TOPRAĞA NE VERİYORSAK, SOFRAMIZDA ONU BULUYORUZ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazen bir insanın anlattığı birkaç cümle, insanın zihninde uzun uzun susmayan sorular bırakır.
Bugün Halil Kaşaltı abimden gelen bir mesaj da bende tam olarak böyle bir etki bıraktı.
Okudum…
Sonra bir daha okudum.
Çünkü bazı sözler vardır; okunup geçilmez.
İnsanın içine dokunur, bir köşeye oturur ve uzun süre oradan kalkmaz.
Halil Kaşaltı abim bugün Ankara’nın Ayaş ilçesine bağlı bir beldeye gitmiş.
Toprağın bereketiyle Ankara’nın sofralarına sebze ve meyve taşıyan o güzel bölgede, köyün insanlarıyla sohbet ederken sela okunmuş.
“Kim vefat etti?” diye sormuş.
Akrabalarından birinin kanser nedeniyle hayatını kaybettiğini öğrenmiş.
Sonra sohbet başlamış.
Köylü vatandaş bir cümle söylemiş:
“Hocam, son yıllarda bizim bölgede kanser vakaları arttı. Eskiden buralarda kanser nedir bilmezdik.”
İşte insanın zihninde bazı sorular tam da böyle başlıyor.
Biz ne yiyoruz?
Ne içiyoruz?
Toprağa ne veriyoruz?
Topraktan soframıza ne geliyor?
Bu soruların cevabını yalnızca çiftçide aramak haksızlık olur.
Çünkü mesele çok daha büyük.
Bugün hepimiz bir şeylerin daha hızlı olmasını istiyoruz.
Sebze daha çabuk büyüsün…
Meyve daha iri olsun…
Daha güzel görünsün…
Daha uzun dayansın…
Daha fazla ürün versin…
Ve bütün bunların sonunda da daha fazla kazanalım.
Fakat bir yerde durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Daha fazla kazanırken neyi kaybediyoruz?
Çünkü yıllar önce bir domatesin sadece domates olduğunu bilirdik.
Bir elmanın kokusu vardı.
Salatalığın tadı vardı.
Tarladan gelen sebzenin kendine has bir kokusu olurdu.
Toprak, yağmur ve ürün arasında hâlâ kopmamış bir bağ vardı.
Şimdi ise soframızda ürün çok…
Ama güvenimiz eskisi kadar çok değil.
Gıdanın görüntüsüne bakıyoruz.
Etiketine bakıyoruz.
Fiyatına bakıyoruz.
Ama çoğu zaman nasıl üretildiğini yeterince sorgulamıyoruz.
Üretici daha fazla kazanmak istiyor.
Tüccar daha fazla kazanmak istiyor.
Satıcı daha fazla kazanmak istiyor.
Tüketici ise daha ucuza almak istiyor.
Herkesin hesabında para var.
Peki, insan sağlığı bu hesabın neresinde?
İşte asıl mesele burada.
Halil abimin yıllar önce Ankara Atatürk Hastanesi'nde yöneticilik yaptığı döneme ilişkin anlattıkları da bu yüzden insanı düşündürüyor.
2004 yılında hastane kurulurken diğer bölümler gibi Onkoloji Kliniği de kurulmuş.
O yıllarda kliniğe gelen hasta sayısının oldukça az olduğunu anlatıyor.
Sonraki yıllarda ise özellikle mide ve bağırsak hastalıklarında dikkatini çeken bir artış olduğunu söylüyor.
Elbette bir insanın gördüğü vakalar tek başına bilimsel bir sonuç değildir.
Bunu özellikle söylemek gerekir.
Ama insanın gördüğü değişimler, bazen bilimsel araştırmaların soracağı soruların kapısını açar.
Bizim yapmamız gereken de kesin hükümler vermek değil; sormak, araştırmak, denetlemek ve tedbir almaktır.
Çünkü sağlık söz konusu olduğunda “Bir şey olmaz” cümlesinin bedeli ağır olabilir.
Bugün bir üründen birkaç lira fazla kazanmak için yapılan yanlışın, yarın bir ailenin hayatında çok daha büyük bir bedeli olabilir.
Bir kilo fazla ürün mü daha kıymetli, bir insanın sağlığı mı?
Bir sezon daha fazla kazanç mı önemli, çocuklarımızın geleceği mi?
Bir ürünün raf ömrünü uzatmak mı önemli, insan ömrünü korumak mı?
Bence artık bunları yeniden düşünmenin zamanı geldi.
Çünkü denetim sadece üreticinin üzerinde değil, sistemin tamamında olmalı.
Toprağa ne verildiği denetlenmeli.
Ürünün nasıl yetiştirildiği denetlenmeli.
Hangi ilaçların, hangi ölçülerde ve hangi şartlarda kullanıldığı denetlenmeli.
Tarladan sofraya kadar olan yolun her aşamasında insan sağlığı birinci sırada tutulmalı.
Çünkü gıda, sadece ticaret değildir.
Gıda aynı zamanda sağlıktır.
Gıda gelecektir.
Gıda çocuğumuzun sofrasıdır.
Gıda, yarınlarımızdır.
Ve yarınlarımızı birkaç günlük kazanca feda etmeye hakkımız yok.
Benim derdim çiftçiyle değil.
Benim derdim emeğiyle toprağı işleyen insanla hiç değil.
Benim derdim, emeğin arasına vicdansızlığın girmesiyle.
Çünkü insan bazen kazanırken kaybeder.
Cebini doldururken vicdanını boşaltabilir.
Bir başkasının sağlığını düşünmeden kazandığı para, ne kadar çok olursa olsun insanı zengin etmez.
Asıl zenginlik, kazandığın paranın içinde başkasının hakkını ve sağlığını taşımamaktır.
Biz toprağı yıllarca yalnızca ürün yetiştiren bir yer olarak görmedik.
Toprak bizim için emanetti.
Büyüklerimiz toprağa basarken başka türlü basardı.
Ekmeği yerde gördüğünde kaldırırdı.
Suyu israf etmezdi.
Ürünün bir kısmını komşusuyla paylaşırdı.
Çünkü bilirlerdi:
Toprak sadece bize ait değildir.
Bizden önce vardı.
Bizden sonra da olacak.
Biz ise onun üzerinde kısa bir ömür misafiriz.
Öyleyse misafir olduğumuz bu toprakları hoyratça kullanmaya hakkımız var mı?
Bugün toprağa ne verdiğimizi düşünelim.
Suyumuza ne karıştırdığımızı düşünelim.
Soframıza ne koyduğumuzu düşünelim.
Ve en önemlisi, çocuklarımıza nasıl bir gelecek bıraktığımızı düşünelim.
Çünkü mesele yalnızca bugün ne yediğimiz değil.
Yarın çocuklarımızın ne yiyeceğidir.
Belki de artık daha çok üretmekten önce, daha doğru üretmeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Daha çok kazanmaktan önce, daha vicdanlı kazanmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Çünkü insan sağlığının üzerine kurulmuş hiçbir kazanç, gerçek anlamda kazanç değildir.
Ve unutmayalım:
Toprağa ne verirsek, bir gün soframızda onun karşılığını buluruz.
Toprak susar…
Toprak bekler…
Toprak hiçbir şey söylemez.
Ama günü geldiğinde bize ne verdiğimizi de ne yaptığımızı da hatırlatır.
“Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.”
“Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.”