AHBAP, HALUK LEVENT YA DA SOSYAL DEVLETİN PLANLI BİTİRİLİŞİ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bilindiği gibi son günlerin en hararetli tartışma konusu, kısa adı AHBAP olan derneğe yapılan operasyonlar ve onun popüler lideri sanatçı Haluk Levent ile ilgili iddialar. Kamuoyunda hemen herkes kendince bir şeyler söylüyor. Kimi yıllardır bu derneğin neden denetlenmediğini sorguluyor, kimi ise toplumun popüler figürlere duyduğu hayranlığı, yaratılan lider kültünü ve kitlelerin bu isimlere nasıl bağımlı hale geldiğini analiz ediyor.
Ama işe daha geniş bir pencereden bakarsak; toplum olarak yaşadığımız bu ilk hayal kırıklığı mı? Elbette değil. Bunun en önemli nedeni, hemen her konuda soran, sorgulayan değil de kolay ikna olan, sadece "söze" inanan bir toplumsal yapıya sahip olmamızdır. Bu saflık sadece sosyal yardım konularında değil; kaynağı belirsiz kolay kazanç vaatlerinde veya saadet zincirlerinde de hep karşımıza çıkabilmektedir.
Ancak yine de söylemek gerekir ki belki çok farkında olmasak da, ünlü ya da popüler insanlara duyulan bu bağımlılık ve hayranlık duygusu, siyasete bakış açımızda da aynen geçerli…
Neyse, asıl konumuza dönersek, elbette AHBAP bu alanda bir ilk değil. Biz bu topraklarda "Kimse Yok Mu" derneğinden tutun, Bosna paralarına, hatta Deniz Feneri’ne kadar pek çok yardım skandalına tanık olmadık mı?
Ancak bugün kamuoyu, konuyu son derece yanlış bir zeminde tartışmaktadır. Çünkü tartışa geldiğimiz tüm bu sosyal yardım skandallarının asıl ve en temel nedeni popüler figürler değil; 1980’lerden itibaren sistematik olarak uygulanan neoliberal politikalardır.
Neoliberalizmin en belirgin karakteri de, devletin eğitim, sağlık, barınma ve afet yönetimi gibi sosyal alanlardaki doğrudan hizmet sağlayıcı rolünü kasten terk etmesidir. Yine 1980’lerden bu yana sosyal devletin tasfiyesi ile federasyon ve eyalet tartışmalarının aynı tarihsel süreçte karşımıza çıkması da asla tesadüf değildir. Çünkü neoliberal sistem; kamusal alanı yok edip üniter sosyal devleti küçültmeye çalışırken diğer yandan da yerelleşmeyi yani etnik ve dinsel cemaat ve tarikatları da teşvik etmekte olup ulusal piyasayı da küresel sermayeye alabildiğine açmayı hedeflemektedir.
Böyle olunca da sosyal devlette hizmet almak anayasal bir "hak" iken; bu hizmetlerin yerel yapılara, cemaat, vakıf veya şirketlere devredildiği neoliberal modelde hizmet, bir "lütuf ve hayırseverlik" ilişkisine dönüşmektedir. Bu dönüşüm tesadüfi değildir; zaten amaç bireyleri devlete anayasal haklarla bağlı "yurttaşlar" olmaktan çıkarıp, belirli yapılara göbekten bağlı "müritlere", "muhtaçlara" veya "müşterilere" dönüştürmektir.
Biz bu acı gerçeği sadece depremlerde ve sosyal yardımlarda mı yaşıyoruz? Hayır. Orman yangınlarında da aynısını tecrübe etmedik mi? Dünyada ormanlık alanı çok olan pek çok ülkede devlete ait devasa uçak filoları bulunurken, bizde Türk Hava Kurumu’nun (THK) uçakları hangarlarda çürümeye terk edilmedi mi?
Bununla yetinilmeyip uçağı dahi olmayan paravan şirketlere yangın söndürme ihaleleri verilmesi, bu "piyasalaştırma" dalgasının en dramatik örneklerinden biri değil mi?
Aslında Neoliberalizm her zaman kamu kurumlarının hantal ve verimsiz olduğunu, özel sektörün ise daha "etkin" çalıştığını iddia eder. Oysa bu örnekte görüldüğü gibi, kamu kapasitesi kasten felç edilerek yandaş sermaye gruplarına yapay bir pazar yaratılır. Devlet, asli görevini yerine getiren kamusal bir organizasyon olmaktan çıkarılıp; kaynakları özel sektöre aktaran bir "ihale dağıtım mekanizmasına" dönüştürülür.
Bu yıkıcı taşeronlaştırma sadece doğal felaketlerle de sınırlı değil. Devletin tüm yurttaşlarına eşit ve ücretsiz olarak vermesi gereken eğitim ve barınma hizmetlerinde de durum aynıdır. Devlet barınma gibi en temel kamusal ihtiyacı bilerek yetersiz bıraktığında, oluşan boşluğu organize olmuş inanç temelli yapılar doldurmaktadır.
