaşma”, sokak çetelerinin tasfiyesine “özgürlüklere müdahale”, yabancı istihbarat faaliyetlerinin ortaya çıkarılmasına ise “komplo” denilebiliyor. Korku büyüdükçe gerçeklik duygusu da aşınıyor. Orman yangınları sırasında tepesinden uçak geçerken “uçak yok” denilse, buna inanacak bir psikoloji…
“Erdoğan Halk Özel Harekât diye milis örgütlüyormuş, seçimleri kaybetseler bile iç savaş çıkartacaklarmış” diyen muhalif seçmen…
Neticede mesele Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakın ya da uzak olmak da değil. Mesele, Türkiye’nin kendi geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını isteyip istememektir.
Bu nedenle Türkiye’nin devlet kapasitesini güçlendiren adımları günlük siyasi hesapların içine hapsetmek, siyasetin ufkunu da milletin geleceğini de daraltmaktır.
Bunu kendinize yaptırmayın!