YEMEN YANARKEN KAZANAN KİM?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Yemen yeniden ateşin içerisinde. Kızıldeniz'in stratejik kıyılarında yükselen her çatışma sesi, artık yalnızca Yemen'in iç dengelerini değil; bölgesel güvenlik mimarisini, deniz ticaretini, enerji güvenliğini ve Ortadoğu'daki güç mücadelesinin yönünü de etkiliyor. Husiler, yani Ensarullah Hareketi ile Yemen'deki merkezi yapı arasındaki çatışma, ilk bakışta bir iç iktidar mücadelesi gibi görünse de Yemen'in bulunduğu coğrafya bu çatışmayı çok daha büyük bir jeopolitik denklemin parçası hâline getiriyor. Çünkü Yemen, Babülmendep Boğazı üzerinden Kızıldeniz'i Hint Okyanusu'na bağlayan, dünya ticaretinin kritik geçiş noktalarından birinin üzerinde bulunuyor. Bu nedenle asıl sorulması gereken soru yalnızca “Yemen'de kim kazanacak?” değildir. Asıl soru şudur: Yemen yanarken ortaya çıkan stratejik tablodan kimler güç kazanıyor?
Yemen'i anlamak için önce bugünün savaş görüntülerinden biraz uzaklaşmak gerekir. Çünkü Yemen yalnızca bugünkü çatışmaların ülkesi değildir. Binlerce yıllık tarihi boyunca Arap Yarımadası'nın güneyinde önemli medeniyet merkezlerinden biri olmuş, ticaret yollarının üzerinde bulunmuş, farklı kültürlerin ve fikirlerin kesiştiği bir coğrafya hâline gelmiştir. İslam tarihinin erken dönemlerinden itibaren Yemen, yalnızca askerî veya siyasi açıdan değil, ilim, irfan ve kültür bakımından da önemli bir yere sahip olmuştur. Hz. Peygamber'in Yemen'e gönderdiği Muaz bin Cebel üzerinden şekillenen İslami idare ve tebliğ geleneği, Yemen'in İslam medeniyetindeki erken konumunu gösteren önemli örneklerden biridir. Hadramut havzası ise yüzyıllar boyunca ilim, tasavvuf, ticaret ve denizcilik ağlarının önemli merkezlerinden biri olmuştur. Abdullah el-Haddad gibi isimlerin temsil ettiği irfan geleneği, Yemen'in yalnızca bir savaş coğrafyası değil, aynı zamanda İslam dünyasının düşünce ve kültür havzalarından biri olduğunu hatırlatmaktadır.
Bugün ise bu tarihsel mirasın üzerinde savaşın ağır gölgesi bulunmaktadır. Devlet kurumları zayıflamakta, ekonomi daralmakta, eğitim ve sağlık sistemi ağır yara almakta, altyapı tahrip olmakta ve toplumun ortak geleceğe ilişkin güveni aşınmaktadır. Savaşın en tehlikeli sonucu yalnızca insanların hayatını kaybetmesi değildir. Savaş, aynı zamanda bir toplumun geleceğini kurma kapasitesini yok eder. Bir neslin eğitimden kopması, ekonomik üretimin durması, devlet kurumlarına duyulan güvenin azalması ve toplumsal aidiyetlerin parçalanması, savaş sona erdikten sonra bile yıllarca devam eden sonuçlar doğurur. Bir ülkenin stratejik değeri yükselirken devlet kapasitesi düşüyorsa, o ülke kendi zenginliğinin sahibi olmaktan çıkıp başkalarının stratejik hesabının nesnesine dönüşür.
Yemen'deki çatışmayı yalnızca Husiler ile merkezi hükümet arasındaki mücadele olarak okumak da bu nedenle eksik kalır. İran'ın bölgesel nüfuz ve caydırıcılık hesapları, Suudi Arabistan'ın sınır güvenliği ve bölgesel istikrar kaygıları, ABD ve Avrupa'nın Kızıldeniz'deki deniz ticaretini koruma politikaları ve İsrail'in İran merkezli tehdit algısı Yemen'i çok daha geniş bir güç mücadelesinin içerisine çekmektedir. Husilerin de kendi siyasi ve askerî hedefleri vardır. Dolayısıyla bütün tarafları tek bir merkezden yönetilen senaryonun aktörleri gibi göstermek doğru değildir. Ancak farklı aktörlerin birbirinden farklı amaçlarla hareket etmesi, ortaya çıkan sonuçların kimlerin lehine olduğunu sorgulamamıza engel değildir.
