TERAPÖTİK İTAATSİZLİK: YA İYİLEŞMEK BAZEN UYUM SAĞLAMAMAKSA?

TERAPÖTİK İTAATSİZLİK: YA İYİLEŞMEK BAZEN UYUM SAĞLAMAMAKSA?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 5, 2026 - 23:16

Psikoterapiye gelen insana yıllardır benzer sorular soruyoruz:

Hayata uyum sağlayabiliyor mu?

İlişkilerini sürdürebiliyor mu?

İşlevselliği arttı mı?

Öfkesini kontrol edebiliyor mu?

Çevresiyle çatışması azaldı mı?

Peki ya yanlış soruları soruyorsak?

Ben başka bir soru öneriyorum:

İNSAN HER ZAMAN NEYE UYUM SAĞLIYOR?

Çünkü uyum, tek başına ruhsal sağlığın kanıtı değildir.

Bazen insanın uyum sağlayamadığı şey hastalık değil; karşısındaki düzenin kendisidir.

İşte buna Terapötik İtaatsizlik diyorum.

HER UYUM İYİLEŞME DEĞİLDİR

Bir insan sürekli aşağılandığı bir işyerinde artık öfkelenmiyorsa iyileşmiş midir?

Kendisini yıllardır değersizleştiren bir ilişkide tartışmayı bırakmışsa sağlıklı hâle mi gelmiştir?

Ailesinin bütün beklentilerine boyun eğip artık çatışma yaşamıyorsa terapi başarılı mıdır?

Belki.

Ama mutlaka değil.

Çünkü bazen semptom olarak gördüğümüz davranış, insanın sağlıksız bir çevreye verdiği anlaşılabilir tepki olabilir.

Öfke her zaman bozukluk değildir.

Kaygı her zaman düşman değildir.

Uyumsuzluk her zaman patoloji değildir.

Bazen insanın ruhsal bütünlüğünün son savunmasıdır.

PSİKOTERAPİNİN GİZLİ TEHLİKESİ: NORMALLEŞTİRME

Psikoterapi bireyi iyileştirmeyi amaçlarken farkında olmadan başka bir görevi üstlenebilir:

İnsanı mevcut düzene daha dayanıklı hâle getirmek.

Patron değişmez.

Aile değişmez.

İlişki değişmez.

Toplumsal baskı değişmez.

Ama terapiye gelen kişiye:

“Bununla nasıl başa çıkabiliriz?”

diye sorulur.

Bu elbette bazen gerekli ve yararlıdır.

Fakat sürekli yalnızca bireyin baş etme kapasitesini artırıyorsak şu soruyu kaçırabiliriz:

NEDEN HEP İNSANI ORTAMA UYDURUYORUZ DA BAZEN ORTAMIN İNSANA ZARAR VERİP VERMEDİĞİNİ SORGULAMIYORUZ?

İşte psikoterapide paradigma değişikliği burada başlayabilir.

YENİ BİR KAVRAM: TERAPÖTİK İTAATSİZLİK

Terapötik itaatsizlikten kastım kişinin tedaviyi reddetmesi değildir.

Terapiste karşı gelmesi de değildir.

Ben başka bir şeyi tarif ediyorum:

Kişinin ruhsal iyilik hâli adına, kendisine zarar veren normlara uyum göstermeme hakkının terapötik olarak da tanınması.

Bazen terapinin hedefi insanı daha uyumlu yapmak değil, neye uyum sağlamaması gerektiğini fark ettirmek olabilir.

“Hayır” diyebilmek.

İtiraz edebilmek.

Bir ilişkiyi terk edebilmek.

Bir beklentiyi reddedebilmek.

Herkesin normal kabul ettiği bir hayat biçimini istemediğini söyleyebilmek.

Ve en önemlisi:

Farklı olmayı otomatik olarak düzeltilmesi gereken bir özellik olarak görmemek.

“İŞLEVSELLİK” KİMİN İŞLEVSELLİĞİ?

