BAZEN BİR KÖY, KOSKOCA BİR DEVRİ ANLATIR

BAZEN BİR KÖY, KOSKOCA BİR DEVRİ ANLATIR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Haziran 15, 2026 - 12:26

Benim çocukluğumun geçtiği Mecitözü'nün Kayı Köyü'nü düşündükçe, insan ister istemez geçmişle bugünü kıyaslıyor.

O zamanlarda doktor çok bilinmezdi. Hemen doktora gidilmezdi. Eski deyimle "kocakarı ilaçları" denilen, bitkilerden yapılan doğal yöntemler kullanılırdı. Kırık ya da çıkık olduğunda yine kırıkçıya, çıkıkçıya gidilirdi. İnsanlar doğal beslendiği için bünyeleri daha sağlam olurdu. Hemen hasta olunmazdı. Ağrıya, sızıya, gribe, nezleye ve birçok rahatsızlığa karşı en çok kullanılan ilaç Gripin olurdu.

Çocuğu olmayan aile köyümüzde neredeyse yok denecek kadar azdı. Bu yüzden arkadaşsız kalan çocuk da olmazdı. Şimdiki gibi köyümüz boş değildi. Hane sayımız çoktu, çocuk sayımız çoktu. Köy okulları açıktı. Öğretmenlerimiz vardı. Sınıflarımız doluydu.

Eğitim önce ailede başlar, sonra okulda devam ederdi. Herkes büyüğünü küçüğünü bilir, doğruyu yanlışı ayırır, sevabı günahı öğrenirdi. Yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve saygı en üst seviyedeydi.

Büyükler tarlada ve bahçede çalışırken küçükler yemeklerini ve sularını götürürdü. O zamanlar evlerde musluk yoktu, su yoktu. Biz çeşmelere "pınar" derdik. Sular o pınarlardan alınırdı. Mecbur kalmadıkça su bekletilmezdi ki çalışanlar soğuk içsin diye.

O zamanlar buzdolabı da yoktu. Her şey kilerlerde muhafaza edilirdi. Genellikle büyük küpler kullanılırdı.

Bir başka güzellik de şuydu; hemen her tarlamızın ve bahçemizin yakınında pınarlar vardı. Suları gürül gürül, tazyikle akardı. Bugün zaman zaman kesilen sular, o günlerde hiç kesilmezdi. Köyün dağlarında bile pınarlar bulunurdu.

Her evde büyükbaş ve küçükbaş hayvan vardı. Hayvanı olmayan ev neredeyse yoktu. Tavuk, civciv, ördek, kaz her evin doğal bir parçasıydı. Hatta bazen köy bakkalından alınacak bazı şeylerin parası yumurtayla ödenirdi. Yumurta adeta para gibi kullanılırdı.

Yağa, yoğurda, peynire, süte, ete, yumurtaya, fasulyeye, patatese, domatese kısacası toprakta ve hayvanda olan hiçbir şeye köylü para vermezdi. Tam tersine para kazanırdı.

O zamanlar zeytin bile lüks sayılırdı. Tereyağı her evde bol olduğu için bazen sana yağı daha fazla rağbet görürdü.

Kimse gösteriş nedir bilmezdi. Babası ne alırsa onu giyer, annesi ne hazırlarsa onu yerdi. Moda diye bir şey bilinmezdi. Yemek seçilmezdi. Verilen görev yerine getirilirdi.

O yıllarda her şeyimiz milliydi. Ekinimiz, arpamız, nohutumuz, hayvanlarımız ve hatta tarlalara attığımız gübreler bile... Çünkü her evde çok sayıda hayvan bulunurdu. Hayvanların dışkıları biriktirilir, tarlalara taşınır ve doğal gübre olarak kullanılırdı.

Herkes ya tarlada, ya bahçede ya da hayvanlarıyla ilgilenirdi. Boş zaman çok azdı. O az zamanda da köyün ortak buluşma yerleri olan cami önü ve köy çeşmelerinin çevresi dolardı. Sohbetler edilir, dedikodular yapılır, herkes birbirinden haberdar olurdu.

Her evin önünde mutlaka en az bir köpek bulunurdu. Evlerde de birkaç kedi olurdu. Ama şimdiki gibi ev kedileri değillerdi. Fare yakalarlar, evlerde fare bırakmazlardı. Ne sağa sola tüy dökerlerdi ne de nazlanırlardı.

Köpek kediye ilişmez, kedi tavuğa karışmaz, tavuk kazla ördekle aynı avluda yaşardı. Herkes kendi düzeninde geçinip giderdi.

Köyümüzde kavga dövüş çok nadir olurdu. Aile içi kavgalar ise neredeyse hiç duyulmazdı. Olsa bile dışarıya yansımazdı. Anne susar, baba konuşurdu. Çünkü o zamanlar aile reisi babaydı. Son söz genellikle ona aitti.

Komşular arasında bir anlaşmazlık çıktığında köyün büyükleri araya girer, tarafları barıştırırdı. Elbette kan davaları olanlar, birbirine kırgın aileler de vardı. Ama onlar da birbirine karışmadan, düşmanlıklarını büyütmeden yaşamaya devam ederlerdi.

Telefon yoktu. Belki de bu yüzden kimsenin aklında sürekli aranacak, şikâyet edilecek şeyler de olmazdı.

İlçeye genellikle haftada bir gün gidilirdi. O da pazartesi günü olurdu. Çünkü o gün pazar kurulurdu. Bir de cuma günü gidilirdi. O gün de mal pazarı kurulurdu. Bunun dışında çok önemli bir iş yoksa ilçeye gitmek pek düşünülmezdi.

Doğan çocuk hemen nüfusa kaydedilmezdi. Çocuk okula başlayacağı zaman nüfus kâğıdı çıkarılırdı. Ölen kişiler de bazen hemen nüfustan düşürülmezdi.

Cenazelerde bugünkü gibi doktor raporu, savcılık işlemleri veya resmi prosedürler pek bilinmezdi. Bir kişi vefat etmişse ve dışarıdan gelecek çok yakın bir akrabası yoksa fazla bekletilmeden defnedilirdi. Çünkü cenazeyi muhafaza edecek soğuk hava depoları da yoktu.

Bazen kendi kendime düşünmeden edemiyorum...

Acaba o günlerde, doktor kontrolü olmadan kalp krizi geçirip bayılan ya da derin bir rahatsızlık yaşayan bazı insanlar gerçekten öldü sanılarak toprağa verilmiş olabilir miydi?

Bunu artık bilmek mümkün değil.

Ama bildiğim bir şey var...

Bizim çocukluğumuzun geçtiği o köylerde insanlar daha az şeye sahipti belki, fakat birbirlerine daha çok sahip çıkıyorlardı.

Evler daha küçüktü ama gönüller daha genişti.

İmkânlar daha azdı ama bereket daha fazlaydı.

Ve belki de en önemlisi...

Hayat daha zordu ama insanlar birbirlerine karşı daha merhametliydi.