Tam da burada Siyonizm ve küresel emperyalizm meselesi gündeme gelmektedir. Buradaki mesele, Yemen'deki savaşın tamamının tek bir merkez tarafından planlandığını iddia etmek değildir. Daha önemli ve analitik açıdan daha anlamlı soru şudur: Savaşın ortaya çıkardığı yeni güç dağılımı kimlerin hareket alanını genişletmektedir? Çünkü modern emperyalizm artık yalnızca bir ülkenin topraklarını doğrudan işgal etmekten ibaret değildir. Askerî üsler, güvenlik anlaşmaları, silah sistemleri, istihbarat ağları, stratejik limanlar, enerji güzergâhları, ekonomik bağımlılık ve deniz yollarının kontrolü de modern güç siyasetinin araçlarıdır.
Yemen'in istikrarsızlaşması, özellikle Kızıldeniz ve Babülmendep çevresinde kalıcı bir güvenlik krizinin oluşmasına neden olduğunda, dış askerî aktörlerin bölgedeki varlığı için daha güçlü gerekçeler ortaya çıkmaktadır. Deniz ticaretinin güvenliği, ticari gemilerin korunması ve füze ya da insansız hava aracı saldırılarına karşı savunma ihtiyacı, bölgeyi yalnızca Yemen'in değil, küresel güçlerin de sürekli müdahale ettiği bir güvenlik alanına dönüştürmektedir. Böylece Yemen'in coğrafi avantajı, Yemen halkının ekonomik refahına dönüşmek yerine dış aktörlerin stratejik hesaplarının merkezine yerleşmektedir.
İsrail açısından da Yemen artık yalnızca uzak bir Arap ülkesi değildir. Husilerin İsrail'le bağlantılı hedeflere yönelik saldırıları ve Kızıldeniz'deki deniz trafiğine yönelik tehditler, Yemen'i İsrail'in bölgesel güvenlik denklemine doğrudan taşımıştır. İsrail açısından Kızıldeniz hattının güvenliği, İran ve İran'la bağlantılı aktörlerin bölgesel kapasitesinin sınırlandırılması ve yeni güvenlik ortaklıklarının geliştirilmesi önem kazanmıştır. Bu durum, Yemen krizinin İsrail'in daha geniş bölgesel güvenlik stratejisinin içerisinde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Ancak burada kritik ayrım korunmalıdır: İsrail'in ortaya çıkan kriz ortamından stratejik fayda sağlayabilmesi, savaşın tamamını İsrail'in başlattığı veya yönettiği anlamına gelmez. Analizin konusu niyet okumak değil, sonuçların güç dengelerini nasıl değiştirdiğini ortaya koymaktır.
Aynı durum İran açısından da geçerlidir. Husiler üzerinden elde edilen bölgesel kapasite, İran'ın rakiplerine karşı caydırıcılık ve nüfuz araçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Suudi Arabistan açısından ise Yemen'deki silahlı yapıların güçlenmesi doğrudan sınır güvenliği meselesidir. ABD ve Avrupa için mesele, Kızıldeniz'deki ticaret yollarının ve küresel deniz taşımacılığının güvenliğidir. Husiler açısından ise mücadele, kendi siyasi ve askerî hedefleriyle bağlantılıdır. Yani herkesin hesabı farklıdır. Fakat bu farklı hesapların kesiştiği yerde ortak bir sonuç ortaya çıkmaktadır: Yemen'in devlet kapasitesi zayıflamakta, dış aktörlerin hareket alanı genişlemektedir.
İşte savaşın en kritik paradoksu da budur. Yemen'in stratejik önemi arttıkça Yemen'in kendi egemenlik kapasitesi azalıyor. Dünyanın dikkatini çeken şey Yemen'in kalkınması, limanlarının üretim ve ticaret merkezlerine dönüşmesi, genç nüfusunun eğitim alması veya ülkenin tarihsel mirasının yeniden ayağa kaldırılması değil; savaş gemileri, füzeler, insansız hava araçları, deniz ticareti ve güvenlik krizidir. Oysa aynı coğrafya barış içerisinde değerlendirilebilseydi Babülmendep, Yemen için bir tehdit kapısı değil, ekonomik bir fırsat kapısı olabilirdi.