Yurtların ve okulların adım adım vakıf ve cemaatlere devredilmesi de bu zincirin en kritik halkasıdır. Bu durum, neoliberal devlet için hem bütçeyi sosyal yardıma değil ranta ayırarak "mali yükten kurtulma" hem de arka planda ideolojik bir hegemonya üretme işlevini aynı anda görür. Yani taşeronlaştırma sadece ekonomik değil, tamamen politiktir.
Tarihsel sürece baktığımızda, sosyal yardımların devletin ödevi olmaktan çıkarılmasının somut yasal başlangıcı Turgut Özal dönemine, yani 29 Mayıs 1986 tarihli ve 3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu’na dayanır. Bu yasa ile kurulan vakıflar (SYDV), devletin doğrudan "hak temelli" yardım modelini yıkarak yerine "lütuf temelli" yardımı getirmiştir.
2011 yılındaki 633 sayılı KHK ile de Cumhuriyetin en köklü kurumu SHÇEK’in kapatılması ise bu sürecin ikinci büyük fazı olmuş; çocuk yurtları ve koruma evleri protokollerle cemaat bağlantılı yapılara açılabilmiştir.
Aynı kurumsal erime havacılıkta ve eğitimde de işletilmiş, 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirilerek orman yangını söndürme gibi hayati işler bile özel sektöre açılmıştır. Hatta 2019 yılında Orman Genel Müdürlüğü ihale şartnamesine "en az 5.000 litre kapasite" şartı koyarak, elinde 4.900 litrelik uçaklar bulunan THK’yı sadece 100 litrelik kasıtlı bir farkla devre dışı bırakmış; ihaleleri uçaksız paravan taşeronlara dağıtılabilmiştir.
Eğitimde de 5580 sayılı Kanun ile özel okullara teşvikler zirve yaparken, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın belirli vakıflarla (TÜRGEV, TÜGVA, Ensar) imzaladığı protokoller yurtların kapısını bu yapılara ardına kadar açmıştır.
Şimdi aklınıza dünya bu işi nasıl çözüyor? gibisinden bir soru gelebilir.
Bu yüzden birkaç örnek vermekte yarar var.
Örneğin İsveç gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde afet yönetimi de sosyal hizmetler de tamamen kamusal ve profesyoneldir; orada "Haydi para toplayalım" diyen sivil figürlere veya cemaat yurtlarına rastlayamazsınız, çünkü barınma ve yardım bir vatandaşlık hakkıdır. Almanya’da ise devlet, THW (Teknik Yardım Kurumu) gibi doğrudan İçişleri Bakanlığına bağlı yapılarla altyapıyı asla özele devretmez, sivil gönüllülüğü bile sıkı bir kamu denetimiyle kendi bünyesinde organize eder.
Çin ve Rusya gibi devletçi modellerde ise sivil toplumun veya bağımsız figürlerin afet bölgesine girip para toplaması kesinlikle yasaktır; her şey ordunun ve bakanlıkların (EMERCOM) merkezi sistemiyle yönetilmektedir.
Bizim bugün kopyaladığımız "şirketleşmiş afet ve hayırseverlik kumarı" modelinin mucidi ise ABD’dir. Ancak Türkiye’deki asıl trajedi şudur: Biz ABD gibi bu işi tamamen şirketleştirecek devasa bir kurumsal ve finansal altyapıya da sahip değiliz. Dolayısıyla kamusal kapasite (THK gibi) kasten çökertilince, geriye sadece cemaatlerin insafı ya da popüler sivil figürlerin (AHBAP vb.) iyi niyeti kalmaktadır.
İşin en çarpıcı yanı; devlet bu alanlardan bütçe yetersizliğinden değil, bilinçli bir politik tercih olarak çekilirken kamu, kaynaklarını planlı bir şekilde pay etmek için alanı bilerek boşaltmaktadır.
Yani ülke bir yandan adım adım sosyal devletten uzaklaştırılırken, diğer yandan yeni anayasa girişimleriyle federasyon yapısına doğru sürüklenmesini birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu kurgunun sahipleri; kamusal korumadan mahrum bırakılan halkın, devletten uzaklaşarak alternatif olarak sunulan cemaat ve tarikatların yanı sıra etnik kimlikçi örgütlenmelerin kucağına itilmesini istemektedir. Zira bağımsız, üniter ve güçlü bir ulusal sosyal devlet, emperyalizmin bu coğrafyadaki çıkarlarıyla asla bağdaşmamaktadır.
Aslında olay nedir biliyor musunuz?
Bizler sahnedeki aktörleri (Haluk Levent'i, AFAD'ı veya dernekleri) tartışırken, arkadaki koca dekorun çoktan satıldığını ve ülkenin geleceğinin bu tehlikeli tezgâhla biçimlendirildiğini görmüyoruz.
Olay budur.