PİKNİĞE DEĞİL, İŞGALE GELMİŞLERDİ

PİKNİĞE DEĞİL, İŞGALE GELMİŞLERDİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 15, 2026 - 23:35

Facebook'ta paylaşımlara bakarken, çok sevdiğim ve saydığım can abim Halil Kaşaltı'nın şu sözleriyle karşılaştım:

“Kurtuluş Savaşı olmamıştır diyen zevat; o hâlde İngiliz İstanbul'a, Yunan Afyon'a, Fransız Antep'e, Ermeni Kars'a, Rus Van'a piknik yapmaya mı gelmiş?”

Okudum ve düşündüm.

Aslında bazen uzun uzun cevap vermeye gerek yoktur. Birkaç soru, yüzlerce sayfalık inkârdan daha güçlüdür.

İngilizler İstanbul'a neden girdi?
Yunan ordusu İzmir'e neden çıktı?
Fransızlar Antep'e, Maraş'a ve Urfa'ya neden girdi?
Bu şehirler neden “Gazi”, “Kahraman” ve “Şanlı” unvanlarını aldı?
İnsanlar neden cepheye koştu, neden şehit oldu, neden İstiklâl Madalyası aldı?

Bütün bunlar bir masal mıydı?

Hayır.

Kurtuluş Mücadelesi, masa başında yazılmış bir senaryo değil; bu toprakların her hanesinde acısıyla, fedakârlığıyla, gazisiyle ve şehidiyle yaşanmış bir gerçeğin adıdır.

Bu mücadeleyi yalnızca tarih kitaplarından öğrenmedik.

Bizim neslimiz, o günlerin izlerini büyüklerinin yüzünde gördü. Cepheden dönenlerin anlattıklarını dinledi. Kiminin dedesi cephedeydi, kiminin amcası, kiminin babası, kiminin ninesi cephe gerisinde elinden geleni yapıyordu.

Antep'in işgali ve savunması için TBMM kayıtlarında dahi açık belgeler bulunmaktadır. İngilizlerin Antep'i işgal ettiği, daha sonra Fransızların bölgeye geçtiği ve halkın uzun süre direndiği Meclis kayıtlarında yer almaktadır.

Urfa'nın işgali de tarihî bir gerçek olarak TBMM kayıtlarında anlatılır. İngilizlerin ardından Fransız birliklerinin şehre girdiği ve Urfalıların Kuvayımilliye teşkilatıyla direnişe geçtiği kayıt altındadır.

İzmir'in işgali ise 15 Mayıs 1919'da gerçekleşti. Bu işgal, Millî Mücadele'nin dönüm noktalarından biri oldu. TBMM kaynaklarında da İzmir'in işgalinin ardından Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Millî Mücadele yolunda harekete geçtiği açıkça ifade edilmektedir.

Yani mesele birilerinin inanıp inanmaması değildir.

Tarih, inanca göre değişmez.

Bir insan “Ben inanmıyorum.” diyebilir.

Ama “Olmadı.” dediğinde, karşısına yalnızca bizim anlattıklarımız değil; dönemin belgeleri, Meclis tutanakları, işgal kayıtları, şehirlerin kurtuluş tarihleri ve o mücadelenin bıraktığı tarihî miras çıkar.

Çünkü arşivler susmaz.

Tarih kulaktan dolma sözlerle değil, belgelerle konuşur.

Kendi büyüklerinin cephe hatırasını bilmeyenler, dönemin resmî kayıtlarını da mı yok sayacak?

1919'da İzmir'e çıkan Yunan ordusunu, İstanbul'a giren İtilaf kuvvetlerini, Antep'teki Fransız işgalini, Urfa ve Maraş'taki mücadeleyi nasıl yok sayacağız?

Hangi kelimeyi değiştirirsek değiştirelim, işgal işgaldir, mücadele mücadeledir, şehit şehittir, vatan vatandır.

Üstelik bu millet, o günleri yalnızca hatırlamakla kalmadı; o mücadeleyi şehirlerinin adına, bayrağına ve hafızasına işledi.

Antep “Gazi” oldu.
Maraş “Kahraman” oldu.
Urfa “Şanlı” oldu.

Bunlar birer süs sözcüğü değildir.

Bunlar, bir milletin yaşadığı mücadelenin hafızaya kazınmış isimleridir. TBMM kayıtlarında da bu şehirlerin Millî Mücadele'deki direnişleri ve kendilerine verilen bu unvanlar açıkça yer almaktadır.

Bugün yapılması gereken, tarihimizdeki her ayrıntıyı sloganlarla değil; belgeleriyle, bütünlüğüyle ve vicdanla konuşmaktır.

Çünkü tarih, kimsenin kişisel mülkü değildir.

Ne sağındakinin ne solundakinin...

Ne bugünün siyasetçisinin ne de yarının siyasetçisinin.

Tarih milletin ortak hafızasıdır.

O hafızayı eleştirebilirsiniz.

Belgeleri tartışabilirsiniz.

Farklı yorumlar ortaya koyabilirsiniz.

Ama bir milletin bağımsızlık mücadelesini toptan inkâr etmek, tarihle tartışmak değil; tarihin kendisiyle bağını koparmaktır.

Bizim meselemiz kimseyle kavga etmek de değildir.

Biz yalnızca şunu hatırlatmak isteriz:

Bu topraklar bize hazır bir miras olarak gelmedi.

Birileri bedel ödedi.

Birileri evladını gönderdi.

Birileri evladını bekledi.

Birileri cepheden dönemedi.

Birileri yokluk içinde yaşadı.

Birileri bayrağın yeniden özgürce dalgalanacağı günleri göremeden toprağa girdi.

Bugün üzerinde özgürce konuşabildiğimiz bu vatanın geçmişinde, onların alın teri, gözyaşı ve fedakârlığı vardır.

İşte bu yüzden geçmişimize bakarken en azından bir şeyi kaybetmeyelim:

Vefa.

Çünkü vefasını kaybeden millet, yalnızca geçmişini değil; geleceğini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

Ben, Kurtuluş Mücadelesi'ni anlatırken yalnızca bir savaştan söz etmiyorum.

Bir milletin “Buradayım.” deyişinden söz ediyorum.

Ve bugün bize düşen, o “Buradayım.” sözünü geleceğe taşıyabilmektir.

Çünkü vatanı sevmek, yalnızca geçmişte yapılanları alkışlamak değildir.

Vatanı sevmek; o emanete bugün de layık olmaktır.

Halil Kaşaltı abimin o cümlesi belki kısa ama çok şey anlatıyor:

“Pikniğe mi gelmişlerdi?”

Hayır.

Pikniğe gelmemişlerdi.

Bu topraklara sahip olmak için gelmişlerdi.

Ve karşılarında, vatanını sahipsiz bırakmayan bir millet buldular.

Bugün bizim görevimiz ise o mücadeleyi küçümsemek değil; doğru öğrenmek, doğru anlatmak ve emanete sahip çıkmaktır.

Çünkü bazı gerçekler tartışılmaz.

Vatanın adı, bayrağın rengi ve istiklâlin bedeli gibi...

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.

h.bay