Savaş Bitti mi, Güç Dengesi Değişti mi?

Savaş Bitti mi, Güç Dengesi Değişti mi?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Haziran 21, 2026 - 11:33

ABD ile İran arasında varılan mutabakatın ardından dünya kamuoyu tek bir soruya odaklandı:

Kazanan kim oldu?

Bu soruya verilecek yanıt sanıldığı kadar karmaşık değil. Hatta meseleyi gereğinden fazla karmaşıklaştırmamak da gerekiyor.

Öz cümle şu olabilir: Amerika-İsrail kaybetti, İran güçlendi.

Bu gerçeği kabul etmekte tereddüt edenler var. Çünkü savaşları hâlâ atılan bomba sayısıyla, yıkılan binalarla ve ekranlara yansıyan görüntülerle okumaya devam ediyorlar. Savaşların sonucunu enkaz üzerinden değerlendirme hatasına düşüyorlar.

Oysa savaşların sonucu sadece yıkımla ölçülmez.

Eğer öyle olsaydı tarihte pek çok savaşın sonucunu yanlış okurduk. Örneğin 1922 Anadolu'su... Savaşın ardından ortaya çıkan enkazı bugün tahayyül etmek bile zordur. Anadolu halkı birçok yerde tarlasını ekecek insan bulamamıştır.

Bu nedenle üzerinde durmamız gereken savaş sonrası ortaya çıkan siyasi ve jeopolitik düzendir.

Bir savaşın sonucunu değerlendirebilmek için önce tarafların hangi hedeflerle yola çıktığına bakmak gerekiyor.

ABD ve İsrail bu savaşa neden girdi?

İran'ın bölgesel etkisini kırmak, füze kapasitesini etkisiz hale getirmek, nükleer programını tasfiye etmek, rejim değişikliğinin zeminini oluşturmak ve daha geniş jeopolitik düzlemde Çin'e uzanan hatları baskı altına almak için...

Peki, bunların hangisi gerçekleşti?

Hiçbiri!

İran devleti ayakta mı? Evet.

İran yönetimi çöktü mü? Hayır.

Askerî kapasite devre dışı bırakılabildi mi? Hayır.

Daha önemlisi, devletin siyasi bütünlüğü çözülebildi mi? Hayır.

Sonuç, yüksek maliyetli lakin kırılmayan bir direnç oldu.

Zira zaferler de bedel ödemekten kaçınanların değil, o bedeli göze alabilenlerin olur.

Buna karşılık ABD ve İsrail açısından ortaya çıkan tablo ise hedeflerin gerçekleştirilemediği ve stratejik beklentilerin karşılanamadığı bir süreç oldu.

Savaşın ilk günlerinde İran'a teslimiyet dayatan söylemin zamanla yerini müzakere arayışına bırakması da bunun en somut göstergelerinden biridir.

Tabii savaşlar eninde sonunda masada biter. Ancak belirleyici olan, o masaya kimin hangi şartlarda oturduğudur.

İran mutabakat masasına yenilmiş bir aktör olarak değil, direncini göstermiş ve karşı tarafın hesaplarını bozmuş bir ülke olarak oturdu ve imzayı öyle attı.

ABD'nin süreci bir “başarı” olarak sunma çabası da bu yüzden karşılık bulmuyor.

Nitekim Batı merkezli analizler dahi savaşın Washington’ın öngördüğü sonuçları üretmediğine işaret ediyor.

Örneğin, Foreign Policy'de yayımlanan bir değerlendirmede Trump'ın İran'a karşı başlattığı askerî kampanya, Vietnam'dan bile daha büyük bir stratejik başarısızlık olarak tanımlanıyor.

Benzer bir değerlendirme New York Times'ta yayımlanan "Tahran Dünyayı Nasıl Kazandı?" başlıklı analizde de dikkat çekiyor.

Yazıda, Washington'ın İran'a yönelik baskısının beklenenin aksine Tahran'ı yalnızlaştırmadığı, onu Batı merkezli güç ilişkilerine karşı direnişin sembollerinden biri haline getirdiği ifade ediliyor.

Amerikan istihbarat çevrelerinden gelen değerlendirmeler dikkat çekici.

CNN’e yansıyan bilgilere göre Washington, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomiyi baskı altına alma kapasitesini fiilen kabul etmiş durumda.

Bazı Amerikan yetkililerinin bu gücü “nükleer silahtan daha etkili bir baskı aracı” olarak tanımladığı, Hürmüz etrafındaki gelişmelerin ise ciddi bir stratejik hesap hatası olarak görüldüğü belirtiliyor.

Tüm bu durumlar aynı zamanda psikolojik bir kırılmaya da işaret ediyor.

Çünkü küresel sistemde uzun yıllardır hâkim olan anlatı, ABD'nin yenilmezliği üzerine kuruluydu.

Zihinlere bu anlamda zincir vuruldu.

Şimdi yaşanan gelişmeler, yalnızca İran'ın ayakta kalmasını değil, bu algının da sorgulanmasını beraberinde getirecek.

Bu kırılmanın etkileri Gazze'den Lübnan'a, Afrika'dan Asya'ya kadar geniş bir coğrafyada yeni siyasi ve psikolojik sonuçlar üretebilir.

Bu gelişmelerin NATO zirvesinde Batı açısından ciddi bir muhasebe süreci doğuracağı açık.

Türkiye’nin bu gelişmeleri sağlıklı ve doğru okuması lazım.

Maalesef Türk siyaseti hâlâ meselenin günlük sonuçlarına sıkıştığı için, ortaya çıkan jeopolitik dönüşümü yeterince anlayamadı.

Bu da stratejik karar alma süreçlerini zayıflatıyor.

Oysa Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçişi kontrol eden boğazlar, enerji koridorları üzerindeki konumu, savunma sanayisindeki kapasitesi ve bölgesel krizlerde oynadığı rol, Türkiye'nin stratejik önemini daha da arttırdı.

Bu nedenle üzerine tartışılması gereken "Savaş bitti mi?" sorusu değil.

Asıl düşünülmesi gereken, yeni dengelerin nasıl kurulacağı ve Türkiye'nin bu yeni denklem içerisinde hangi konumda yer alacağıdır.

Silahlar bugün açısından susmuş olabilir;

ancak emperyalist hedefler sona ermiş değildir.

Bu nedenle stratejik konumumuzu doğru belirleyelim.