Psikoterapide işlevsellik son derece önemli bir kavramdır.

Fakat kavramı biraz rahatsız edelim.

İşe zamanında gitmek işlevselliktir.

Peki insanın çalıştığı ortam onu tüketiyorsa?

Evliliğini sürdürebilmek işlevselliktir.

Peki ilişki kişiyi sürekli küçültüyorsa?

Aileyle çatışmamak işlevselliktir.

Peki bunun bedeli insanın kendi kimliğini susturmasıysa?

Demek ki yalnızca:

“İşlev görüyor mu?”

sorusu yetmiyor.

İkinci bir soru gerekiyor:

“KİMİN KURDUĞU HAYATTA İŞLEV GÖRÜYOR?”

Bence psikoterapinin gelecekte daha fazla tartışması gereken soru budur.

TERAPİST UYUM MEMURU DEĞİLDİR

Terapistin görevi topluma “sorunsuz vatandaş” üretmek değildir.

İyi çalışan personel üretmek değildir.

İtiraz etmeyen eş üretmek değildir.

Ailesinin istediği çocuk olmak zorunda hisseden yetişkinler üretmek hiç değildir.

Terapinin merkezinde sistemin huzuru değil, insanın ruhsal iyilik hâli bulunmalıdır.

Fakat burada başka bir tuzağa da düşmeyelim.

Her çatışmayı sisteme yüklemek de psikoterapi değildir.

İnsan bazen gerçekten kendisine zarar veren davranışlar gösterebilir.

Bazen sorun çevrededir.

Bazen kişidedir.

Çoğu zaman ikisinin etkileşimindedir.

Terapötik itaatsizlik, “birey daima haklıdır” teorisi değildir.

Tam tersine, şu soruyu sorma cesaretidir:

Sorun gerçekten kişinin içinde mi, yoksa kişinin bulunduğu ilişki ve çevreyle kurduğu etkileşimde mi?

BELKİ DE BAZI “SEMPTOMLARI” HEMEN SUSTURMAMALIYIZ

Kaygı bazen tehlikeyi haber verir.

Öfke bazen sınır ihlalini gösterir.

Mutsuzluk bazen yanlış yerde olduğumuzu söyler.

Yabancılaşma bazen kişinin yaşadığı hayatla değerleri arasındaki uçurumu gösterir.

Elbette bunların ağırlaşması insanı ciddi biçimde etkileyebilir ve profesyonel yardım gerektirebilir.

Ama psikoterapinin ilk refleksi her rahatsızlığı susturmak olmamalıdır.

Bazen önce onu dinlemelidir.

“SENİ NASIL YOK EDERİZ?” DEĞİL,
“BANA NE ANLATIYORSUN?”

PSİKOTERAPİDE KÜÇÜK BİR DEVRİM ÖNERİYORUM

Başarı ölçütünü değiştirelim.

“Artık sorun çıkarmıyor.”

yerine:

“Kendi sınırlarını tanıyor.”

“Çevresine uyum sağladı.”

yerine:

“Neye uyum sağlayıp neyi reddedeceğine bilinçli biçimde karar verebiliyor.”

“Öfkesi geçti.”

yerine:

“Öfkesinin kaynağını anlayıp onu zarar vermeden yönetebiliyor.”

diyelim.

Çünkü ruhsal sağlık yalnızca çevreye uyum gösterebilmek değildir.

Bazen sağlıklı insan, bulunduğu düzene en fazla itiraz eden insandır.

Psikoterapinin geleceği belki insanları daha itaatkâr hâle getirmekte değil, hangi uyumun iyileştirdiğini ve hangi uyumun insanı kendisinden uzaklaştırdığını ayırt etmekte yatıyor.

Ben buna Terapötik İtaatsizlik diyorum.

Ve psikoterapiye tek bir soru bırakıyorum:

YA BAZEN İYİLEŞMENİN İLK BELİRTİSİ, ARTIK UYUM SAĞLAMAMAKSA?