ŞEHADATE DEĞİL, GÖREVE KOŞMAK
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir güvenlik görevlisine, askere ya da polise neden bu mesleği seçtiği sorulduğunda alınan cevapların önemli bir kısmı fedakârlık, vatan sevgisi, millet hizmeti ve gerektiğinde canını ortaya koyabilme iradesi etrafında şekillenir. Bu durum, Türk toplumunun tarihsel hafızası ve kültürel kodları düşünüldüğünde son derece anlaşılırdır. Ancak tam da bu noktada üzerinde durulması gereken önemli bir ayrım bulunmaktadır: Bir kamu görevlisinin görevi uğruna her türlü fedakârlığa hazır olması ile şehadeti bilinçaltında bir hedef hâline getirmesi aynı şey değildir.
Özellikle güvenlik bürokrasisinde görev yapan personelin meslek hayatı boyunca maruz kaldığı söylemler, eğitimler, toplumsal beklentiler ve kurumsal kültür zamanla güçlü bir zihinsel çerçeve oluşturur. Bu çerçeve çoğu zaman görev bilincini güçlendirirken, bazı durumlarda farkında olunmadan farklı psikolojik sonuçlar da doğurabilir. Kişi, görevini yerine getirmeye odaklandığını düşünürken, zaman içerisinde görevin kendisinden çok görevin sonunda ortaya çıkabilecek fedakârlık makamına yoğunlaşmaya başlayabilir.
Oysa devletin ihtiyaç duyduğu şey, şehadeti arayan personel değil; görevini en yüksek başarıyla yerine getiren personeldir. Çünkü kamu hizmetinin temel amacı ölmek değil, yaşatmak; kaybetmek değil korumak; yok olmak değil varlığını sürdürerek mücadele etmektir. Şehitlik ise bu mücadelenin içerisinde ortaya çıkabilecek onurlu ve kutsal bir neticedir. Bu nedenle kamu hizmetinde fedakârlık kavramını değerlendirirken, görev bilinci ile şehadet anlayışı arasındaki hassas çizgiyi doğru okuyabilmek büyük önem taşımaktadır.
Toplumların kahramanlık anlayışı çoğu zaman fedakârlık üzerinden şekillenir. Tarih kitaplarında, destanlarda ve milli hafızada yer bulan isimler, çoğunlukla büyük bedeller ödeyen insanlardır. Bunun doğal sonucu olarak yeni nesiller de fedakârlığı çoğu zaman hayatını ortaya koymak üzerinden anlamlandırmaktadır. Ancak fedakârlığın en yüksek biçimi her zaman ölmek değildir. Bazen en büyük fedakârlık yaşamak, mücadele etmeye devam etmek ve omuzlardaki sorumluluğu sonuna kadar taşımaktır.
Psikoloji bilimi, insan zihninin sürekli tekrar edilen düşünce kalıplarından etkilendiğini ortaya koymaktadır. Bir düşünce ne kadar sık tekrar edilirse, zamanla o kadar güçlü bir zihinsel alışkanlığa dönüşür. Güvenlik personelinin görev hayatı boyunca sıkça duyduğu kahramanlık, fedakârlık ve şehitlik vurguları da benzer şekilde zihinsel bir çerçeve oluşturabilir. Bu durum çoğu zaman olumlu sonuçlar doğururken, bazen fark edilmeden görev ile sonuç arasındaki ilişkinin yer değiştirmesine neden olabilir.
Aslında mesleki açıdan bakıldığında bir güvenlik görevlisinin başarısı hayatını kaybetmesiyle değil, görevini başarıyla tamamlamasıyla ölçülür. Bir terör saldırısını engelleyen polis, sınır güvenliğini sağlayan asker, kritik bir bilgiyi elde eden istihbarat görevlisi ya da bir afette yüzlerce insanı kurtaran kamu görevlisi görevini yerine getirmiştir. Bu başarının ölçüsü, hayatta kalıp kalmaması değil, kamu yararına ne ölçüde hizmet ettiğiyle ilgilidir.
İslam düşüncesi de bu noktada son derece dengeli bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Halk arasında zaman zaman sadece şehitlik vurgusu öne çıkarılsa da İslam’ın temel yaklaşımı hayatı korumaktır. Kur’an-ı Kerim’de insan hayatının kutsallığına özel vurgu yapılmış, haksız yere bir cana kıymanın büyük bir günah olduğu belirtilmiştir. Bir insanın hayatını kurtarmanın bütün insanlığı kurtarmak kadar değerli olduğunun ifade edilmesi, İslam’ın yaşatmayı merkeze alan yaklaşımını göstermektedir.
Bu nedenle İslam’da şehitlik bir amaç değil, haklı bir mücadelenin sonucunda elde edilebilecek yüksek bir makamdır. Hiçbir Müslüman ölmek için mücadele etmez. Mücadele hakikat, adalet, vatan ve millet için verilir. Şayet bu mücadele sırasında can verilirse buna şehadet denir. Aradaki fark son derece önemlidir. Çünkü amaç ile sonuç birbirine karıştırıldığında dini kavramlar da yanlış yorumlanmaya başlanabilir.