Çünkü stratejik coğrafya tek başına güç değildir. Stratejik coğrafyayı kendi halkının refahına dönüştürebilecek devlet kapasitesine sahip olmak gerçek güçtür. Bir ülkenin boğazı dünyanın en önemli geçiş noktalarından biri olabilir; fakat o ülke kendi limanlarını yönetemiyor, ekonomisini büyütemiyor, güvenliğini sağlayamıyor ve dış aktörlerin rekabet alanına dönüşüyorsa, coğrafi avantajı başkalarının sermayesine dönüşür. Yemen'in bugün yaşadığı temel sorunlardan biri tam olarak budur.
Bu nedenle Yemen'deki savaşın en büyük kaybedeni Yemen halkıdır. Çünkü çatışmanın siyasi kazananı kim olursa olsun, yıkılan okulların, hastanelerin, altyapının, ekonominin ve toplumsal güvenin bedelini Yemen toplumu ödemektedir. Savaşın ardından yalnızca binalar yeniden inşa edilmeyecek; aynı zamanda güven yeniden kurulacak, parçalanmış toplumsal bağlar onarılacak ve yeni nesillerin geleceğe ilişkin umutları yeniden oluşturulacaktır. Bu ise silahların sustuğu gün başlayıp ertesi gün tamamlanabilecek bir süreç değildir.
Burada Yemen'in İslam tarihindeki ve medeniyetindeki yeri de yeniden hatırlanmalıdır. Yemen'i yalnızca Sünni-Zeydi ayrışması, Husi-İran ilişkisi veya Suudi-İran rekabeti üzerinden okumak, bu ülkenin tarihsel derinliğini görmezden gelmektir. Yemen toplumunun içerisinde çatışmanın ötesinde ortak bir tarih, kültür, inanç ve medeniyet hafızası bulunmaktadır. Gelecekte kalıcı bir siyasi çözüm üretilecekse bu ortak hafızanın yeniden inşa edici bir unsur hâline getirilmesi gerekecektir. Çünkü hiçbir ülke yalnızca askerî güçle yeniden ayağa kalkamaz; devlet kapasitesi kadar toplumsal hafızaya ve ortak gelecek fikrine de ihtiyaç vardır.
Sonuçta Yemen'deki savaşın gerçek bilançosu, yalnızca cephede kimin üstün geldiğiyle değil, savaşın ülkenin devlet kapasitesi ve egemenliği üzerinde neye yol açtığıyla ölçülmelidir. Yazının başında vurguladığımız gibi Yemen'i stratejik kılan yalnızca iç siyaseti değil; Babülmendep'e hâkim konumu, Kızıldeniz'e açılan kapısı ve küresel ticaret yollarının kesişimindeki coğrafyasıdır. Ancak bu stratejik değer, Yemen'in kendi gücüne dönüşmek yerine savaş nedeniyle dış aktörlerin güvenlik ve jeopolitik hesaplarının parçası hâline gelmektedir. Devlet kapasitesi zayıfladıkça dış müdahale alanı genişlemekte; dış müdahale genişledikçe Yemen'in kendi geleceği üzerindeki iradesi daralmaktadır.
Tam da bu noktada Husilerin askerî hedefleri, İran'ın bölgesel nüfuz arayışı, Suudi Arabistan'ın güvenlik kaygıları, ABD ve Avrupa'nın deniz güvenliği politikaları ve İsrail'in İran merkezli tehdit algısı aynı kriz alanında kesişmektedir. Aktörlerin amaçları birbirinden farklı olsa da ortaya çıkan ortak sonuç Yemen'in daha kırılgan, daha bağımlı ve daha parçalı hâle gelmesidir. Bu güç boşluğu ise Siyonist stratejinin ve küresel emperyal güçlerin bölgesel güvenlik mimarileri, askerî varlık, nüfuz ve stratejik ulaşım hatları üzerindeki hesaplarını genişletebildikleri bir zemin oluşturmaktadır.
Dolayısıyla sorulması gereken asıl soru “Yemen savaşını kim kazanıyor?” değil, “Yemen'in zayıflamasından kimler stratejik kazanç sağlıyor?” sorusudur. Çünkü Yemen'in stratejik coğrafyası başkalarının güvenlik hesabını büyütürken Yemen halkı savaşın ekonomik, sosyal ve insani bedelini ödüyorsa, burada kazanan Yemen değildir. Yemen yanarken başkaları güç kazanıyor; Yemen'in kendi coğrafyası üzerindeki hâkimiyeti zayıflıyor. Gerçek zafer ise ancak Yemen'in yeniden kendi kararlarını verebildiği, kendi stratejik değerini kendi halkının refahına dönüştürebildiği gün mümkün olacaktır.