Aynadaki Çatlak: Kadını Korumak mı, Güçlendirmek mi?

Aynadaki Çatlak: Kadını Korumak mı, Güçlendirmek mi?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 9, 2026 - 11:08

Bir toplumun gerçek gücü, kadınlarına sunduğu imkânlarla ve onların yaşam hakkını ne ölçüde güvence altına alabildiğiyle ölçülür. Kadının toplumdaki konumu yalnızca bireysel bir mesele değildir; aileyi, çocukları ve bir milletin geleceğini doğrudan etkileyen temel bir konudur. Bu nedenle kadın meselesi, yalnızca kadınların değil, vicdan sahibi herkesin ortak sorumluluğudur.

Yıllardır "kadını korumak" söylemini sıkça duyuyoruz. Ancak artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Gerçekten kadını mı koruyoruz, yoksa onu sürekli korunmaya muhtaç göstererek kendi ayakları üzerinde durmasını zorlaştıran bir anlayışı mı sürdürüyoruz?

Elbette kadınların şiddetten korunması, hukukun en temel görevlerinden biridir. Ancak koruma politikalarının yanında kadınların eğitim, istihdam, ekonomik bağımsızlık ve karar alma süreçlerinde güçlenmesini sağlayan politikalar da aynı ölçüde önem taşır.

Bir kadını sürekli korunması gereken biri olarak görmek, onu yüceltmez. Asıl değer; eğitimli, bilinçli, üreten, kendi kararlarını verebilen ve gerektiğinde haklarını savunabilecek bireyler yetiştirebilmektir.

Çünkü güçlü kadın; başkasının gölgesinde yaşayan değil, kendi duruşuyla hayatına yön verebilen kadındır.

Albert Camus'nün yıllar önce söylediği şu söz hâlâ düşündürücüdür:

"Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede kadınların nasıl öldüğüne bakın."

Bu ifade yalnızca kadın cinayetlerine değil; aynı zamanda bir toplumun hukuk sistemine, eğitim anlayışına, aile yapısına ve vicdani duyarlılığına ilişkin güçlü bir sorgulamaya işaret eder.

Bugün aynaya baktığımızda, kadınlara yönelik şiddet, ayrımcılık ve eşitsizlik gibi sorunların hâlâ önemli ölçüde varlığını sürdürdüğünü görüyoruz. Bu tabloyu değiştirmek yalnızca cezai yaptırımlarla mümkün değildir.

Çocuk yaşta evlilikler, eğitimden uzaklaşan kız çocukları, ekonomik bağımsızlıktan yoksun bırakılan kadınlar ve fırsat eşitsizlikleri, çözüm bekleyen temel meseleler arasında yer almaktadır.

Burada unutulmaması gereken önemli bir ilke vardır:

Çocukların üstün yararı.

Bir çocuk, sağlıklı karar verebilecek olgunluğa ulaşmadan yetişkin sorumluluklarıyla karşı karşıya bırakılmamalıdır. Çocukların korunması; özgürlüklerini ellerinden almak değil, güvenli ve sağlıklı bir geleceğe hazırlanmalarını sağlamaktır.

Bu noktada ailelerin rolü büyük önem taşır.

Çocuk ilk eğitimini okuldan önce evinde alır.

İlk değerlerini ailesinden öğrenir.

İlk vicdanı, ilk sorumluluk duygusu ve ilk saygı anlayışı aile ortamında şekillenir.

Bu nedenle kız çocuklarına yalnızca "yasaklar" anlatmak yeterli değildir.

Haklarını öğretmek gerekir.

Kendilerini ifade edebilmeyi öğretmek gerekir.

Hayır diyebilmenin önemini anlatmak gerekir.

Eğitimin, üretmenin ve ekonomik bağımsızlığın değerini göstermek gerekir.

Aynı şekilde erkek çocuklarına da saygının, eşitliğin, empati kurmanın ve şiddetin hiçbir koşulda çözüm olmadığının öğretilmesi gerekir.

Kadına yönelik şiddetle mücadele yalnızca mahkeme salonlarında başlamaz.

Evlerde başlar.

Okullarda devam eder.

Toplumun ortak kültürü içinde güçlenir.

Kadınları korkutarak değil, güçlendirerek...

Erkekleri üstünlük duygusuyla değil, sorumluluk bilinciyle yetiştirerek...

Daha sağlıklı bir toplum inşa edilebilir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, kadınları cam fanus içine koymak değildir.

Önlerindeki engelleri kaldırmaktır.

Onları susturmak değil, seslerini duyurabilecek imkânlar oluşturmaktır.

Onları yalnızca korunacak bireyler olarak değil; üreten, yöneten, karar veren ve topluma katkı sunan eşit bireyler olarak desteklemektir.

Çünkü güçlü aileler, kadın ve erkeğin birbirini rakip değil, birbirini tamamlayan bireyler olarak gördüğü anlayış üzerine kurulur.

Güçlü toplumlar da ancak fırsat eşitliğinin, hukukun üstünlüğünün ve karşılıklı saygının hâkim olduğu ortamlarda gelişebilir.

Artık aynaya cesaretle bakmanın zamanı gelmiştir.

O aynada yalnızca kadınların yaşadığı sorunları değil; toplum olarak değiştirmemiz gereken alışkanlıklarımızı ve eksiklerimizi de görebilmeliyiz.

Çünkü gerçek değişim yalnızca kanunlarda değil, zihinlerde başlar.

Kadınların eğitimde, çalışma hayatında, sosyal yaşamda ve karar alma mekanizmalarında güçlendiği bir toplum; aynı zamanda geleceğine daha güvenle bakan bir toplum olacaktır.