Hz. Muhammed’in hayatı incelendiğinde de aynı gerçek görülmektedir. Savaşlarda büyük cesaret göstermesine rağmen her zaman tedbiri esas almıştır. Savunma planları yapmış, istihbarat toplamış, uygun stratejiler geliştirmiş ve gereksiz risklerden kaçınılmasını tavsiye etmiştir. Eğer İslam’ın temel anlayışı ölümü aramak olsaydı tedbir, planlama ve stratejiye ihtiyaç kalmazdı. Ancak İslam aklı ve tedbiri imanın ayrılmaz parçaları olarak değerlendirmiştir.
Türk devlet geleneği de benzer bir anlayış üzerine kuruludur. Tarihte büyük zaferler kazanan Türk komutanları askerlerini ölüme göndermeyi değil, görevi başarıyla tamamlamayı hedeflemiştir. Malazgirt’ten Çanakkale’ye, Sakarya’dan günümüzün terörle mücadele operasyonlarına kadar ortaya konulan başarılar yalnızca cesaretle açıklanamaz. Bu başarıların temelinde disiplin, eğitim, strateji ve görev bilinci bulunmaktadır.
Askeri literatürde “görev odaklılık” temel ilkelerden biridir. Bir operasyonun amacı kayıp vermek değil, görevi başarıyla yerine getirmektir. Bu nedenle modern ordular personeline yalnızca cesaret eğitimi vermez; aynı zamanda risk yönetimi, kriz yönetimi, planlama ve stratejik düşünme eğitimi de verir. Çünkü profesyonellik, cesaret ile aklı aynı potada buluşturabilme yeteneğidir.
Bazen toplumun kahramanlık algısı da bu konuda yanıltıcı olabilmektedir. Şehit olan kahramanlar haklı olarak büyük saygı görürken, görevini başarıyla tamamlayıp hayatına devam eden binlerce insanın emeği gözden kaçabilmektedir. Oysa bir terör saldırısını gerçekleşmeden önleyen istihbarat görevlisinin başarısı da en az cephede gösterilen cesaret kadar değerlidir. Çünkü devletler yalnızca kahramanlıkla değil, sürdürülebilir başarılarla ayakta kalır.
Burada önemli olan husus, şehitlik makamının değerini azaltmak değildir. Tam aksine, şehitlik Türk milletinin ve İslam medeniyetinin en yüce makamlarından biridir. Ancak bu makamın yüceliği, onu bilinçsizce aramakla değil; görevi en doğru şekilde yerine getirmekle ilişkilidir. Şehitlik, görevin önüne geçen bir hedef hâline geldiğinde profesyonellik zarar görebilir. Oysa görev bilinci esas alındığında hem kamu hizmeti güçlenir hem de şehitlik kavramı gerçek anlamını korur.
Devletler açısından bakıldığında da en kıymetli insan kaynağı yetişmiş personeldir. Bir askerin, polisin veya istihbarat mensubunun yetişmesi yıllar almaktadır. Eğitim, tecrübe ve bilgi birikimi kolay elde edilmez. Bu nedenle devlet aklı personelin gereksiz risklere maruz kalmasını değil, görevini başarıyla sürdürmesini ister. Çünkü güçlü devletler insan kaynağını koruyabilen devletlerdir.
Bu nedenle kamu görevlisinin zihnindeki temel soru “Nasıl şehit olurum?” değil, “Görevimi nasıl daha iyi yaparım?” olmalıdır. İlk soru sonucu merkeze alırken, ikinci soru sorumluluğu merkeze almaktadır. Kamu hizmetinin özü de tam olarak budur. Sonucu değil görevi düşünmek.
Nitekim tarihe iz bırakan büyük kahramanların ortak özelliği de budur. Onlar ölümü aramadılar. Görevlerini yerine getirdiler. Gerektiğinde canlarını ortaya koydular. Şehadet onları görevlerinin içerisinde buldu. Bu nedenle millet hafızasında saygıyla anılmaktadırlar.
Kamu hizmeti bir adanmışlık mesleğidir. Ancak bu adanmışlık ölüme değil, göreve olmalıdır. Çünkü şehadet insanın tercih ettiği bir son değil, Allah’ın takdir ettiği bir sonuçtur. İnsan ise sonuçlardan değil, niyetlerinden ve sorumluluklarından mesuldür.
Bu nedenle güvenlik bürokrasisinde görev yapan her personelin zihninde şu anlayışın yerleşmesi gerekir: Biz şehadete değil, göreve koşarız. Şehadet gelirse onu şerefle karşılarız; ancak bütün enerjimizi görevin başarısına adarız. Devletin, milletin ve emanet edilen her canın bizden beklediği de budur.
Bu vesileyle, asırlardır bu toprakların bağımsızlığı, milletimizin huzuru ve devletimizin bekası için canlarını ortaya koyarak ebediyete irtihal eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve dualarla anıyor; emanetlerine sahip çıkmanın hepimizin ortak sorumluluğu olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.